07 Ocak 2009
ADALAR POSTASI-305: avrupa yenilenebilir enerjiye... türkiye tersine... nükleer enerjiye...
ADALAR POSTASI
11 Şubat 2006
http://www.gezegenimiz.com/NewsTopic.asp?KategoriAdi=Yenilenebilir%20Enerji/Sorunları&idKategori=28
Almanya'nin yeni enerji raporu 20.01.2006 Dw-World.de
Alman Cevre Bakanligi 2020 yilini hedef alan enerji raporunu acikladi. Almanya?nin disariya bagimliligini azaltmayi hedefleyen bu rapora gore, yenilenebilir enerji Almanya icin gercekci bir olanak.
Ocak ayi basinda Rusya ve Ukrayna arasindaki dogal gaz anlasmazligi Almanya?yi da alternatif enerji kaynaklarini daha yogun dusunmeye dusunmeye yoneltti. Alman Cevre Bakanligi?nin baslattigi ve 2020 yilini hedef alan enerji raporu aciklandi. Bu rapora gore Almanya 2020 yilinda disariya daha az bagimli bir bicimde enerji ihtiyaclarini karsilamayi hedefliyor. Almanya Cevre Bakani Sigmar Gabriel Alman halkinin buyuk cogunlugunun yenilenebilir enerjiye sicak baktigini belirtti:
?Vatandaslar ile yapilan anketlere gore, Alman haklkinin yuzde 81?inin daha fazla yenilenebilir enerji istedigi ortaya cikmakta. Bu nedenle Hristiyan Demokrat, Hristiyan Sosyal Birlik ve Sosyal Demokratlardan olusan Alman hukumeti yenilenebilir enerjinin gelistirilmesine karar vermek ile dogru adimi atmis bulunuyor.?
Cevre dostu
Sosyal Demokrat Partili Gabriel ayni zamanda yenilenebilir enerjinin diger enerji uretimlerinden cok daha fazla cevre dostu olaguna da dikkat cekti:
?Sonsuz bir kaynaktan bahsediyoruz ve gerekli teknolojiyi kullandigimizda cocuklarimiz icin anlamli bir miras birakmis olacagiz. Ayni zamanda diger enerji kullanimlarinda ortaya cikmasi muhtemel olan cok tehlikeli atiklarla onlari karsi karsiya birakmamis olacagiz.?
Ayni zamanda ekonomik
Stuttgart, Baden-Wuttemberg ve Wuppertal?da bulunan arastirma merkezlerinin ortak calismasi sonucunda ortaya cikan raporda yenilenebilir enerjinin ayni zamanda ekonomik acidan avantajlari da belirtildi. Gabriel soyle konustu:
?2020 senesinde 150 terawatt saat, diger bir deyis ile150 milyar kilowatt saat degerinde elektrik, su, ruzgar ve gunes enerjisinden elede edilebilecek. Be deger 2004 senesi ile karsilastirildiginda neredeyse uc kat daha fazla olacak.?
Ornegin ruzgar enerjisine ekonomik acidan bakildiginda, ruzgardan elde edilen enerjinin on sene icerisinde gunumuzde oldugundan yuzde 30 daha ucuz olmasi bekleniyor.
Yenilenebilir enerji ile ayni zamanda 150.000 kisiye is imkanin saglanmasi ve gelecek 15 sene icerisinde bu sayinin ikiye katlamasi hesaplaniyor.
Onemi giderek artacak
Yapilan arastirmaya gore, 2050 yilinda Alman elektrik ihtiyacinin neredeyse yarisinin yenilenebilir enerji tarafindan saglanmasinin mumkun oldugu belirtiliyor. Bu nedenle Sosyal Demokrat Cevre Bakani, Hristiyan Demokrat Ekonomi Bakani Michael Glos?un nukleer enerji santralinin kullaniminin uzatilmasi konusundaki girisimini gereksiz buluyor.
Almanya?nin kendini enerji alaninda guvenlige almak ve disariya bagimliligini azaltmak icin yoneldigi yenilenebilir enerjinin ne kadar basarili olacagini ise, onumuzdeki yillar gosterecek.
Seda Serdar/Berlin
...
http://www.cnnturk.com/EKONOMI/GENEL/haber_detay.asp?PID=40&HID=1&haberID=157178
Uç adet nukleer santral yapilacak
10 Şubat, 2006 17:12:00 (TSİ)
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani Hilmi Guler, Turkiye'de 2014'e kadar 3 adet 5 bin megavatlik nukleer enerji tesisi kurmayi planladiklarini soyledi.
ABD'den donusunde Esenboga Havalimani'nda bir aciklama yapan Bakan Guler, yatirim modelleriyle ilgili calismalarin devam ettigini soyledi.
Nukleer santralin yeri konusunda da bazi tespitleri oldugunu ifade eden Guler, sonucun kisa zamanda bir paket halinde aciklanacagini belirtti.
Guler, nukleer santralin yeri konusunda ozel sektorun de tercihinin soz konusu oldugunu ifade ederek, "bizim gorusumuz kamu olarak belli bir yerde asagi yukari sekillendi ama onlarla da goruserek bunu netlestirelim diyoruz'' dedi.
Guler'in aciklamalarina gore, nukleer enerji santralini ozel sektor yapmazsa ve beklenen zaman icinde ozel sektor tarafindan gerceklestirilmezse, konu ozel sektor - kamu ortak yatirimi seklinde ele alinacak.
ABD ile enerji alisverisi
ABD de nukleer enerji uzmanlari ve Eximbank Baskani James Lambright ile gorusmeler yaptiklarini anlatan Bakan Hilmi Guler, temiz komur teknolojisi, yenilenebilir enerjiler basta olmak uzere alternatif enerji kaynaklari ve enerji verimliligi konusunda verimli gorusmeler yaptiklarini belirtti.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanligi uzmanlarinin ABD'deki temaslari ise suruyor.
Bakan Guler, ''cok yogun gecen bu temaslarimiz insallah muttefikimiz ABD ile cok verimli yeni bir enerji alisverisi donemini kapsayacak'' diye konustu.
Hilmi Guler, Turkiye Petrolleri Anonim Ortakligi'nin (TPAO) Irak'ta ortak petrol ve dogalgaz arama calismasi icin taleplerini, ABD'li yetkililere ilettiklerini soyledi.
Bakan Guler, ''kendileri bu konuyu inceleyip arastiracaklarini ve yaniti bize bildireceklerini soylediler'' dedi.
Bir gazetecinin 'son gunlerde Turkiye'nin dogalgaz ihtiyacina donuk sikintilarin gundeme geldigi ve gercekten dogalgazda darbogazin soz konusu olup olmadigina' iliskin sorusu uzerine Bakan Guler, bu konuda ciddi calismalarda bulunduklarini, asiri soguklarda bile bu sorunla karsi karsiya kalinmadigini, Turkiye'nin boyle bir sorununun bulunmadigini kaydetti.
Guler, bazi illerde asiri soguklar nedeniyle, dogalgaz kullaniminda basinc dusmesi sorunu ile karsi karsiya kalinabilecegini, bu sorunun Iran'da da, Rusya'da da olabildigine dikkati cekti.
Bakan Guler, dogalgazdaki sikintilarin ortadan kaldirilmasi icin bakanlik olarak ciddi calismalar yuruttuklerini ve dogalgaz depolari olusturacaklarini ifade etti.
GREENPEACE UYARIYOR!
Greenpeace Akdeniz Ofisi Enerji ve Iklim Kampanya Sorumlusu Hilal Atici:
?Yeni yila girerken Turk hukumeti felaketlere yol acabilecek nukleer endustriyi yeniden canlandirmaya calisiyor; ustelik nukleer enerji, denenmis ve 20'nci yuzyilin basarisiz teknolojileri arasinda coktan yerini almis oldugu halde. Surdurulebilir bir gelecegi desteklemek ve Turk kamuoyunun istegine uygun hareket etmek yerine hukumet, nukleer lobinin mezardan kurtulma cabalarina kaniyor.?
"Nukleer teknolojiler, pahali ve zararli oldugu icin gelismis toplumlarin cogu tarafindan reddedilmektedir. Yenilenebilir teknolojilerimiz, enerji verimliligi ve tasarruf programlariyla birlikte kullanildiginda gercek anlamda surdurulebilir, ekonomik, cevresel ve sosyal gelismeyi saglayabilecek duzeydedir."
?Turkiye?nin yenilenebilir enerji potansiyeli, 2020 yili icin bile ongorulen genel elektrik enerjisi talebinden daha fazladir... Bu uc nukleer santralin yapimi Turkiye?ye 15 milyar dolara malolacak ancak bununla kalmayip radyoaktif atik ve santralin suresi doldugunda sokum maliyetleri de eklenince, bu rakam katlanarak artacak. Ustelik nukleer sanayinin yarattigi istihdam orani yenilenebilir enerji sektorunden cok daha az."
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:50
ADALAR POSTASI-304: avrupa cenneti, türkiye cehennemi arıyor!
ADALAR POSTASI
11 Subat 2006
http://www.cnnturk.com/EKONOMI/GENEL/haber_detay.asp?PID=40&haberID=157245
Nukleer icin adres Sinop
11 Subat, 2006 10:04:00 (TSI)
Yasemin Congar/CNN TURK
Washington
Nukleer enerji programini Erdogan aciklayacak
Turkiye?nin sivil amacli nukleer enerji programinin, Basbakan Recep Tayyip Erdogan tarafindan bir ay icinde aciklanmasi bekleniyor.
Uc ayri nukleer santral kurmak icin Turk ve yabanci sirket temsilcileriyle on temaslar yapan hukumetin, santrallarin yapiminda kamu - ozel sektor ortakligini tercih edecegi ve teknoloji transferini sart kosacagi belirtiliyor.
Stratejik bir karar
Nukleer programda kiminle isbirligi yapilacagi ise farkli unsurlarin goz onune alinmasiyla ve devletin bircok biriminin katilimiyla kesinlestirilecek bir 'stratejik' karar sayiliyor.
Burokratik kaynaklar, 'yeni kusak teknoloji' kullanimi ve adil esaslara dayali teknoloji transferinin yani sira finansman paketi ve radyoaktif atigin saklanmasi konularinin da santral seciminde etkili olacagini kaydediyor.
Guclu aday: Sinop
Turkiye?nin 2020 yilina dek ihtiyaci olan 54 bin megawattlik ilave enerjinin 5 bin megawattlik kisminin nukleer teknolojiyle saglanmasina karar veren hukumet, santral icin olasi yerleri belirledi.
Toplam 43 ayri kriter kapsaminda yapilan inceleme sonucu, bu kriterlere uyan sekiz yer saptandi.
Yetkililer, genelde nukleer santrallarin 'su kenarinda' kurulmasinin tercih edildigini ve cevre, turizm, guvenlik, ulasim, nakliye vb. konulardaki kistaslara uyan yerler arasinda Sinop?un on plana ciktigini belirtiyor.
Yedi yil surecek
Turkiye?nin ilk nukleer santralinin yapimina hizla baslanmasi hedefleniyor. Santralin insaatinin yedi yil surecegini hesaplayan yetkililer, Turkiye?nin en gec 2015?te nukleer enerji uretmeye baslamasini ongoruyor.
Bu hedefe ulasilmasi icin, kamuoyunun nukleer teknolojinin avantajlari konusunda dogru bilgilendirilmesinin elzem oldugu da ifade ediliyor.
2014'e kadar uc santral
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani Hilmi Guler dun yaptigi aciklamada, Turkiye'de 2014'e kadar 3 adet 5 bin megavatlik nukleer enerji tesisi kurmayi planladiklarini soyledi.
Nukleer santralin yeri konusunda da bazi tespitleri oldugunu ifade eden Guler, sonucun kisa zamanda bir paket halinde aciklanacagini belirtti.
Guler, nukleer santralin yeri konusunda ozel sektorun de tercihinin soz konusu oldugunu ifade ederek, "bizim gorusumuz kamu olarak belli bir yerde asagi yukari sekillendi ama onlarla da goruserek bunu netlestirelim diyoruz'' dedi.
Guler'in aciklamalarina gore, nukleer enerji santralini ozel sektor yapmazsa ve beklenen zaman icinde ozel sektor tarafindan gerceklestirilmezse, konu ozel sektor - kamu ortak yatirimi seklinde ele alinacak.
Daha once santral yapimi iptal edildi
25 temmuz 2000'de Mersin Akkuya'ya yapilmasi dusunulen nukleer santral ihalesi iptal edilmis, nukleer enerjiye gecis de ertelenmisti.
Donemin Basbakani Bulent Ecevit, nukleer enerjiye 15-20 yil sonra gecilebilecegini soylemis ve iptal kararini su sozlerle aciklamisti:
"Nukleer santral enejiye gecisi bir sure ertelememiz uygun olacaktir. TAEK 'Turkiye Atom Enerjisi Kurumu) raporuna gore OECD ulkelerinde yeni enerji talebi olmadigi icin ve dogalgaz santralleri daha ekonomik oldugu icin bu ulkelerden bazilarinda nukleer santral yapimlari yavaslatilmakta, bazilarinda durdurulmakta, bazilarinda da santrallar sokulmektedir. Buna gore, cok sayida dogalgaz santrallerinin ve hidrolik santrallarin yapimini kararlastirmis bir ulke olarak, oteki OECD ulkeleri gibi bizim de nukleer enerjiye yonelmemiz simdilik gereksizdir. Ekonomik acidan da sakincalidir. Bu yuzden ekonomik istikrar programimiz ciddi olarak aksayabilir.??
Ecevit, dogalgaz ve hidrolik enerji projelerine yeterli ic ve dis kaynak saglanirsa yakin gelecekte nukleer enerjiye gereksinmenin olmayacagini da vurgulayarak, ??bu durumda nukleer santral maliyetlerinin yuzde 25 azaltilmasini ve reaktor omrunun 10-20 yil arasinda uzatilmasini beklememiz uygun olur?? demisti.
Cernobil faciasi nedir?
Turkiye'de oldugu kadar dunyada da nukleer enerji konusunda kaygi yaratan en onemli gelisme, 'yuzyilin en buyuk nukleer kazasi' olarak tarihe gecen Cernobil faciasi oldu.
26 nisan 1986'da Ukrayna'daki Cernobil santralinin dorduncu unitesinde yapilan bir deney sirasinda meydana gelen kaza sonucu, 31 kisi hayatini kaybetti.
Ancak radyoaktif maddeler uzun yillar icinde etkisini gosterdigi icin kazadan en az 9 milyon insanin etkilendigi ve 400 bin kisinin evinden oldugu belirtiliyor.
Zira Cernobil'den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 bin kilometrekare topragi kirletti. Bununla beraber cocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artti.
Kaza Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'ya 352 milyar dolara maloldu.
Detayli bilgi icin:
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
http://www.enerji.gov.tr/
Greenpeace
http://www.greenpeace.org/turkey/
NUKLEER ENERJI KARSITLARI
Nukleer enerjiye karsi cikanlarin basinda cevreci Greenpeace orgutu geliyor. Greenpeace, 'nukleer endustri aksini iddia etmeye devam etse de gelismis ulkeler nukleer enerjiye acikca 'hayir' demistir' diyor ve su ornekleri gosteriyor:
Avusturya'nin tek reaktoru Zwentendorf (Siemens) 1978'de (ABD'deki TMI ve eski Sovyetler Birligi'ndeki Cernobil kazalarindan da once) hic isletilmeden kapatildi.
Italya, Cernobil faciasindan sonra tum reaktorlerini 1987'deki ulusal bir referandumla kapatti.
Ispanya'da da su ana kadar uc reaktor kapatildi.
Isvec ve Almanya nukleer enerjiden vazgecme karari aldi ve her iki ulke de birer nukleer santralini kapatarak (Isvec Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu karari hayata gecirmeye basladi.
ABD ve Kanada, 1978'den bu yana yeni siparis vermedi.
Avustralya, Kuba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, Iskocya, Hollanda, Isvicre, Norvec, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pek cok ulke nukleer planlarini terk etti.
http://www.gezegenimiz.com/NewsTopic.asp?KategoriAdi=Yenilenebilir%20Enerji/Sorunları&idKategori=28
Isvec'in hedefi: Petrolsuz hayat 08.02.2006 Bbc / Turkce
Cevre konularinda AB uyeleri arasinda en gelismis ulke durumunda olan Isvec'te hukumet yeni hedefini acikladi: Onumuzdeki 15 yil zarfinda petrole ve fosil yakitlara bagimliligi tamamen sona erdirmek.
Surdurulebilir Kalkinmadan Sorumlu Bakan Mona Sahlin "2020 yilina dek petrole bagimliligimizi kirmaliyiz" dedi.
Dokuz milyon nufuslu ulke, bu hedefi gerceklestirirse dunyanin petrolden bagimsiz ilk ekonomisi olacak.
Ayrica bu hedefe yeni nukleer santraller insa etmeksizin varilmasi, yani bio-yakitlar ve alternatif enerji kaynaklariyla petrole bagimliligin kirilmasi amaclaniyor.
Isvec hukumetinin bu hedefi cevre orgutleri tarafindan memnuniyetle karsilansa da, bunun pek gercekci olmadigini dusunen bazi uzmanlar konuya supheyle yaklasiyor.
Hukumet yetkilileri de petrole bagimliligin kisa sure zarfinda tamamen kirilmasinin imkansiz oldugunu kabul ediyor.
Ancak gelecekte yenilenebilir enerji kaynaklari olmadigi icin petrole mahkum olmayi istemediklerini de vurguluyorlar.
Yetkililer kuresel iklim degisiklikleri, artan petrol fiyatlari ve gelecekte petrol sikintisi yasanabilecegi yonundeki uyarilara dikkat cekiyor.
Surdurulebilir Kalkinma Bakanligi'ndan bir yetkili, Martin Larsson, "Petrolsuz bir dunyaya gerek dusunsel, gerekse teknik acidan hazir olmak istiyoruz" diyor ve ekliyor:
"Bircok kisi 5-6 yil icinde bir litre benzinin fiyatinin 2,5 ABD Dolari'na cikabilecegini dusunuyor. Bu bircok aileyi sikintiya sokacaktir."
Su an benzinin litre fiyati 1,43 ABD Dolari seviyesinde seyrediyor.
Isvec icin hayal degil
Basbakan Goran Persson, hedeflerine alternatif yakit arastirmalarini tesvik ederek, insanlarin 'yesil cozumler'e yonelmelerini saglamak icin mali kolayliklar sunarak ve yenilenebilir enerji kaynaklariyla uretilen elektrik miktarini arttirarak varmayi umduklarini soyledi.
Isvec'te cok sayida ruzgar enerjisi ve hidroelektrik santrali bulunuyor
Ayrica baska yontemler arastiracak ozel bir komisyon kuruldu ve bazi vergi kolayliklari getirildi.
Uzmanlar Isvec'in petrolu hayatindan cikarmasi ihtimalinin, diger bircok ulkeye gore cok daha yuksek olduguna isaret ediyor.
Yuzlerce kilometre uzunlugunda kiyi seridi olan ulkenin bu sayede cok sayida ruzgar enerjisi ve hidroelektrik santralleri bulundugu belirtiliyor.
Ayrica AB icinde en cok ormanlik alana sahip ulke olan Isvec, bu ormanlardan sagladigi enerji sayesinde yenilenebilir enerji kaynaklarinda dunya liderlerinden biri konumunda.
2003 yilinda Isvec'te tuketilen enerjinin yuzde 26'si yenilenebilir kaynaklardan saglanmisti.
Bu oran, AB ortalamasi olan yuzde 6'nin dort katindan da fazla.
Isvec'te petrolden saglanan enerjinin oraniysa sadece yuzde 32.
Bu oran, petrol fiyatlarinda buyuk artis goruldugu ve Isvec ekonomisinin bu yuzden agir darbe aldigi 1970'li yillarda yuzde 77 civarindaydi.
Dolayisiyla Isvec, 2010 yilina kadar yenilenebilir enerji kullanimi ortalamasini yuzde 12 seviyesine tasimak icin mucadele veren diger AB ulkeleriyle kiyaslandiginda buyuk yol katetmis durumda.
Ulasimda donusum zor
Isvec'te ev ve dairelerin isitilmasi icin buyuk oranda yenilenebilir enerji kaynaklarindan faydalaniliyor.
Hukumetin cevre danismanlarindan Stefan Edman, fosil yakitla isitilan konutlarin oraninin sadece yuzde 8 civarinda oldugunu soyluyor.
Bu konutlardan yenilenebilir enerji kaynaklari kullanimina gecenlere vergi iadesi gibi kolayliklar taniniyor.
Edman bu alanda fosil yakit kullanimina son verilmesinin mumkun oldugunu ifade ediyor.
Isvec'te araclarin sadece yuzde biri alternatif yakitlarla calisiyor
Ancak ulasim sektorunde donusum cok daha zor olacak gibi.
Zira Isvec trafiginde seyreden yaklasik dort milyon aracin sadece yuzde biri alternatif yakitlarla calisiyor.
Ancak cevreci otomobillerin satisinin son bir yilda ikiye katlanmasi ve benzin istasyonlarinda en az bir cesit yenilenebilir enerji alternatifi sunulmasi zorunlulugunun getirilmesi, umut verici gelismeler olarak nitelendiriliyor.
Isvec yenilenebilir enerji kaynaklari kullaniminda hedefledigi noktaya ulasirsa, 'dunya yesil ligi'nin zirvesine yerlesecek.
Izlanda 2050 yilina kadar tum otomobil ve teknelerde, yenilenebilir enerji kaynaklarindan uretilen hidrojen kullanmayi hedefliyor.
Brezilya da onumuzdeki bes yil icinde, toplu tasima araclarinin yuzde 80'ini seker kamisindan saglanan etil alkolle calistirmayi amacliyor.
Gectigimiz hafta da ABD Baskani George Bush, ulkesinin petrole bagimli oldugunu soylemis ve Orta Dogu'dan yakit ithalatinin dusurulmesi gerektigini ifade etmisti.
http://www.greenpeace.org/turkey/press/releases/010605_NukeClosure
Avrupa kapatiyor, Turkiye hayal kuruyor!
Isvec ve Almanya, birer reaktorunu daha kapatti.
June 01, 2005
Greenpeace balonu, Akkuyu'yu durdurun mesajiyla Istanbul semalarinda
Istanbul, Turkiye ? Turkiye, tum yenilenebilir enerji potansiyeline, Ikitelli?de copte bulunan nukleer atiklara ve Cernobil faciasi sonrasi yasanan skandallara ragmen nukleer santrallerde israr ederken; Avrupa?da calisan nukleer reaktor sayisi gunbegun azaliyor.
Ingiltere'de gectigimiz hafta ortaya cikan Sellafield sizintisi skandalinin hemen ardindan Isvec?te kapatilan Barseback 2 reaktoru de bunun en guncel ornegi ve 'gelismis ulkeler santrallerini kapatmiyor' diyenlere verilen en iyi yanit oldu.
Isvec, nukleer reaktorlerini kapatma karari aldiktan sonra ilk olarak Barseback 1 reaktorunu 1999 yilinda kapatti ve santralin diger reaktoru olan Barseback 2?nin kapanmasiyla Barseback santrali tamamen devre disi kaldi. Avrupa?da 1989 yilinda 172 olan reaktor sayisi su anda 149?a dusmus durumda. Bilindigi gibi, 11 Mayis 2005?te, yani yalnizca iki hafta once, Almanya?da Obrigheim reaktoru de kapatilmis ve bu Almanya?nin kapatilan ikinci reaktoru olmustu. Bir sonraki durak ise 2007?de kapatilacak olan Biblis A reaktoru.
Butun bunlar, nukleer enerjinin artik gelismis ulkelerde bir cozum olmadigini cok acik gosteriyor. Isvec?te oldugu gibi, kapatilan her reaktorun yerini yenilenebilir enerji kaynaklari aliyor. Isvec, halihazirda, 2010 yilinda devreye girmesi beklenen, 1 milyar dolarlik Kuzey Avrupa?nin en buyuk ruzgar ciftligi icin kollari sivamis durumda.
Cozum temiz enerjide
Turkiye ise, guclu bir yenilenebilir enerji yasasi cikaramayarak ve nukleer enerji konusunda butceden 5 milyon dolar ayirarak enerji konusunda hala bir ucuncu dunya ulkesi olmaya devam etmek istedigini gosteriyor.
Greenpeace Akdeniz Enerji Kampanyasi Sorumlusu Ozgur Gurbuz, ?Isvec, iklim degisikligi konusunda ciddi hedefleri olan ve Kyoto Protokolu'ne taraf bir ulke olarak bu hedefleri gerceklestirmek zorunda olan bir ulke olmasina ragmen, nukleer santrallerini kapatmaya devam ederek iklim degisikligine cozumun nukleer enerji olabilecegi propogandasina son noktayi koymustur. Turkiye?nin yapmasi gereken, ulkemizin kisitli kaynaklarini nukleer enerji gibi sonu belli olmayan projelere yatirmak yerine, istihdam yaratan, bagimliligi azaltan ve iklim degisikligi kapsaminda AB entegrasyonunu kolaylastiracak ruzgar, gunes, biyokutle, jeotermal ve kucuk su enerji santrallerini desteklemek olmalidir? dedi.
--
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:34
20 Kasım 2008
ADALAR POSTASI-303: nükleer santral değil, rüzgâr çiftlikleri istiyoruz!
ADALAR POSTASI
11 Şubat 2006
http://sinopbizim.org/
nukleer santral degil, ruzgar ciftlikleri istiyoruz!
59. Hukumet son bir yildir kendi halkiyla paylasmadan ve tartismaya dahi acmadan yuruttugu ?nukleer enerjiye gecis? projesi uzerindeki yogun calismalarini sonuclandirma asamasina getirmis bulunmaktadir. Projeye ilgi duyan firmalarin temsilcileri ile gorusmeleri surduren ve calismalari takvime baglayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani Guler, son aylarda halka acik konusmalarinda ?nukleer santral? denince, sadece olasi yatirim seceneklerine deginmekle yetinmis - kamu ve ozel sektor ortakligi olarak adlandirilan, PPP (Public Private Partnership)* yatirim olasiligini Ingilizce gayet seri telaffuz edebildigini gosterse de - simdiye dek ulkeye alinacak en pahali ve riskli teknolojiye dair kamuoyuna Turkce hicbir kapsamli bilgi vermemistir.
(* Bakınız :16 Aralik 2005 CNNTURK Eğrisi Doğrusu Programı. Ancak bakanın konuşmasının bu kısmı, sitede yer verilen program kaydından sonradan çıkartılmış, sansürlenmiştir.
Nukleer santral kurulmasi soz konusu iller arasinda Sinop, Mersin, Konya ve Sakarya?nin adi gecmektedir. Bu illerin AKP milletvekilleri nukleer santralin sozunu dahi etmese de ornegin Sinop?ta, santralin tapu kadastro isleri etrafa Toplu Konut Idaresi adina yurutuluyormus izlenimi verilerek, gizlice tamamlanmis; yabanci nukleer enerji lobileriyle teknoloji secimi kapali kapilar ardinda yapilirken, guclu bir anti nukleer hissiyata sahip oldugu hukumetce gayet iyi bilinenen Turk kamuoyu bilincli sekilde devre disi birakilmistir:
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanligi ile Elektrik Isleri Etud Idaresi Genel Mudurlugu bir yandan kararlilikla atom enerjisi calismalarini surdururken, enerji kaynaklarimizi ayrintilariyla anlatan mevcut internet sitelerinde nukleer enerjiye dair henuz tek bir konu basligina dahi rastlanmamakta; israrli bilgi edinme basvurulari gecistirilmektedir. Nukleer santrallerin kurulmasiyla ilgili tum asamalarda proje yonetimi gorevini ustlenen Turkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ise 2006?da insaasina baslanacagi anlasilan santrallarin kurulacagi illerin adlarini -Bilgi Edinme Yasasina ragmen- hala kesinlikle aciklamamaktadir.
Anlasilan, hukumet butun baglantilari yaptiktan sonra bir ?oldu ve bitti!? durumu yaratarak, halkimizi nukleer enerji tercihine mahkum birakmak niyetindedir.
Bu niyetle bir nukleer kampanya yurutulmeye baslanmistir. Her firsatta tutarsiz rakamsal verilerle enerji ihiyacinin sadece ve sadece nukleer enerji kullanimi yoluyla asilacagi tezi one cikartilmakta, insanligin buldugu ?en kirli? enerji, ?en temiz? olarak lanse edilmekte; yerel yatirimcilarin ulkemizde alternatif enerjiye yonelimleri mevcut uygulamalarla, bilincli sekilde suruncemede ve geri planda tutulmaktadir.
Hukumetin gizli gundemli nukleer kampanyasina karsilik, biz sade vatandaslar da 2006 itibariyle kamuoyunu bilgilendirici bir nukleer karsiti kampanya baslatmis bulunuyoruz:
Sozde bariscil nukleer enerjinin, uranyumun topraktan cikarildigi andan baslayan, islenisi, santrallarda kullanilmasi, atiklarinin depolanmasiyla cogalan ve seyreltilmis atiklardan bomba yapilip Irak gibi isgal bolgelerini lanetli topraklar haline getirmesiyle sure giden bir olum dongusu yarattigini, herkese tekrar tekrar anlatacagiz.
Bu kampanyayi, Turkiye?nin en kuzey ve bakir ucunda, Sinop?ta baslatiyoruz.
Ilimiz maalesef nukleer santral yapimi icin ?uygun bulunan? yerlerden biridir.
Oysa, adinda uc bin yillik antik Sinope?nin ruhunu saklayan, Karadeniz?de hem guneye bakan, hem de guneyli bir yasam tarzi barindiran tek kent olan, 270 kilometrelik bir kiyi seridine ve el degmemis kumsallara sahip ilimiz ancak Turistik Sinop olarak anilmaya layiktir. Bugune dek hicbir kamu destegi almadan, tevazu icinde gelisen Sinop turizmini parlak bir gelecek beklemektedir. Bir donemlik hizmet icin bazi bakanliklari isgal edenlerce, guzel Sinope?nin sonsuza kadar Radyoaktif Sinop olarak lekelenmesi fikrine HAYIR diyoruz.!
Ruzgarli Sinop kiyilarinda tum yil boyunca verimli bir alternatif enerji kaynagi sunan Karadeniz?in nefesinin degerlendirilmesiyle, hem kente enerji saglamanin, hem de ulusal sistemi beslemenin mumkun oldugu Enerji Bakanligi yetkililerince de gayet iyi bilinmektedir.
Tehlikeli ve eskimis nukleer teknolojilerin fahis kredilerle ulkemize sokulmasini reddediyor, hukumetin yenilenebilir kaynaklarindan enerji uretiminin onunu acacak altyapiyi ivedilikle gelistirmesini talep ediyoruz: 10.5.2005 ?de kabul edilen YENILENEBILIR ENERJI KAYNAKLARININ ELEKTRIK ENERJISI URETIMI AMACLI KULLANIMINA ILISKIN KANUN?un icinin doldurulmasini bekliyoruz
Zira,
Enerji acigimiz, yenilenebilir kaynaklardan uretim ile kayip ve kacaklarin engellendigi verimli kullanim saglanarak, buyuk cevresel ve ekonomik risklere girilmeden giderilebilir.
Nukleer secenek kurulumu uzun, isletimi pahalli, kullanim omru bitiminde sokum sureci olaganustu maliyetli oldugundan uzun vadede kamu kaynaklarini savurganca tuketir.
Dunya, radyoaktif atiklarin guvenle saklanmasi icin henuz hicbir cozum bulamamistir.
Atom enerjisi cok tehlikelidir.
KAMPANYAMIZIN HEDEFI, nukleer enerjiyi tamamen reddetmek, ilimiz ve ulkemiz icin enerji acigini daha ucuza ve cevreye zarar vermeden, surdurulebilir sekilde gidermenin yontemlerinin uzun vadeli, kalici devlet politikalariyla tespitini talep etmek; kisa vadede alternatif enerji uygulamalarina gecisi saglayacak kamu duyarliligini hukumetin gundemine sokmaktir.
Nukleer Enerji Lobilerine mesajimiz:
Nukleer sizin olsun, Sinop bizim!
TURİSTİK SİNOP, RADYOAKTİF SİNOP’A KARŞI!
Kampanyaya destek vermek için
http://sinopbizim.org/kampanya/imza.asp
Yorum ve gorusleriniz icin e-posta adresi:
sinopbizim@gmail.com
Kampanya Sozculeri
Turkiye: Oya Koca +90 537 664 51 94
Avrupa: Ziya Eroglu +47 98 62 88 41
YENIDEN NUKLEER KARSITI PLATFORM ICIN CAGRI
Turkiye, 2000 yilinda terk ettigi nukleer santral planlarina
Enerji Bakani Dr. Hilmi Guler'in aciklamalariyla
tekrar geri donmuse benziyor.
Enerji Bakani ve Nukleer Lobi bilmelidir ki ulkemizde nukleer santral kurulmasina izin vermeyiz !
C O P T E K N O L O J I L E R C O P E
TUM NUKLEER KARSITLARINI
NUKLEER KARSITI KONGREYE BEKLIYORUZ
Cevre Muhendisleri Odasi (CMO) - Greenpeace Akdeniz
Turkiye Cevre Platformu (TURCEP)
24 Subat 2006 Cuma Gunu - Saat 12.00-17.00
Cankaya Belediyesi
CAGDAS SANATLAR MERKEZI TOPLANTI SALONU
KENNEDY CAD. NO: 4 KAVAKLIDERE-ANKARA
Telefon: 468 21 05 Faks :467 40 52
(T. Is Bankasi Genel Mudurluk Binasi karsisi)
-----------------------------------
I L E T I S I M
C e v r e M u h e n d i s l e r i O d a s i ( C M O )
Betul Keskin 0312.430 64 34
G r e e n p e a c e A k d e n i z
0212.248 03 31 - 0212.2482661
T u r k i y e C e v r e P l a t f o r m u ( TU R C E P )
Tanay Sidki Uyar 0532.774 45 25 A. Oktay Demirkan 0536.460 03 41
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:15
ADALAR POSTASI-302: nükleer santral projeleri yolda oysa rüzgâr enerjisi burada!
ADALAR POSTASI
11 Şubat 2006
http://www.ntv.com.tr/news/360959.asp
Nukleer santral projeleri yolda
Turkiye'nin, 15 yillik surecte insa etmeyi planladigi uc nukleer santralden biri ya da ikisinin yerinin ve proje esaslarinin, bir ay icinde, Basbakan Recep Tayyip Erdogan tarafindan aciklanmasi bekleniyor.
NTV
Guncelleme: 12:28 TSI 11 Subat 2006 Cumartesi
WASHINGTON - Ilk nukleer santral insaatini, 2015 yilina kadar bitirmeyi planlayan Turkiye, projelerde yer almayi hedefleyen yabanci sirketlerden, teknoloji transferi ve iyi bir finansman paketi isteyecek.
Santrallerde buyuk miktarda suya ihtiyac oldugu icin, deniz kenarindaki sekiz olasi yer, 43 kriter acisindan hala inceleniyor. Projeler, buyuk olasilikla kamu-ozel sektor ortakligi seklinde gerceklesecek ve yabanci sirketlerin getirecegi teknoloji kullanilacak.
Ankara, projelerde yabanci sirketlerden yeni teknoloji, teknoloji transferi, iyi bir finansman paketi ve saglam bir atik plani isteyecek.
/
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=12716&cas=924
Turkiye'de Ruzgar Enerjisi
Acik Gazete
Bozcaada
02/01/2006
Omer Madra: Demirer Holding Yonetim Kurulu Uyesi Onder Demirer konugumuz. Sayin Demirer alternatif enerji konusunda son derece bilgili, bizzat uygulamanin icinden gelen bir kisi. Dun Acik Radyo?da, Deniz Pak?in hazirlayip sundugu ?Deniz Asiri? adli programda dinleme firsatini bulmustuk, simdi Acik Gazete?de devamini getiriyoruz.
Onder Demirer, ozellikle ruzgar enerjisi konusundaki uygulamali calismalari ile biliniyor. Onder Bey, bizi kirmayip geldiginiz icin cok tesekkur ederiz. Dun programdaki konusmalarinizi dinledim, cok etkileyiciydi. Yaptiklarinizdan biraz bahseder misiniz?
Onder Demirer: Biliyorsunuz, dunyanin en buyuk problemlerinden birisi cevre kirliligi ve obur taraftan da dunyada her gecen gun enerji tuketimi artiyor. Ulkemizde de son 35 senede her sene %8 enerji tuketimi artiyor. 10 sene evvel, yani 1996 yilinda, Turkiye?de ruzgar enerjisi, yani yenilenebilir enerji nasil olabilir diye arastirmaya gerek duydum. Dunyada muthis bir boyuta geldigini gordum. Turkiye niye geri kalsin? ?Bunun maliyeti nedir?? diye baktim. Ekonomik olarak da uygulanabilir olmasi lazim, yalniz gonulle olmuyor. Ekonomist oldugum icin bu acidan da bakmak gerektigini dusundum.
Bir suru bolgede bunun icin uygun ruzgar var midir, yok mudur, ilk basta bunu bilimsel olarak olcmek lazim. En az 1 ila 2 sene olculmesi lazim ki ayni donguyu bulsun. Daha sonra gorduk ki, ruzgar 10 senede +/- 10 sapan muthis istikrarli bir kaynak. Yani bir hidrolik santral gibi degil, yagislar cok daha degisken olabiliyor yillar icinde ama ruzgarda oyle bir sey yok.
OM: Bu ilginc, siradan bir vatandas olarak, ruzgarin guvenilmez ve cok inisli cikisli bir enerji kaynagi oldugu dusunulebiliyor, ama oyle degil demek ki.
OD: Zaten oyle olsa hesaplamamiz mumkun degildi. Mesela Cesme?de 8 senedir calisan santralimiz var, 1-1,5 senelik olcumler yapmistik, onu da gecmis 20 senelik olcumlere kiyasladiktan sonra, yilda 4.5 milyon kw/saat uretecegimizi hesaplamistik. Son 8 senenin ortalamasi 4.6 milyon kw/saat. Yani o kadar net biliyoruz ki uretimi, neredeyse hicbir seyde, araba uretiminde bile satisi bilemeyeceginiz icin uretimi bu kadar net ayarlayamazsiniz, o kadar da istikrarli. Dis etkenler de, dogal etken oldugu icin, kimse, hukumetin siyasi kararlari vs. ruzgari kesemiyor!
OM: Sasilacak kadar tahmin edilebilir, ongorulebilir bir sey, tahmininizin de biraz ustunde verim almissiniz.
OD: Evet. Keza Bozcaada?da biz 34 milyon kw/saat hesaplamistik, 5.5 senedir Bozcaada?da calisiyoruz, onun da ortalamasi 36 milyon kw/saat yilda. Biraz da guven marji koyuyoruz, ama son derece istikrarli, yani bir sapma olmuyor uretimde. Bu da yatirimci acisindan, kredi bulma acisindan son derece onemli bir anahtar.
OM: Yillar once Acik Radyo?da Acik Gazete?ye konuk ettigimiz bu konularla ugrasan bir Danimarkali uzman, -hatta o donemin basbakaniyla da gorusmustu- Turkiye?nin cok elverisli oldugunu soylemisti. Neden bunun genis capta kullanilmadigina da hayret ettigini soylemisti. ?Ozellikle su kaynaklariyla, hidrolikle birlestirildiginde kombine olarak kullanildiginda Danimarka?nin kat be kat ustunde olanaklari? demisti.
Verimlilik nasil olculuyor? Mesela dun yayinlanan programda soyle bir sozunuzu hatirliyorum, ?Ingiltere?den sonra en yuksek elverisli sartlara sahip ulkelerden biri? demistiniz galiba. Bu nasil olculuyor, yuzolcumune gore mi, baska hangi faktorler var?
OD: Ruzgari 365 gun 8760 saat olcuyorsunuz, ruzgar tribunleri su anda 2 mt/saniyede enerji uretmeye basliyor. 12-13 mt/saniyede %100 kapasiteye geliyor. Bu yil icin, yilda 8760 saat var, ne kadar 12 mt/saniyede esmis, ne kadar 18 mt/saniyede esmis? Bunlari yan yana koyuyorsunuz. Devamli 13 mt/saniyede esse %100 kapasitede oluyor. Bazen az bazen cok, Turkiye?de mesela 8760 saatin 3500 saati tam, yani devamli calismis oluyor, bu da kapasite faktoru, ona gore %40 diyoruz. Yani bir termik santral olsa, termik santralde dogalgazla 8000 saat calisiyor, ruzgarla 3700 saat calisiyor, kapasite faktoru oyle. Yani termik santraller %90 iken, bu %38-40 oluyor ama tabii cok buyuk bir farkimiz var, bizim hammaddemiz bedava. O da buyuk bir sans getiriyor bize, maliyet acisindan daha ucuz oluyor.
OM: Turkiye?nin ruzgar enerjisi, turbinler acisindan cok elverisli bir konumda oldugunu soyleyebiliriz.
OD: Kesinlikle, su anda Danimarka?nin elektrik enerjisinin %21?i ruzgardan saglaniyor ve 2010 yilina kadar da %25 hedefi var. Danimarka 5 milyonluk bir ulke, Turkiye?den 19 kat kucuk olan 45 bin km2?lik kucuk bir ulke, su anda 3200 mw kurucu gucu ruzgar var. Turkiye?de yalnizca 20 mw var, yani mukayese etmek acisindan. 70 milyonluk ulkede 20 mw var, 5 milyonluk ulkede 3200 mw var.
Avi Haligua: Tercih niye bu yonde kullaniliyor? Niye boyle yapiyoruz?
OD: Bu bilinmiyordu, herhangi bir enerji politikamiz yoktu. Mesela Almanya?da ruzgar enerjisiyle ilgili, yenilenebilir enerji ile ilgili kanun 1991?de cikti, su anda 18-19 bin mw?ta, biz de 2005?in Mayis?inda cikti. Arada 14-15 senelik fark var, kanun da mukayese edilmeyecek kadar kotu. Yani Turkiye 15 sene gec kalmis, siyasi otorite boyle bir karar almamis, boyle bir politikasi da yok, hedefi de yok. ?Ruzgar var mi, iyi olursa yapariz, kotu degil ama ne kadar olacak, Allah?a kaldi...? vs. gibi.
OM: ?Bir politika, genel bir planlama yok? dediniz, uzun vadeli, orta vadeli, hatta kisa vadeli dahi bir politika olmadigi goruluyor. Siz de bunun uzerine herhalde buyuk bir burokratik mucadele verdiniz. Biraz da ondan bahsedelim isterseniz.
OD: Tabii. Hele gecen seneler soyle bir sanssizligimiz vardi, Turkiye?nin dogalgaza buyuk bir bagimliligi vardi, o zaman dogalgaz fiyatlari da ucuzdu. Mesela 1999 yilinda petrolun varili 24 dolardi, simdi 57 dolar. O zaman bizim de ilk seneler maliyetimiz biraz pahali oluyordu, ondan sonra dusuyor; borclar bittikten sonra bizim maliyetimiz 1 cent?in altina dusuyor. Ilk senelerde 7-8 cent. Ilk senelerde rekabet etmemiz soz konusu degildi, fakat su anda petrol fiyatlarinin artmasiyla bize dogal bir tesvik geldi bir yerde. O bakimdan simdi sansliyiz ve onu acildi Turkiye?nin.
Biz 7-8 senedir uyguluyoruz. Cesme projesine Kasim ayinda basladik, o projenin olcum donemi 1996 yiliydi, 1998 yilinda o zamanki enerji bakani ile paraf edilmisti. 98?den 2006?ya... 8 senelik bir gecikme var.
OM: Bu gecikme neden oluyor?
OD: Aslinda o zaman elektrik uretmenin kanunlari baskaydi, elektrik uretmek imtiyaz sozlemesiydi. Tam bunlari cozerken Turkiye 2000 yilinda da dogalgaz anlasmalarina imza atinca buyuk bir arz fazlasi oldu. Turkiye?de 2000 yilinda enerji acigi vardi, Turkiye 140 milyar kw/saat enerji uretiyordu, birdenbire dogalgaz anlasmalariyla Turkiye?de 38-40 milyar kw/saat enerji santrallari 6 ayda devreye girdi. Bunlar devreye girince Turkiye?de hicbir enerji yatirimi yapilmadi, ne ruzgar, ne digerleri. Oburleri cok cuzzi olarak yapildi. Simdi tekrar basladi, yani muthis dengesiz bir arzin, bir anda alelacele devreye sokulmasi butun sektore darbe vurmus oldu.
Bir de serbest piyasa kanunu cikti. 2001?de zaten enerji fazlasi oldugu icin, kimse hicbir sey yapmadi, olmadi, serbest piyasa calismadi cunku zaten enerji fazlasi vardi. Asil problem bundan sonra geliyor; tuketim her sene %8 arttigi icin arz kisitli, simdi yine ?enerji acigini cozecegiz? diyorlar. Cunku sadece ismi olan, fiiliyatta fazla calismayan bir serbest piyasa var, arz fazlaliligindan bu hissedilmedi. Simdi enerji acigi ile birlikte bu yeni enerjilerle birlikte, petrol fiyatlarinin artmasiyla birlikte ruzgar yeniden Turkiye?de bir atak yapma asamasina geldi 2006-2007 ve sonrasi.
OM: Su anda da hala bir enerji arzi fazlasindan bahsetmek mumkun, ama bu cok kisa sureli olacak diyorsunuz?
OD: 2-3 sene icinde olacak, DPT ?2008?in Ocak?inda acik var? diyor, Enerji Bakani ?2009?da? diyor, yani 2-3 sene icinde enerji acigi olacagi kesin, cozum bulunmazsa. Bir de, enerjiyi hemen, bugunden yarina saglayamiyorsunuz, santraller yapilmasi, 5-6 sene, ya da daha uzun seneler alabiliyor. Bir de hidrolik santraller 4 senede planlaniyor, 8-10 senede bitiyor. GAP projesini biliyorsunuz.
OM: Bir de tabii nukleer enerjinin, bazi yerlerde oldugu gibi, Turkiye?de gundeme gelebilecegi soyleniyor. Gecenlerde, gozlerden kacan ama onemli bir haber gorduk; Reuters Haber Ajansi kaynakli, Ocak 2006?da, Basbakan?in bir aciklama yaparak, 4 ya da 5 nukleer santrali devreye sokmak istedigini ve bunu belki de dunya sartlarinda gorulmemis bir hizlilikla, 6 yil icinde en az 4 belki de 5 santral yapabilecegini soyledi. Bu konuda ne dusunuyorsunuz?
OD: Nukleer santrallerin yapim suresi 7-8 sene, bir de kaza olas 2 tane buyuk kaza olasiligi soz konusu, Nisan 1986 Cernobil?deki kazayi hatitlayin, Amerika?da bir kaza baslamadan durduruldu, ama 1 milyar dolar zarara yol acti. Nukleer enerjinin maliyeti son derece pahali. Amerika?nin nukleer enerjiye son 20 senedir yatirim yapmamasinin sebebi tamamen ekonomik. Cunku radyoaktif atiklarinin guvenle saklanmasi cok buyuk bir maliyet konusudur. Nukleer santral 1 milyar dolara yapiliyorsa, 1 milyar dolar da guvenlik onlemleri oluyor. Ikisini yanyana koydugunuz zaman ekonomik olmuyor. Tabii Turkiye?de hangi modelin uygulayacagini bilmiyoruz, guvenlik onlemlerini almadan yaparsaniz, ilk basta gorunen maliyeti cok dusuk olabilir, ama herhangi bir kazaya karsi son derece buyuk riskler tasir. Bir de istediginiz kadar guvenlik onlemleri alin, terorist ataklar vs. de oluyor.
OM: Ayrica, ozellikle ilk yillarda cok buyuk petrol, fosil yakit enerji de kullaniyor anladigim kadariyla.
OD: Maliyeti kesinlikle ucuz degil, ?nukleer enerji ucuz? dediginiz zaman maliyeti sormak lazim; toplam yatirim ne kadar, guvenlik, kapasite faktoru ne kadar? Hepsini yan yana koydugunuz zaman bunlarin aciklanmasi lazim. Bunlari yan yana koydugunuz zaman, guvenlik ve cevreyi koruma maliyetleri ile, bir de 20-30 yillik santral yapiyorsunuz, radyoaktif atiklar 120 yil kaliyor. Yani 20 yillik maliyeti mi koyuyorsunuz, 120 yillik mi?
OM: 120 bin yil, hatta belki 250 bin yil!
OD: Sizden 3-4 nesil sonra hala bunlari korumaniz lazim, bunun maliyeti nerede? Bunlar yazilmiyor, bunlari yanyana koydugunuz zaman son derece pahali bir enerji kaynagi oldugu ortaya cikiyor.
OM: Dun soylediklerinizde cok onemli bir nokta vardi; yapilan butun bu hesaplamalarda, alternatif enerji ya da santraller, komur santralleri vs. hepsini konusurken, maliyet olarak tipik bir ekonomik analiz cikariliyor, hesap, kitap yapiliyor. Ama bunun icinde dogaya olan zarar maliyeti hicbir sekilde konusulmuyor. Bu cok onemli, vurgulamistiniz, ama bir kez daha konusmak istiyorum.
OD: ?Harici maliyet? dedigimiz, yani cevreyi kirletme maliyeti hicbir yere koyulmuyor. Biz ruzgardan da 5 cent enerji elde ediyoruz, Yatagan Termik Santrali de 5 cent enerji elde ediyor. Enerji Bakanligi elektrik uretmekle sorumlu oldugu icin, kendilerini oyle gordukleri icin, ?5 cent mi 5 cent? ona bakiyorlar. Ama cevreyi kirletme maliyeti, insanlarin hasta olmasi, kanser olmasi, havanin, denizin, suyun kirlenmesi yok bunun icinde. Zaten celiski burada, aslinda daha ust duzeyde, yani Cevre Bakanligi, Basbakanlik tarafindan da bir gozlem alinmasi lazim. Elektrik enerjisine bakip da isi piyasa rekabetine sokarsaniz haksizlik oluyor cevreye. Cunku cevreye karsi buyuk bir maliyet var ve herkes bu maliyeti oduyor. Mesela kursunlu benzin/kursunsuz benzin gibi, niye tesvik ediliyor, kursun zehirli bir madde. Cevre maliyeti, harici maliyet son derece onemli, cevreyi kirletme maliyeti bir termik santralle 2 centten 4 cente kadar geliyor. Bu da halkin sagliginin ve cevrenin bozulmasiyla geliyor, bu maliyetleri de mutlaka koymak lazim.
OM: Buna cok alisik degiliz ama onemle vurgulanmasi gerekiyor, aslinda bu belki de olum-kalim farki kadar onemli, hayati bir mesele olarak karsimiza cikiyor. Gecenlerde ilginc bir habere rastladim, Amerika?da cevre hareketlerinin guclendigi donemde alttan gelen baskiyla cikarilan, ?clean air act? dedikleri, yani temiz hava kanununun cikmasindan sonra, kuresel isinma acisindan yapilan korelasyonlarda dusme gorulmus. Yani sadece kucuk bir filtre mekanizmasi dahi o kadar etkili olabiliyor karbondioksit salimlarinin dusurulmesinde. Ama ondan da vazgeciliyor simdi, oyle bir sorunumuz da var.
OD: Siz balkondan asagiya devamli cop atiyorsunuz atiyorsunuz, bir gun kapiyi bir aciyorsunuz cop yigini icinde bogulmussunuz. Siz hala balkonda, ?cop bana uzak? derseniz kirlilige mahkum oluyorsunuz ve cok gec oluyor ve de pahali oluyor tabii.
OM: Insanligin, hatta belki canlilar aleminin karsilastigi en onemli ve zaman darligi yuzunden de busbutun aciliyet kazanan bir sorunla karsi karsiyayiz. Bu cevre ve iklim meselesi artik daha fazla beklenemeyecek. Bugun elimizde, 2005 yilinin butun kayitlardaki, belki de binlerce yildir en sicak yil oldugu haberi var ve bu konuyla ugrasan uzmanlarin en buyuk korkularinin bile otesine gecen bir durum oldugu soyleniyor, ama buna karsilik da hemen acil ve yaratici cozumler devreye sokulmasi gerekiyordu. Fakat, hemen hemen butun dunya ulkelerinin katildigi Montreal?deki konferansta ne aciliyet ne de bir eylem plani ciktigi goruluyor. Ne yapacagiz?
OD: Soyle bakmak lazim. 300-350 milyon yilda olusan fosil yakitlar var, petrol yaklasik 100 yildir kullaniliyor, onumuzdeki 40 yil daha kullanilacak. Yani 350 milyonluk stogu 150 yillik bir surede dunyayi korkunc derecede kirleterek harciyoruz; muthis bir mirasyedilik hali. Burada en buyuk gorev tabii siyasi otoritelere dusuyor, siyasi otoritelerin hareketlendirmek halkin bilinclenmesiyle olur. Dunyayi en fazla kirleten Amerika, Cin, Hindistan gibi ulkelerin konuya bir an evvel cozum bulmalari lazim. Tabii Amerika da en fazla kendi kirlettigi icin katilmak istemiyor. Mesela ?cop vergisi yapacagiz? diyorsunuz, ?en fazla copu atan yapsin? diyorsunuz, bu da Amerika, Amerika ?ben cop vergisine katilmayayim? diyor, bunun gibi bir sey.
OM: Evet, aynen oyle.
OD: Butun halklarin, artik siyasi olarak, ?biz cevreciye oy verecegiz? diye siyasilere bu mesaji vermesi lazim. Cunku bunlar siyasi kararlar, yani komur santrali yapip yapilmamasi tamamen siyasi bir karar. Biz ne kadar desek de olmuyor, halkin bilinclenmesi, ?bak sen bu komur santrallerinin yerine yenilenebilir kaynaklar yapmazsan, sana oy vermeyecegiz? diye baski yapmasi lazim.
OM: Tek cozum olarak o gorunuyor. Turkiye?de ruzgar santralleri yapiminda oncu calismalar yurutuyorsunuz. Biraz da bunlardan bahseder misiniz?
OD: Su anda Turkiye?de 4 tane ruzgar santrali calisiyor, bunlarin 3?unu biz insa etmistik; 1998 Cesme, 2000 Bozcaada, 2003?te de Istanbul Hadimkoy?de. Bunlarin uretiminin buyuk bir bolumu Turkiye?de yapiliyor, Bozcaada?daki ilk 17 kuleyi Turkiye?de yaptirmistik. Su anda kanatlari Turkiye?de yapiliyor, Izmir?deki fabrikada 350 kisi calisiyor. Butun dunyaya Italya, Japonya?ya ihrac ediliyor.
OD: Evet. Cunku bunlar son derece emek yogun, cok insan emegi isteyen parcalar. Bir kanadi uretmek icin 2000 insan/saat calisiyor.
OM: O rakamlari duyunca da muthis emek yogun bir sey oldugunu ogrenmis olduk.
OD: Urettiginiz mal cok temiz bir enerji uretiyor. Onumuzdeki senelerde jenerator de yaparsak %100 Turk mali olacak. Burada hem ihracat olacak hem de Turkiye?nin onumuzdeki senelerde acilan ruzgar pazariyla da yerini bulacagina inaniyorum. Calismalar bu cercevede gidiyor, sonuna kadar Turkiye?nin ruzgarini, biz veya diger yatirimcilarin kullanmasi icin elimizden geleni yapiyoruz. Bu bir gonul ve sevgi meselesi zaten, baska turlu olmaz.
OM: Cesitli ulkelere de ciddi olarak ihracat yapiyorsunuz?
OD: Evet.
OM: Ihracaatta bir zorluk oldu mu?
OD: Hayir olmadi, cunku Avrupa?da bu yenilenebilir enerji ile ilgili kanunlar o kadar net ki, muthis bir sicrama var. Biz 1996?da Turkiye?de ilk ruzgar enerjisine basladigimizda Yunanistan?da 28 mw vardi, simdi Yunanistan 600 mw?i gecti ve 1500-2000 mw izinler alip alma yoluna gidiyor. Keza Fransa?da hemen hemen hic yoktu, 200-300 mw?a geldi. Portekiz sifir gibiydi, yalniz gecen sene 1000 mw?i gecti. Ispanya yine 1000 mw idi, 9000 mw?a geldi. Avrupa o kadar buyuk bir tesvik mekanizmasini o kadar net koydu ki, su anda butun ruzgar enerji santralleri ureticileri 2008?e kadar dolu, tamamen dolu, siparis yetistiremiyorlar. Cunku Avrupa?da kanunlar, AB uyum cercevesinde hedeflerine kitlenmis, bu yonde gidiyor.
OM: Boyle bir zihniyet degisikliginin de epey belirgin izlerini goruyoruz. Ruzgar basta geliyor herhalde. Ruzgar enerjisi ile calisan bu sisteme turbin mi diyoruz?
OD: Turbin tamami. Ruzgar santrali uc parcadan olusuyor, direk var, jenerator var bir de jeneratore bagli olan kanatlar var. Bu kanatlar ruzgarin esmesiyle donuyor, jeneratoru donduruyor ve elektrik uretimi oluyor.
OM: Buradan da esas olarak elektrik enerjisi ihtiyaci karsilaniyor. Bir de yanininda baska enerji turleri de elde etmek mumkun, sadece elektrik degil degil mi? Mesela hidrojen?
OD: Tabii, ruzgar enerjisini kullanarak hidrojen enerjisi aciga cikartabiliyorsunuz. Hidrojen cok yanici bir maddedir, dogalgaz gibi yaniyor ve bir enerji ortaya cikiyor. Hidrojen de bildiginiz gibi suyun icinde (H2O, 2 hidrojen 1 oksijen) oldugu icin, suyun yapisinda var, ruzgar enerjisi ile suyu ayirirsaniz, oksijenle hidrojeni ayirirsaniz elektrolizle, hidrojeni ayni dogalgaz gibi her yerde kullanabiliyorsunuz. Bu yandigi zaman da hidrojen oksijenle birlesiyor ve H2O yani su cikiyor, karbondioksit cikmiyor, karbon yanmiyor ki, hidrojen yaniyor. Suyun da bir zarari yok. Boylece ruzgar enerjisine ihtiyaciniz olmadigi zamanlarda, gecelerde, Turkiye?de ve dunyada elektrik tuketimi dusuyor herkes uyudugu icin, gece esen ruzgarlari suyu elektroliz etmek icin kullaniyorsunuz, oksijeni ve suyu ayiriyorsunuz, hidrojeni depolayip bunu da istediginiz zaman, gece gunduz kullanabiliyorsunuz. Boylece ihtiyaciniz olmadigi zamanda esen ruzgari hidrojen vasitasi ile depoluyorsunuz, en buyuk ozelligi de bu.
OM: Iki sey sormak istiyorum, su buhari da aslinda sera gazlarindan biri olarak, yani kuresel isinmaya etki eden gazlardan biri olarak da geciyor bazi arastirmalarda, bir de NASA?dan iklimbilimci James Hansen, hidrojenin de bir enerji gerektirdigini, bu yuzden tam bir cozum olarak gorulemeyecegini soyluyor.
OD: Bugun teknik olarak bunu yapmak mumkun. Bir de bunun ekonomik olmasi soz konusu. Bu da elektrik enerjisini kaca mal edeceginizle ilgili. Bilhassa ruzgarda, ana para faize odedikten sonra, yani 9-10. seneden sonra, -ki bunlarin 30-40 sene omru var-, maliyetiniz 1-1,5 cent. Ruzgarin degismesine gore dustugu icin, verdiginiz elektrigin yarisini kaybetseniz bile, 1 cent degil 2 cente bile yapsaniz da hala ekonomik. O bakimdan tabii ki fosil yakitlarla hidrojeni stoklamak son derece mantiksiz ve sacma ama yenilenebilir enerji ile elde etmeniz son derece mantikli. Zaten aslinda projeksiyonlara bakarsaniz, dunya nufusu o kadar korkunc artiyor ki, bu kirlenmeye zaten boyle bir projeksiyon yaparsaniz bu nufusu hicbir sey besleyemez. Bugun dunya 6.5 milyar, 1.3 milyar Cin, 260 milyon Amerika ve 800 milyon Hindistan, bunlar 2.5 milyar olusturuyor ve bunlar da dunyayi en fazla kirleten ulkeler. Yani bu nufus artisina cozum bulmak daha da onemli.
OM: Tam da bu can alici noktaya gelmis oluyoruz; bu sistem, bu sekilde bu tuketimle bu enerji tuketimi ihtiyacinin artarak devam etmesi ile surdurulebilir mi? ABD?nin her yil bu karbondioksit ve diger sera gazlari salimini senede %2 gibi hic de hafife alinmayacak, cok endise verici bir oranda arttirdigini goruyoruz. AB de, dun yayinlanan bir raporda gordugumuz gibi, Kyoto hedeflerini tutturamiyor. Oysa bu sene, pek cok rapor geldi, artik biz bile yetisemez hale geldik, oysa ki cok yakindan takip etmeye calisiyoruz. Deniyor ki %60-80, hatta belki %90?lik bir salim kesimi gerekiyor. Yani arabalardan, fabrikalardan, atmosfere fosil yakit atimini, salinmasini muhakkak surette kesmemiz gerekiyor. Benim sorum suydu; cok yuksek ve mumkun gorunemeyen rakamlar bunlar, ama alternatif enerjiler, yani ruzgar olsun, gunes enerjisi gibi sinirsiz, yenilenebilir olan, ya da jeotermal, biomas vs. hepsini katarsak dahi fosil yakit kullanimini radikal bicimde kisitlamadan, kapitalist medeniyetin varmis oldugumuz bu noktasinda bu tuketimle daha fazla surdurmemiz mumkun gorunmuyor, bu konuda ne diyorsunuz?
OD: Tabii butun maliyetler goreceli, mesela gunes ruzgardan 5 kat pahali ama yapilmayacak mi, tabii ki yapilacak; petrol bitince hepsi ekonomik olacak. Onun icin, ?yapilmayacak, olmayacak? demek gercekci bir yaklasim degil. Bugunku varsayimlara gore bunu pratikte yapmak zor, yani kimse petrolden vazgecmeyecegi icin pratikte bu kolay olmayacak, yani yapilabilir ama olmayacak. Cunku petrolu son damlasina kadar kullanma niyetleri oldugu icin bu cozumleri boyle zor goruyorlar. Hatta petrol sirketlerinin soyle bir yaklasimi var, ?biz yenilenebilir ruzgar enerjisine karsi degiliz, ama ne acele ediyorsunuz, zaten 30 sene sonra petrol bitecek, baska kaynagimiz kalmayacak, biz de sizi destekliyoruz ama 30 sene sonra? diyorlar.
OM: Ama ?30 senemiz var mi yok mu?? sorusunun cevabini bilmiyoruz.
OD: Problem orada zaten, insan daha bunun onemini anlamadi, yani yumurta kapiya gelince belki anlayacagiz, ama bu meseleler maalesef hemen cozume ulasmiyor, yillar sonra insanlar, herhalde daha buyuk felaketlerle karsilastiktan sonra, ?vah vah, bunu 20 sene evvel radyoda dinliyorduk ama simdi basimiza geldi!? diyecekler.
OM: Bir de, esik asilmasi gibi bir problemden bahsediliyor, bu sene belki de butun izlemeye calistigimiz raporlarda anahtar kelime bir esigin asilip asilmayacagi idi. 6 Aralik?ta Dunya Jeofizik Dernegi yillik toplantisinda konusan James Hansen -kuresel iklim degisikligi meselesini matematiksel bir model olarak ortaya ilk koyan kisiydi, en azindan ben ilk ondan ogrendim- diyor ki; ?Esik noktasina yaklasmis ama henuz asmamis durumdayiz. Bu nokta asildiginda artik cok ciddi sonuclari olacak olan iklim degisikligini onlemek imkansiz hale gelecek. Ondan sonra tamamen kontrolden cikacak isler.? Bunun icin de 10 yil gibi bir maksimum sure veriyor.
OD: Aslinda teorik olarak mutlaka cozum var, ama pratikte insanoglunun bunu yapacak bilincte ve durumda oldugunu sanmiyorum.
OM: Temel mesele o degil mi?
OD: Evet, Amerika gibi ulkeler veya cevreyi cok kirleten ulkeler bunlari fazla ciddiye almiyor, en sonunda dunya bir husrana dogru gidiyor, bu kacinilmaz. Cozum var, ama cozumu uretecek mekanizmalarin olacagini ben de uzak bir ihtimal olarak goruyorum.
OD: Cevreyi mahvettikten sonra temizlemek son derece zor. Yani Marmara Denizi ornegin, 300-400 milyon yillik tertemiz deniz son 30 senede kirlendi. Bize cok normal geliyor her gun biraz daha kirlenmesi, ama 30 sene nedir ki, 150-200 milyonda? Temizlemek son derece zor, ?vah vah, nasil temizleyecegiz?? diyoruz ama cok zor oluyor. Tabii dunya acisindan bu daha da zor. Insanlar ne zaman bu bilince gelecek? Herkes birbirine bunu anlatmali ve bunun gercekten ciddi bir tehdit oldugunu soylemek lazim. Ben suna benzetiyorum, adamin 300 milyon maasi var, her ay kredi kartiyla 2-3 milyarlik harcama yapiyor, gitgide harciyor, harciyor, en sonunda birisi bunu odeyecek. Tabii kendisi odeyecek. En sonunda ne oluyor, sosyal krizler patliyor, yok olmalar, intiharlar, vs. oluyor. Dunya da boyle cevreyi kirletiyor kirletiyor sonra maliyet tasiyamayacagi kadar yuksek boyuta gelecek.
OM: ?Insan intihara egilimli bir tur mudur?? sorusunu da felsefi olarak tartismaya baslamak gerekiyor. Cunku bu intihardan baska bir kavramla da kolay kolay aciklanabilir bir sey degil. Hem cinayet, hem intihar ustelik, diger turleri de beraberce goturme tehlikesini ve tehdidini de yaratiyor. Sizin yaptiginiz tabii teroik diyecegim, gercekten kahramanca ve pratikte olmasi acisindan da insani cok etkileyen ve umut veren bir sey. Zihni degisikligi, yapabilmek icin bize de konusmak dusuyor esas itibariyle.
OD: Daha buyuk firtinalar, sel felaketleri, vs. dunyayi daha cok vurdukca belki insanlar anlayacak, cunku doga bir yerde dengeliyor, iyice bozarsaniz sizi silip gececek.
OM: Evet, insansiz da devam edebilecek durumda.
OD: ?Insan insan..? diyoruz, butun dogayi mahvediyoruz, binlerce canli var, insan her yeri isgal ediyor, asfaltlar, yollar yapiyor, cikarttigi petrolu yakip butun dunyayi mahvediyor medeniyet adi altinda. Hic bir sey kalmayacak geriye, bunun neresi medeniyet? O da ayri bir tartisma konusu.
OM: Cok tesekkur ederiz, bu konuya daha sonra devam edecege benziyoruz.
OD: Seve seve gelirim. Herkes sunu bilmeli ki, dunyanin en buyuk problemi cevre ve en sonunda, istesek de istemesek de, ne kadar kapilari kapasak da bu basimiza gelecek. Onun icin bu bilincle bu tehlikenin onunu almamiz lazim.
OM: Bu konuyu, hic pesini birakmadan 2006?da da surdurecegimizin isaretini, Acik Gazete?de bu yilin son konuguyla vurgulamis olduk.
(28 Aralik 2005 tarihinde Acik Radyo?da Acik Gazete programinda yayinlanmistir.)
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:10
ADALAR POSTASI-301: vapurlar geçmişe yol alıyormuş!!!
ADALAR POSTASI
10 Şubat 2006
Vapurlar gecmise yol aliyormus!!!
Istanbul'un simgeleri olan vapurlar, yandan carklidan gunumuze kadar tum modelleriyle,
15 Subat-15 Mart 2005 tarihlerinde Karakoy Vapur Iskelesi'nde sergilenecekmis.
Istanbul Deniz Otobusleri'nin (IDO) duzenleyecegi 'Istanbul Vapurlari Model Sergisi'nde, Marmara'da kullanilmaya baslandigi ilk yillarindan itibaren, Istanbullularin gunluk hayatinin cok onemli bir parcasi olan vapurlarin, buyuklu kucuklu hazirlanmis modelleri sergilenecekmis.
Sergi, 15 Subat'ta saat 10.30'da, Istanbul Buyuksehir Belediye Baskani Kadir Topbas'in da katilimiyla gerceklesecek olan acilis kokteyli ile baslayacakmis.
Acilis kokteyline ve bir ay boyunca devam edecek olan 'Istanbul Vapurlari Model Sergisi'ne tum Istanbullular davetliymis!
Yandan Carklidan Gunumuze "Istanbul Vapurlari Model Sergisi"
15 Subat-15 Mart 2005
Karakoy Vapur Iskelesi
“Vapurlar gecmise yol aliyor!” diyerek nostaljik ilan edilemez!
Vapurlarimiz gecmisten gunumuze ve gelecege yol aliyor!
15 Subat 2006 Carsamba gunu saat 10.30'da Karakoy Vapur Iskelesi’nde bulusup hep birlikte bir kez daha “Vapurlarimizi Vermiyoruz!” diyelim...
Vapurlarimizin neden nostaljik ilan edilemeyecegi konusunda bir kac soz..
http://www.vapurumuvermiyorum.org/birkac_soz.asp
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:06
ADALAR POSTASI-300: what is the meatrix?
ADALAR POSTASI
10 Şubat 2006
Tum et ve hayvan urunlerinin nereden geldigine dair kendimize anlattigimiz hikaye:
http://www.themeatrix.com/turkish/
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:06
ADALAR POSTASI-299: şubat ayında bahçeler...
ADALAR POSTASI
3 Şubat 2006
http://www.humeyraozdamar.net/
SUBAT AYINDA BAHCEMIZ
Her ne kadar kis sartlari hukum surse de subat ayi ozellikle iliman bolgelerde bahar belirtilerinin gorulmeye basladigi bir zamandir.
Bahcelerde safran, kardelen ve nergisler acmaya baslar. Sumbul ve laleler toprak yuzune cikar. Agaclarda uyanma isaretleri gorulur. Bahceleri ot sarar.
Subat ayinda kisin yapilacak isler bitirilmelidir. Ciplak koklu agac ve sus calilarinin dikimi, budama,kis ilaclamasi ve gubreleme isleri tamamlanir. Seftali ve nektarin agaclari yaprak kivircikligina karsi bu ayin sonunda ilaclanir. (Yalniz uzum asmalari ve ortancalar mart ayinda budanir.)
Sebze yataklari gubrelenir ve irice bellenerek birakilir.Ot mucadelesi bu ayda baslar.
Cicek ve sebze yataklarinda cikan otlar uygun havalarda temizlenir.
Cimler esnek cim tirmigiyla kis boyu biriken kuru yaprak ve yosunlardan temizlenir. Kuru bir havada cim makinasiyla soyle bir alinirsa hem kalan cer copten kurtulur, hem de forma girer.
Bir cok cicek ve sebze tohumu subatta ekilir
Hassas yillik cicekler (petunya, vapur dumani, begonya, ates cicegi, cam guzeli gibi..)
Turfanda sebze icin biber, patlican tohumlari..Bunlar oda isisinda ekilir. Tohumlar cimlendikten sonra daha serin bir yere alinir. Domates tohumu daha gec ekilir.(mart ayinda)
Kapali yerde duran sardunya ve kupe gibi cicekler subatta budanir. Gerekiyorsa saksi degisimi yapilir. Veya her saksiya bir avuc iyice yanmis gubre konur ve azicik tirtiklayarak topraga karistirilir.Bitkiler arada bir sulanir.
Ev bitkilerine halen kis muamelesi yapilir. Fazla sulanmaz ve besin verilmez. Ancak yapraklarina su puskurterek nemlendirilir. Kisin acan cicekli bitkiler ise beslenmelidir.
Bu ayda acan calilar: Kis yasemini, hamamelis, forsythia, erica(funda), kamelya..
Cicekler: Hercai, cuha, erken nergis ve safran turleri, kardelen, helleborus..
Bahce islerini vaktinde yapmak hem istedigimiz verimi almamizi saglar, hem de fazla bunalip yorulmamizi onler. Mart ayindan itibaren bahcecileri cok mesgul gunler bekliyor.Hazir vakit varken isleri bir duzene koyarsak butun yaz rahat ederiz.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:04
ADALAR POSTASI-298: istanbul depremi tartışılıyor...
ADALAR POSTASI
3 Şubat 2006
http://www.ntv.com.tr/news/360005.asp
Istanbul depremi tartismasi
Bilim dunyasi istanbul depreminin olmama ihtimalini tartisiyor. ITU Ogretim Uyesi Profesor Naci Gorur, Orta Marmara Cukuru?yla Adalar arasinda biriktigi sanilan enerjinin ?akma? yoluyla aciga cikmis olabilecegi teorisini ortaya atti.
Guncelleme: 17:04 TSI 03 Subat 2006 Cuma
ISTANBUL - Marmara Denizi?nde yaptigi deprem calismalariyla taninan Profesor Naci Gorur, bugune kadar bolgedeki arastirmalarin Orta Marmara Cukurlugu ile Adalar arasinda bir enerji birikmesini isaret ettigini soyledi. Gorur, yerbilim literaturunde akma denilen olayin gerceklesmis olmasi halinde, deprem tehlikesinin ortadan kalkmis olabilecegini savunuyor.
Profesor Gorur, teorisini ?Eger bir kilitlenme yoksa burada akma dedigimiz olay gerceklesiyorsa, bu fay uzerinde tahmin ettigimiz boyutta bir deprem olmayabilir, hatta bu fay uzerinde deprem olmayabilir? sozleriyle acikliyor.
Prof. Gorur, bunun ogrenilebilmesi icin 4 milyon dolarlik yatirima ihtiyac duyuldugunu ve projenin birkac aydir Basbakan Yardimcisi Mehmet Ali Sahin?in onunde oldugunu acikladi. Gorur projeyle fayin iki tarafina ozel aletler yerlestirilmesinin planlandigini soyledi.
Jeoloji Muhendisleri Odasi Baskani Oguz Gundogdu ise Profesor Gorur?un tezine karsi. Gundogdu, ?Bilim dunyasinda bunun depremin enerjisini aciga cikarttigini soyleyen de var ama ben katilmiyorum. Oyle olsa kocaman depremler pes pese olup da bugun ta 17 Agustos?a kadar gelmezdik? diye konusutu. Istanbul?un ciddi bir tehlikeyle karsi karsiya oldugunu yineleyen Gundogdu, ?Bunun biraz daha kuvvetli, biraz daha yavas olmasi hicbir seyi degistirmez. Cunku var olan stok o kadar kotu ve savunmasiz ki sonuc cok fazla degsmez? dedi.
http://www.milliyet.com.tr/2006/02/03/yasam/ayas.html
Marmara 'Oh' demek icin Bakan'i bekliyor
Milyonlarca kisinin korkulu ruyasi olan buyuk deprem, belki de hic olmayacak. Bunu soyleyen Prof. Dr. Naci Gorur. Bakanlik, bu ihtimali arastiracak projeyi iki aydir 'inceliyor'
Onay Yilmaz
Istanbul Teknik Universitesi (ITU) Maden Fakultesi Jeoloji Bolumu Ogretim Uyesi Prof. Dr. Naci Gorur, Istanbul'da 28 Kasim 2005'te "Beklenen Marmara Depremi ve Cevre Kirliligi" konulu sempozyumda Marmara'nin daha iyi izlenebilmesi icin gerekli cihazlarin alinmasi konusunda soz veren Basbakan Yardimcisi Mehmet Ali Sahin'den bugune kadar hicbir ses cikmamasina isyan etti. Gorur, Sahin'e iki ay once gonderdigi ve Bakanlik'tan hala "Inceletiyoruz" yanitini aldigi "surpriz proje"nin, "Marmara'da buyuk deprem olmama ihtimalini" netlestirecegini soyledi.
'Enerji bosaldi mi?'
Marmara Denizi'nde 1766'dan beri suskun bekleyen ve bilim adamlarinin ortak gorusu olarak kirilmasi beklenen Orta Marmara - Adalar arasindaki 60 kilometrelik fayin enerjisinin belki de deprem olmadan bosaldigini soyleyen Gorur, soyle dedi:
"Bugune kadar deprem mekanizmasinin Cekmece aciklarinda 7 kilometre derinde kilitlendigini tahmin ediyorduk. Ancak cok kucuk depremler bize baska bir durumun da olabilecegini gosterdi. Bunu anlamak icin test gerekir. Bunun icin de ABD'de bizde mevcut olmayan cok hassas cihazlar bulunuyor. Eger bu cihazlarla istedigimiz deneyi yapabilirsek Marmara Denizi'nde buyuk deprem olup olmayacagini anlayabiliriz."
4 milyon dolar
Deniz Alti Deprem Istasyonu adli bu projenin maliyetinin 4 milyon dolar oldugunu belirten Gorur, "Sistem 2003'te San Diego aciklarinda basariyla test edildi" dedi. Projenin onaylanmasi halinde, ITU Dogu Akdeniz Osinografi ve Limnoloji Arastirmalari Merkezi ile Columbia Universitesi Lamont-Doherti Yer Gozlemevi ve SCRIPPS Osinografi Enstitusu tarafindan yurutulecegini anlatan Prof. Dr. Naci Gorur, su bilgileri verdi:
"Amac, Marmara Denizi'nin altina gozlem istasyonu kurarak hipotezleri test etmek. Olcumler deniz tabanina yerlestirilecek ileri teknolojili cihazlarla yapilacak. Birinci yilda cihazlar ABD'de test edilecek; ikinci yilda Marmara'ya yerlestirilecek ve calistirilacak. Ucuncu yilda veriler degerlendirilecek."
Yer degistirme varsa buyuk deprem yok
Sistemin calisabilmesi icin Marmara'nin tabanina akustik akma (creep) sensorleri yerlestirilecek. Mikro sismisiteyi olcmek icin 10 tane OBS (Okyanus Tabani Sismometresi) konulacak. Sistemi denetlemek icin de karada uygun yerlere GPS istasyonlari kurulacak. Bu istasyonlardan biri kuzeydeki Cekmece'de, digeri ise guneydeki Imrali Adasi uzerinde olacak. Sensorler fayin her iki tarafindaki konumlarini surekli olarak olcecek ve olabilecek yer degistirmeleri saptayacak. Eger belirgin bir yer degistirme varsa fay uzerinde buyuk ve tehlikeli bir deprem beklemek dogru degil. Ama, eger herhangi bir yer degistirme gorulmezse o zaman fay buyuk bir depreme gebe...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:01
19 Kasım 2008
ADALAR POSTASI-297: param var ama tuketmeye hakkim yok!
ADALAR POSTASI
3 Subat 2006
From: Gunes Tokcan
Date: Wed, 1 Feb 2006 02:08:58 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: param var ama haracamaya hakkim yok!
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=23478,12
Param var ama tüketmeye hakkım yok
Hülya Ünlü'nün Hayrettin Karaca ile röportajı...
Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.
KOMŞUYA VER
Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin 'komşuyu aç bırakmayan' kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. 'Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür' diyen Karaca şöyle konuştu: 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı. Komşu annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'
UTANIYORUM
Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini savunan Karaca, 'Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. Yılbaşı demek al, tüket, yok et, yaşamı mahvet demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiçbir güç alamaz. İnanç her şeyi halleder' dedi.
'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, 'Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor' diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne serdi.
Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti: 'Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyet'e ihanettir.'
Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, 'Acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç çıkmaz' dedi.
185 milyon Afrikalı her gün açlıktan ölme riski ile yaşıyor
DÜNYANIN durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:
'Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre; Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta.
İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0.7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir.'
Bir alyans için 3 ton zehirli atık
TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan 'Dünyanın Durumu 2004' raporlarını yorumlayan Karaca şu tespitleri aktarıyor:
Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar.
Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı ve bakımı için gerekli para 12 milyar dolar.
Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar.
Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar.
Parfüme harcanan para 15 milyar dolar.
Evrensel okur yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.
Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar.
Dünyada herkese temiz içme suyu sağlaması için gerekli miktar 10 milyar dolar.
Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar.
Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1.3 milyar dolar.
Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.
'BİR' ÇOK GÜÇLÜDÜR
'Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu' diyen Karaca, 'Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım; doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok. Bunu herkes yapabilir. 'Bir' çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Her şey bir ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum' diyor.
Hayrettin Karaca hakkinda
http://www.hayrettinkaraca.com/index.php?action=article&article_id=1
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:58
ADALAR POSTASI-296: biz sizinle savaş ediyoruz...
ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006
Buyukada sakinlerinden 6 yasindaki Sevgili Sinan Caglar,
surmekte olan dogalgaz tahribat calismalarini konu alan “Siz Herseyi Bozuyorsunuz!” adli kitabindan sonra ikinci kitabini da yayimladi: “Biz Sizinle Savas Ediyoruz...”
Canavar kepce ve greyderlerin, devasa kamyonlarin tahribatindan nasibini alan yikik dokuk duvarlarin, yarali bereli agaclarin, devrilmis elektrik direklerinin hesabini soruyor!
Camur deryasi icinde yuzmeye mahkum edilen, duse kalka, cukurlara bata cika evine ulasmaya gayret eden bizlerin hakkini ariyor!
Kuresel isinmaya neden olan ustune ustluk de piyasada bulunmayan dogalgazi nafile yere hizmet diye sahnelemeye heves eden zihniyetle savas ediyor!
Esen Camurdan, Erendiz Ozbayoglu, Fatma Artunkal, Emine Cigdem Tugay da Sevgili Sinan Caglar’a destek veriyor!
Peki ya siz? 
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:50
ADALAR POSTASI-295: fatma artunkal'dan mektup var!
ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006
From: Fatma Artunkal
Date: Wed, 1 Feb 2006 04:48:44 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Erendiz Ozbayoglu'ndan mektup var!
Erendiz Ozbayoglu'na yurekren katiliyorum ... vahsice ve cahilce kullanilan cesitli arac ve aletlerin cevrede yolactigi tahribatin fotograflari da vardir elimizde ... bu konuda sistemli bir belgeleme faaliyeti baslatmak zorundayiz ... F
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:48
ADALAR POSTASI-294: erendiz özbayoğlu'ndan mektup var!
ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006
From: Erendiz Ozbayoglu
Date: Wed, 1 Feb 2006 10:51:20 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Esen Camurdan'dan mektup var!
Sayin Esen Camurdan,
Mahkemeye verme fikrini dogru buluyorum, ayrica tek etkili yol. Meydani bos bulmamis olurlar. Avukat bir arkadas varsa, avukatlik ucreti almasin, masraflari alsin yeter.
Gunduz Ozdes Imar Plani'nin, yillarca once mahkeme yoluyla iptal edildigini hatirliyorum, edilmeseydi su anda Topkapi Saray alaninda, Yenikapi'da vb. gokdelenler yukseliyor olacakti.
Erendiz
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:46
ADALAR POSTASI-293: dönülmez akşamın ufkunda mıyız?
ADALAR POSTASI
31 Ocak 2006
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=12923&cat=26
Kâinatın Tefrikası
No. 493 - Lovelock’a Göre Dünya Ya da Tabiat Ana 101
Ömer Madra
Prof. Lovelock, Gaia heykelinin önünde
26/01/2006
Yeni yılın hemen başlarında, 16 Ocak tarihinde Independent gazetesinde James Lovelock’un bir makalesi yayımlandı. Profesör Lovelock, yeryüzünün ilginç insanlarından biri: Öncelikle bağımsız bir bilim adamı, pek çok buluşa imzasını atmış önemli bir mucit, saygın bir yazar, küresel ısınma fenomeninin tehlikelerini dünyada ilk dile getiren, bunu 20 yıldır ısrarla tekrarlayan aktif bir çevreci ve – bilim dünyasında giderek daha geniş bir çerçevede kabul görerek, artık bir teori muamelesi görmeye başlayan – “Gaia” (Tabiat Ana) hipotezini ortaya atan bir düşünür. Gaia hipotezi, dünyanın bir süperorganizma şeklinde işlev gördüğünü ileri sürüyor. Yani, Dünya’mız taşı toprağı, havası-suyu ile yaşayan bir varlık olarak hareket etmekte.
Makale, şöyle başlıyor:
“Genç bir polis hanımı, yapmaktan zevk aldığı görevi başında çalışırken hayal edin; sonra, çocuğu kaybolmuş bir aileye, çocuğun yakındaki bir ormanda cinayete kurban gitmiş olduğunu bildirme görevini yerine getirirken hayal edin onu. Ya da, göreve yeni atanmış genç bir doktoru düşünün: Size, yaptığı biyopsi sonucunu, yani metastaz yapmış azgın bir tümörün bedeninizi istila etmiş olduğunu söylemekle görevli. Doktorlar ve polisler, korkunç ve basit gerçeği kimilerinin vakur bir şekilde kabul ettiğini, kimilerininse nafile yere bunu inkâra çabaladıklarını bilir... Doktorlarla polislerin görevden kaçma şansı yoktur.”
İşte bu “kaçarı olmayan” görev sorumluluğu dolayısıyla, Dr. Lovelock da acı haberi şöyle veriyor bize:
“Bu, şimdiye kadar yazdığım en zor makale – zorluğu aynı sebeplerden kaynaklanıyor. Gaia teorim, Dünya’nın bir canlı gibi hareket ettiğini öngörür; şurası da çok açık ki, canlı olan her şey, sağlıklı bir hayat sürebileceği gibi, hastalığa da yakalanabilir. Tabiat Ana (Gaia) beni bir gezegen hekimi haline getirdi ve ben mesleğimi çok ciddiye alıyorum; işte bu yüzden şimdi kötü haberi vermek zorundayım.
Dünyanın dört bir yanındaki iklim merkezleri bir hastanenin patoloji laboratuarlarına tekabül ederler; onlar Dünya’nın fiziksel durumunu rapor ettiler, iklim uzmanları onu ağır hasta olarak görüyorlar ve yakın bir gelecekte bir humma ateşi ile yanacağını, bu ateşli durumun 100 bin yıl kadar sürebileceğini söylüyorlar. Size şunu söylemeliyim ki, Yeryüzü ailesinin üyeleri ve onun yakınları olarak sizler ve bilhassa medeniyet vahim bir tehlike içinde.
Gezegenimiz, üç küsur milyar yıllık ömrünün büyük bölümünde, tıpkı bir hayvanın yaptığı gibi, sağlığını korudu ve hayata uygun şekilde yaşadı. Güneşin yaşamı biraz zorlaştıracak kadar sıcak olduğu bir dönemde Dünya’yı kirletmeye başlamış olmamız bir talihsizlikti. Gaia’nın ateşini yükselttik; yakında durumu kötüleşecek ve komaya benzer bir duruma girecek. Tabiat Ana bu duruma daha önce de düşmüş ve düzelmişti, ama iyileşmesi 100 bin yıldan fazla zaman almıştı. Bunun sorumlusu bizleriz ve sonuçlarına da katlanacağız: Yüzyıl ilerledikçe sıcaklık ılıman bölgelerde 8 derece, tropiklerde ise 5 derece yükselecek...”
Tam da bu noktada, Dünya’nın ve belki de Kâinat’ın en tuhaf paradokslarından biri de ortaya çıkıyor. İnsanların atmosferi kirlettikçe, küresel ısınmanın yavaşlamasına sebep olmaları gibi bir acayiplik ortaya çıkıyor. Bu benzersiz tuhaflığın açıklamasını ve yol açabileceklerini gene Lovelock’un kalemine bırakalım:
“Gariptir, kuzey yarıküredeki aerosollerin yarattığı kirlenme, güneş ışınlarını uzaya geri yansıttığı için küresel ısınmayı azaltmakta. Bu “küresel karartma” geçicidir; zaten dumandan ibaret olduğu için, birkaç gün içinde tıpkı duman gibi dağılıp gidebilir ve bizleri küresel sera etkisinin sıcağına tümüyle maruz bırakabilir. Bir aptalın iklimi içinde bulunmaktayız aslında – kazara dumanla serinleyen bir iklimin. Ve, daha bu yüzyıl bitmeden, aramızdan milyarlarcası ölecek ve geriye kalan pek az sayıdaki üreyen çift, iklimin yaşanabilir olduğu kuzey kutbu bölgesinde varlığını sürdürecek.
Dünya’nın kendi iklimini ve bileşimini düzenlediği gerçeğini gözden kaçırdık ve bunu kendimiz yapmaya çalışma gafletine düştük, sanki üstümüze vazifeymiş gibi. Bunu yapmakla, kendimizi köleliğin en kötü biçimine mahkûm ettik. Dünya’nın kâhyası olmayı seçtiysek eğer, o zaman atmosferi, okyanusları ve yer yüzeyini hayata uygun şekilde tutmaktan da biz sorumluyuz demektir. Bunun imkânsız bir iş olduğunu da yakında göreceğiz...”
Hmm, durum vahim! Bu vahameti, daha doğrusu bu kadar temel ve basit bir gerçekliği, yani “doğa’nın doğasını” neden fark edemedik acaba bugüne kadar? Aslında, inanılmayacak kadar basit bir sebepten dolayı: “Charles Darwin’den bu yana Yeryüzündeki hayata yepyeni bir bütünsel bakış açısını getiren ilk insan” olarak tanımlanan Profesör James Lovelock, geliştirdiği analizin kendisine başka bir izah tarzı bırakmadığını, Gaia’nın kendi kendisini düzenleyen mekanizmasının, ısınma konusunu düzenlemeyi başka bir güce bırakmasının “eşyanın tabiatı icabı” imkânsız olduğunu anlatıyor. Çünkü, Yeryüzü sistemi, sınırsız sayıda geri besleme mekanizmasını bağrında barındırıyor. İşte bu mekanizmalar milyarlarca yıldır uyum halinde hareket ederek, aksi takdirde çok daha soğuk olması gereken Yeryüzünü, yaşama elverişli belli bir sıcaklıkta tutmayı başarmışlardı. Oysa şimdi, aynı geri besleme mekanizmaları gene bir araya geliyor, ama bu kez tam aksi yönde hareket ediyorlar: ulaşım ve endüstri gibi insan faaliyetleri sonucunda karbondioksit ve benzeri sera gazlarındaki muazzam salımlar yüzünden ortaya çıkan ısınmayı katbekat artıracaklar. Bunun anlamı da şu oluyor: gezegenin o kadim düzenleyici sistemi üzerinde insanlığın yarattığı tahribat, doğrusal olmayacak; yani, kontrol edilemez şekilde hızlanarak artacak. (Michael McCarthy, Environment in Crisis; We Are Past the Point of No Return, The Independent, 16 Ocak 2006)
Profesör Lovelock, bu olguyu, “Gaia’nın İntikamı” diye adlandırıyor ve bunu, 2006 Şubat’ında yayımlanacak aynı adlı yeni kitabında (Penguin) etraflıca anlatıyor. Ona kulak vermeye devam edelim:
“Yeni kitabımda bu düşünceler açımlanıyor, ama siz gene de bilimin Yeryüzünün asıl tabiatını fark etmesi neden bu kadar zaman aldı diye sorabilirsiniz. Bence şundan oldu: Darwin’in vizyonu o kadar iyi ve açık- seçikti ki, bu vizyonu iyice sindirmek için bu güne kadar gelmemiz gerekti. Darwin’in zamanında atmosferin ve okyanusların kimyası hakkında pek az şey biliniyordu; dolayısıyla, organizmaların kendi çevrelerine uyum sağlamanın (adapte olmanın) yanı sıra, o çevreyi değiştirip değiştirmedikleri olgusunu Darwin’in düşünmesi için çok fazla da sebep yoktu aslında.
Hayatla çevrenin sıkı sıkıya bitişik olduğu ve bu ikisinin birlikte gittiği, o dönemde bilinebilmiş olsaydı eğer, Darwin evrimin yalnızca organizmaları değil, bütün gezegen yüzeyini de içerdiğini görebilecekti. O zaman biz de Yeryüzüne bir canlıymış gibi bakabilecektik; havayı kirletemeyeceğimizi ve/ya Yeryüzünün derisini – yani onun orman ve okyanus ekosistemlerini – kendimizi beslemekte, evlerimizi döşemekte kullanabileceğimiz bir basit ürün olarak kullanamayacağımızı bilebilecektik. O zaman, bu ekosistemlere dokunulmaması gerektiğini, çünkü onların yaşayan Yeryüzünün bir parçası olduğunu içgüdüsel olarak hissedebilecektik.”
Ama hissedemeyiverdik işte. Bilemedik. Öyle bakamadık...
Peki, dönülmez akşamın ufkundaysak eğer ve eğer vakit de çok geç ise, şimdi ne yapacağız o zaman? Uluslararası camia, ülke toplulukları, tek tek ülkeler, birey toplulukları ve tek tek bireyler olarak? Ne yapmalıyız?
“...Öncelikle, değişikliğin ürkütücü hızını akılda tutmalı, harekete geçmek için ne kadar az vaktimiz kaldığını idrak etmeliyiz. Ondan sonra da her topluluk ve her ülke, medeniyeti sürdürebilmek, onu ayakta tutabilmek için eldeki kaynakları elden geldiğince uzun süre en iyi biçimde kullanmanın yollarını aramalı. Medeniyet dediğin, enerji yoğun bir şeydir ve çökmeden onun düğmesini kapatamayız. Dolayısıyla, güdümlü bir inişe (powered descent) geçmenin güvenliğine ihtiyacımız var...”
Hemen akla gelen ikinci soru da şu tabii: Peki bu mümkün mü? Lovelock, bu çapta bir bilim adamı için şimdiye kadar benzerine rastlanmamış bir “net-karamsarlık” tablosu çiziyor:
“İkinci Dünya Savaşı’ndaki diyetle beslenecek kadar yiyecek yetiştirebiliriz, ama biyolojik yakıt üretmeye ya da rüzgâr çiftlikleri kurmaya yetecek toprak bulunduğu düşüncesi, komiktir. Ayakta kalmak, varlığımızı sürdürmek için elimizden geleni yapacağız, ama ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri’nin ya da Çin’le Hindistan’ın büyüyen ekonomilerinin, zamanında kısıntıya gidecekleri ihtimalini göremiyorum. Ve sera gazı salımlarının asıl kaynağı da onlar. Yani, en kötüsü olacak ve geriye kalanlar da cehennemî bir iklime uyum sağlamak zorunda kalacaklar.”
“Cehennemde 100 bin yıllık bir mevsim”! Peki kim kazanıyor, kim kaybediyor?
Lovelock’a göre bir “kaybet kaybet” durumu sözkonusu:
“Belki de en hüzün verici olan şey, bu işten Gaia’nın da bizim kadar ve hatta daha fazla kayıplı çıkacağı gerçeği. Yaban hayatı ve koca ekosistemler de yokolmakla kalmayacak sadece; insan uygarlığının şahsında gezegen de çok değerli bir kaynağını yitirmiş olacak. Biz sadece bir illet değiliz çünkü; zekâmız ve iletişimimiz aracılığıyla, gezegenin sinir sistemiyiz de aynı zamanda. Bizim aracılığımızla Tabiat Ana (Gaia) kendini uzaydan görebildi, kâinattaki yerini bilmeye başladı.
Dünya’nın illeti değil, yüreği ve beyni olmalıydık. Neyse, şimdi cesur olalım, sadece insan ihtiyaç ve haklarını düşünmekten vazgeçelim ve yaşayan Yeryüzüne kötülük ettiğimizi, Tabiat Ana’yla barışmamız gerektiğini görelim artık. Bunu, henüz birbirimizle müzakere edecek gücümüz varken yapmalıyız, zalim savaş beylerinin güttüğü kırık dökük bir insan güruhuna dönmeden. Her şeyden önemlisi, Gaia’nın bir parçası olduğumuzu ve Dünya’nın gerçekten bizim evimiz olduğunu hatırlamak zorundayız.”
Hatırla, ey okur, sakın unutma.
Devamı haftaya...
http://comment.independent.co.uk/commentators/article338830.ece
James Lovelock: The Earth is about to catch a morbid fever that may last as long as 100,000 years
http://en.wikipedia.org/wiki/James_Lovelock
James Lovelock
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:42
ADALAR POSTASI-292: kentsel donusum projelerinin onunu acmak hevesiyle yapilan tarumarda Adalar da 6 numarali kurula baglanmis bu arada!
ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006
Metin Karadag, Dogan Kuban’in bugunku Cumhuriyet’te yayimlanan “İmar bağlamında cehalet ve ahlak” baslikli yazisini gondermis!
Kuban: “Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Emile Durkheim ‘Profesyonel Etik ve Sivil Ahlak" adlı kitabında "Ahlaki disiplin olmazsa toplumsal bir işlev gerçekleşemez. O zaman sadece kişisel açlıklar söz konusu olur ve bunlar sınırsız ve doyurulamaz oldukları için, onları kontrol edecek bir şey olmazsa, onlar kendillerini kontrol edemezler’ demiş.” diyerek bitirmis sozlerini...
Ahlaki disiplinin olmadigi, kisisel acliklari kontrol edecek koruma kurulu misali seylerin de bir bir ortadan kaldirildigi dolayisiyla da bitip tukenmek bilmeyen ahlaksizliklarin meydan aldigina dair iki haberi de Kuban’in yazisinin kuyruguna ekleyip gonderiyoruz Adalar Postasi’na...
Kentsel donusum projelerinin onunu acmak hevesiyle yapilan tarumarda Adalar da 6 numarali kurula baglanmis bu arada!
İmar bağlamında cehalet ve ahlak http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=6849
Kemal abiye kaymaklı kıyak http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176864
Villa bitti, kurul gitti http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176978
From: Metin Karadag
Date: Mon, 30 Jan 2006 08:02:14 -0800 (PST)
To:
Subject: [vapurlarimizi_vermiyoruz] Dogan Kuban: "Imar baglaminda cehalet ve ahlak"
http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=6849
İmar bağlamında cehalet ve ahlak
Tarih: 30 Ocak 2006 Kaynak: Cumhuriyet Yazan: Doğan Kuban
''Bilginlerin'' dalkavukluğu, toplumu harap ediyor. Kendi cehaletinden haberdar olmayan için ahlaksızlık, sadece, bahçesinden elma çalan ile karısına yan bakandır.
Türk toplumu dumanlı bir ahlak ortamında yaşıyor. Tanıdık yüzler bu dumanda bir görünüyor, bir kayboluyor. Günlük söylemde ve medyada ahlak sözcüğü büyük bir yer tutuyor, ama tanımı kaypak. Kendine çıkar sağlamak için başkasına ve topluma zarar veren her eylem ahlaksızlıktır. Cehalet de ahlaksızlığın en önemli kapısı.
Bu sadece okumamışın cehaleti değildir. Uzman olduğunu söylediği alanın cahili olan çok kişi var. Bunlar zararın yaygınlaşmasını idrak edecek bilgiye sahip olmadıkları zaman, sorumluluk alanlarının genişliğine göre, başkalarına ve topluma zarar veriyorlar.
Cahil halkın ahlaksızlığı
Halk kültürü ahlaksızlığı sadece iki kategriye indirgemiştir: Kadın - erkek ilişkileri bağlamında ahlaksızlık, çalmak bağlamında ahlaksızlık. Cahil insan topluma zarar veren bir eylemi ahlaksızlık kategorisine sokmuyor. İnsan ilişkilerini karmaşık bir sistem olarak görecek bir bilgi düzeyine erişmemiş cahil, kişiye doğrudan zarar vermedikçe, dolaylı ahlaksızlığı algılamıyor. Toplumu soymakta yolunu bulan bir zekidir, açıkgözdür. Ama ahlaksız değildir.
Bu toplumsal değerlendirme yaşamın her bölümünde geçerli. Bunu Türkiye'nin imarı, bağlamında irdelemek aydınlatıcı oluyor. Çünkü yapılaşma, yüzyılların ihmal ettiği bu ülkede temel ekonomik etkinliktir. Emeğin ve paramızın büyük bölümünü yapıya harcıyoruz. Ayrıntılarda olduğu kadar üst düzey planlama etkinliklerinde de bu gevşek ahlak kavramının topluma zarar veren örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Örneğin, kaldırımlara otomobillerin park yapmasını engelleyecek dökme demirden baba'lar dikiliyor. Geçimini yol kenarına çekilen özel arabalardan kazanan birileri, bazen bu babaları söküyorlar. Bu işi hoyratça kazmalarla kaldırımı da tahrip ederek yapan da var. İstanbul'da her gün binlercesi yapılan ve bir ekmek parası sorunu olarak da yorumlanabilen bu davranışlar topluma ve insanlara zarar veren ahlaksızlıklardır. Bu serseri ahlaksızlık menfaat karşılığı bir düzen bozmadır. Benzer davranışlar her yapı ve inşaatı bir kamusal zarar mekanizmasına çeviriyor. Boğaziçi'nde bir koruda iki tarafı tel örgülü bir yola kaldırım yapılıyor. Kaldırım döşenirken özel kişinin diktiği tel örgüler sökülüp, tel örgü direkleri yıkılıyor. Müteahhit kaldırımını bitirip, yıktığı tel örgüyü de öyle bırakıyor. Bu müteahhiti kontrol eden yoktur. Varsa bile yolun iki tarafındaki kişi malına zarar verilmesine ses çıkarmıyor.
Yaparken bozmak
Beyoğluna yağmur ve çamura ve insanlara verilen rahatsızlıklara bakmadan yeni kaldırımlar döşendi. Fakat planlı yapılmadığı ve Beyoğlu her başkan döneminde bir kaç kez kazıldığı için hiç bir dükkân yola planlı olarak bağlanmadı. Burada kaldırım ustaları, yeni çirkinlik gösterileri 'emprovize' ettiler. Kaldırımlar geceyarıları yağmur altında yapıldığı için demir menfez kapakları kaldırım seviyesinde olmadı. Yeni yapılan granit döşeme bir iki gün içinde kırılıp ve bel verdi.
Kuşkusuz bu döşemedeki uyarlama ustalıkları da ilerde bazı yaşlıların kalçalarının kırılmasına yardımcı olacaktır. Bir şey yaparken başka bir şeyi bozmak ya da başkasına zarar vermek Türkiye'deki inşaatların doğasında vardır. Ahlaksızlık sayılmayan bu tür işlerin zararları giderek katlanır. Buraya otopark yapmak için ahşap eski konutları yakan gerçek suçları katmıyoruz. Ne var ki otoparklar çalışmaya devam ediyor.
Yasaları çiğnemek
Birisi, imar hakları sınırlarını, herkesin gözü önünde, bir kaç kat aşarak bütün yönetmelik, yasa ve kurallara aykırı bir inşaat yapıyor. En ufak boya tadiline bile yetişip inşaatları durduran sorumlular bu sefer ortada yoktur. Sonra nasıl bir mekanizma çalıştıysa, inşaat durduruluyor. Yıllarca herkesin gözü önünde yükselen yapı yıkılıyor. Ve betonarme harabe, bir otopark olarak hizmet vererek, savaştan çıkmış bir görüntüyle İstanbul'un merkezinde yaşamını sürdürüyor.
Başka birisi Boğaz'ın yeşil tepelerine Cihangir apartmanları gibi üstüste yığılan apartmanlar dikme izni almıştır. Büyük bir yeni mahalle hiç bir kural ve yasaya uymadan oluşur. Uygarlıkla, yasalarla ilgisi olmayan böyle görüntüler bize özgüdür. Giderek büyüyen bu urlar İstanbul'u çopur bir yüze çevirmiştir. Ve bu vurdumduymazlık toplumu çürüten bir boyut kazanmıştır.
Ulaşım budalaları
İmar bağlamında Türkiye'nin canını yakan, insanları stres içinde yaşatan en karakteristik olgu İstanbul'un ulaşımıdır. Toplum ulaşım budalasıdır. Vapurla yirmi dakikada gittiği Kadıköy'e arabayla ve otobüsle bir saatte gider. Beş dakikada varabileceği Üsküdar'a kırk dakikada gider. Günde bir buçuk ile iki saat yolda kaybettiği için bunun İstanbul'a maliyeti yılda 10-20 milyar doları bulur.
İstanbul için gerekli metro ikiyüz kilometre ise yirmi yılda 20 kilometre yapılabilmiştir. Buna karşın köprüler planlanır, kenti her yanından saran deniz ulaşım programına bir türlü girmez. Yeni para tuzakları olan köprüler için sözde bilimsel nedenler yaratır. Otomobil satıcıları da çok memnun kalırlar. Bunların ahlaksızlıkla değil açıkgözlükle ilgisi vardır.
İmar bağlamında en büyük belirsizlik kentsel planlama sürecindedir. İstanbul büyüklüğünde bir kenti planlayacak kültür birikimi, örgütlenme ve disiplin Türkiye'de gerçekleşememiştir. Bazen profesyonel etik de, düz çizgili yaşamsal faydacılığın baskısıyla, sınınlarını doğru tanımlayamıyor. İstanbul Belediyesi büyük bir iyi niyet gösterisiyle, yüzlerce mimar ve şehirciyi bir hangarda toplamış, işsiz mimarlara bir proje şöleni vermektedir. İstanbul planlamasına olumlu bir katkıda bulunmak için belediyenin çağrılarına yanıt veren öğretim üyeleri, mimarlar, şehirciler bu tasırım şölenine katılıyorlar.
Dışarıdan bakılınca yüzde 60'ı kaçak yapılaşmış, plansız büyümüş bir kentte girişilen bu planlama eylemi karaciğeri, böbrekleri, kalbi, kan dolaşımı iflas etmiş tıknefes bir hastaya estetik ameliyat yapmaya benziyor. Bir şey sorgulanmıyor. İstanbul gibi bir kent planlaması, uzun süreli bir örgütlenme gerektirmez mi? İnsanları toplayıp bir kaç yıl çalıştırınca, çay ya da pamuk toplar gibi gerçekleşecek bir İstanbul planlaması olabilir mi? Bu garip şölende oniki milyonluk kentin planları bir, iki yılda hazırlanacaktır. Senede on büyük projeyi gerçekleştirme potansiyeli olmayan bir belediyenin yüzlerce uzmanın bir iki yılda hazırlayacağı yüzlerce kentsel tasarım projesini ne yapacağı, ister istemez insanı düşündürüyor.
Böyle bir etkinliğin İstanbul metropolisi'nin büyümesinin uzun vadeli ekonomik, sosyal, kültrel ve politik temellerinin analizine dayandığını düşünmek için fazla saf olmak gerekir. Bu daha çok, anlaşılması zor, bir politik gösteri havası taşıyor. Bu anti-sosyolojik ve bilim dışı doğaçlama örgütten bir İstanbul planı beklemek ancak Binbir Gece Masalları'nda yaşayanlar için mümkün olabilir. Bu noktada meslek etiğinin dumanlı bir yorumu var. Gerçi çalışmalara katılanların ahlaklarından şüphe etmiyorum. Bir çoğunu kişisel olarak tanıyorum. Ama bu hassas arakesitte daha incelmiş kültürel irdelemelere gereksinimiz var. Kırsal toplum kültürünün ahlak bağlamındaki dumanlı yargıları aydın insanların yargıları da kanımca etkiliyor. Burada olgunun doğasını sorgulamayan büyük bir uzman grubunun, İstanbul planlaması gibi düğümlenmiş bir soruna sadece bir iş olarak bakması gibi tartışılacak bir sorun var. Türkiye'nin diğer belediye başkanları da bu yöntemi kullanırlarsa, bütün ömürlerinde belki bir kaç bina yapmış 35000 mimara iş bulunmuş, Türkiye'nin bütün imar planları da bu emsalsiz yöntemle tamamlanmış, geleceğin Türkiyesinin temeli atılmış olacaktır.
Kuşkusuz bu çalışmalar evesinde pek çok açıkgöz de sıraya girmiştir. Söylemeye çalıştığım da budur. Herkes ahlaksız değildir, fakat ahlak kavramı çok dar bir alana sıkıştırılmıştır. Cehalet de ayıp değildir.
Türkiye'de ahlaksızlık başka toplumlardan fazla değildir. Bunun için İtalya ya da Rusya'ya bakmak yetişir. Türk insanı için ahlaksız sadece komşunun bahçesinden elma çalan ile, karısına yan bakandır. Bulanık suda balık avlayan ve ayrık otu gibi büyüyen ve bazan toplumu soyduğu savlananlar sadece açıkgözlerdir. Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Emile Durkheim "Profesyonel Etik ve Sivil Ahlak" adlı kitabında "Ahlaki disiplin olmazsa toplumsal bir işlev gerçekleşemez. O zaman sadece kişisel açlıklar söz konusu olur ve bunlar sınırsız ve doyurulamaz oldukları için, onları kontrol edecek bir şey olmazsa, onlar kendillerini kontrol edemezler"* demiş.
Bugün için de geçerli görünüyor.
(* Bu kitap ilk kez İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nce yayımlanmıştır. Bu pragrafı Daniel Bell'in "The Coming of Post-Industrial Society'(1973) adlı kitabından aktardım.)
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176864
Kemal abiye kaymaklı kıyak
Maliye Bakanı Unakıtan'ın, Çavuşbaşı'ndaki kaçak villası için alınan yıkım kararı sekiz yıl uygulanmadı.
Maliye Bakanı'nın üç defa mühürlenen Üsküdar'daki kaçak villası kurtuldu, üstelik isterse yenisini de yapabilecek
SELİM EFE ERDEM (Arşivi)
İSTANBUL - Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın Üsküdar'daki kaçak villası kısa bir sürede yeni bir imar planıyla aklandı. Çamlıca için hazırlanan yeni imar planından yararlanan bakan Unakıtan'a daha fazla yapılaşma olanağı da sağlandı. Unakıtan'ın yıllardır ruhsat alamadığı parsele Üsküdar Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi ve 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nun kararıyla bir değil üç inşaat izni verildi.
Bölge sit alanı içinde
Büyükşehir Belediyesi, Üsküdar Belediyesi ve İstanbul 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu, bölgenin imar planını birkaç ayda değiştirdi. Bölge planları beş yıldır onay beklerken, Küçükçamlıca'nın yüzde 6 olan imar hakkı yüzde 15'e çıkarıldı. Değişiklikten, Unakıtan'ın Çavuşbaşı'nda yüzde 60'ı kaçak olan villası da yararlandı.
Üsküdar Belediyesi'nin, 1980'li yıllarda sit alanı içine alınan Büyükçamlıca ve Küçükçamlıca için haziran ayında hazırladığı ve Büyükşehir Belediyesi'nin de onayladığı 1/5000'lik koruma imar planı koruma kurulu tarafından kabul edildi. Kurul, 1/1000'lik uygulama imar planını ise teknik yetersizlik nedeniyle reddetti. Ancak, kurulun salı günkü toplantısında, Unakıtan'ın parselinin bulunduğu avam projeye onay verildi.
Muhalif iki üye sürüldü
Üç kurumun da onayladığı projeyle, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın Küçükçamlıca'daki toplam 2.5 dönümlük parselinin tabanında yüzde 15 oranında ve 6.50 metre yüksekliğinde üç inşaata yapılaşma izni verildi. Toplantıdan sonra kurul üyeleri Ahmet Turgut ve Mehmet Cevahir Türk'ün, kararlara muhalefet ettikleri gerekçesiyle aynı gün Adapazarı bölgesindeki kurula tayin edildikleri iddia edildi. Belediyenin hazırladığı yeni imar planı ve kurulun verdiği yüzde 15 yapılaşma izniyle, bakan Unakıtan'ın sekiz yıllık kaçak yapısı yıkılmaktan kurtulduğu gibi, daha geniş yapılaşma izni kazanmış oldu.
Kendisi de itiraf etmişti
Daha önce yaptığı açıklamada, ilk villasının ruhsatının bulunduğunu, ancak oğlu için bahçesine yaptırdığı ikinci villanın kaçak duruma düştüğünü belirten Unakıtan, "Ama, bana göre o da kaçak değil. Belediyeler kendisine düşen hizmetleri yerine getirmediği için, planlarını Anıtlar Kurulu'ndan ve Büyükşehir Belediyesi'nden geçirmediği için kaçak duruma düştük. Kendime ait evi yeniden yaptırmak istiyorum. Depremden zarar gördü. Belediyenin planları Büyükşehir Belediyesi'nden geçerse oğlumun evi de kaçak olmaktan çıkacak" demişti.
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Turgut, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasının bulunduğu parsele onay verildiği gün Adapazarı bölgesine bakan 6 Numaralı Koruma Kurulu'na atanmasına ilişkin olarak şimdilik bir yorum yapmayacağını, birkaç gün sonra açıklama yapacağını söyledi. Üsküdar Belediye Meclisi'nin AKP'li üyesi olan mimar Mehmet Cevahir Türk'se, kendisinin de 6 numaralı kurulda görevlendirildiğini, ancak bunun bir sürgün olmadığını savundu.
Sırada 500 yapı var
İsminin açıklanmasını istemeyen koruma kurulunun başka üyeleriyse, Bakan Unakıtan'ın aldığı kurul onayına rağmen arazisindeki kaçak yapıyı yıkması ve mevcut yeni izne göre yeniden villa inşa etmesi gerektiğini savundu. Bakan için alınan kararla, bölgede yaklaşık 500 yapı için yeni yapılaşma yolu açıldı. Bugüne kadar bölgede yüzde 6 oranındaki 'geçiş dönemi' uygulamasına göre yapılaşma izni veriliyordu. Ancak, kurulun aldığı bu kararla, artık, sit alanı içinde yer alan Çamlıca'da arazi üzerinde yüzde 15 oranında ve 6.50 metre yüksekliğinde yapılaşmaya gidilebilecek.
Mimarlar odası: Hukuka aykırı
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhçu, 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nun verdiği yüzde 15 oranındaki yapılaşmanın hukuka aykırı olduğunu savundu. Muhçu, kararı şöyle değerlendirdi: "1980'li yıllarda sit alanı ilan edilmiş bölgede mevcut planlar iptal edilir ve yeni 1/5000 ölçekli koruma imar planı ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planı hazırlanana kadar geçiş dönemi kararları uygulanır. Orada 5 binlik plan kabul edilmiş. Ancak bölgenin 1000'lik planı reddedilmiş. Bu durumda geçiş dönemindeki yüzde 6 oranına göre yapılaşma yapılabilir. Kurulun 5 binlik plana göre verdiği yüzde 15 oranındaki inşaat izni mahkemede iptal edilebilir. Bu, bir uygulamanın önünü açma çabasıdır."
Mühürü üç kez kırdılar
Çavuşbaşı'ndaki villasının bahçesinde Ağustos 1998'de temel kazısına başlayan Bakan Unakıtan, 'manzarasını kapattığı' gerekçesiyle komşusu Ali Dirikoç tarafından Üsküdar Belediyesi'ne şikâyet edildi. Belediye ekipleri, 31 Ağustos'ta yapı tadil tutanağı düzenledi.
7 Ekim 1998'de belediye yıkım kararı aldı. Ancak tutanağa rağmen mühürler kırıldı ve inşaat sürdü. Belediye ekipleri, 17 Ekim'de, bodrum, zemin kat ve bir normal katın yapımı biten villa için tekrar yapı tadil tutanağı yazdı. Ancak yine mühür kırıldı ve inşaat devam etti.
Belediye adresi bulamadı!
15 Ocak 1999'da Ali Dirikoç şikâyetini yineledi. Gelen ekipler, bu kez ikinci kata kadar yapılmış bina için tekrar yapı tadil tutanağıyla inşaatı mühürledi. Mart ayında üçüncü kez yıkım kararı alındı. Buna karşın inşaat bitirildi.
Belediye, 19 Mart 1999'da bakan Kemal Unakıtan hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Şikâyetçi Dirikoç da, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat hakkında kaçak yapılaşmaya göz yumduğu iddiasıyla İçişleri Bakanlığı'na başvurdu. Bakanlık başmüfettişleri, 17 Haziran 2001'de olayı incelemeye aldı. Bir gün sonra Üsküdar Belediyesi bir gazeteye villanın yıkılması için ilan verdi. Gerekçe olarak da evin bulunamadığı belirtildi. Yıkım için verilen ihale ilanına başvuran kimse de çıkmadı.
Bakanın sicili oldukça kabarık
Bakan Unakıtan, kendisiyle ilgili düzenlemelerle anılıyor. Al Baraka Türk Yönetim Kurulu üyesiyken naylon fatura hazırladığı iddiasıyla hakkında 3 yıl hapis cezası istemiyle dava açılan Unakıtan'ın, bakan olunca ilk icraatı kendisinin de yararlanacağı 'vergi affı' yasası hazırlamak oldu. Ormanlık alandaki yapılaşmaya af getiren 2B yasasını da hazırlayan Unakıtan'ın, Beykoz'da 50 dönümlük 2B arazisi olduğu ve çıkacak yasayla tapuya kavuşacağı da ortaya çıkmıştı. Unakıtan'ın, Galataport ihalesi öncesi, en yüksek teklifi veren Ofer ailesiyle görüştüğü iddiaları da var.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176978
Villa bitti, kurul gitti
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasını aklayan karara direnen 3 No'lu Kurul'un görev alanı değiştirildi. FOTOĞRAF: YURTTAŞ TÜMER
Unakıtan'ın villası kurtulduktan sonra koruma kurulları dağıtıldı
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasını aklayan karara direnen 3 No'lu Kurul'un görev alanı değiştirildi. FOTOĞRAF: YURTTAŞ TÜMER
SELİM EFE ERDEM (Arşivi)
İSTANBUL - Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın kaçak yapılarını aklayan koruma kurulu kararının ardından İstanbul'daki koruma kurullarının yapısı tamamen değiştirildi. Galataport, Haydarpaşa, Dubai Kulesi, Haliç ve üçüncü Boğaz köprüleri gibi büyük projelere mesafeli durmasıyla bilinen kurullar ikiye bölündü. Sayıları altıya çıkan kurullara yeni üyeler atandı.
Tarihi doku içindeki on binlerce konutu içeren kentsel dönüşüm projesi ve yeni Haliç köprüsü yapımına mesafeli duran Fatih ve Beyoğlu bölgesinden sorumlu 1 No'lu Kurul'un yeni görev sahası Çatalca, Bakırköy, Bayrampaşa oldu.
Tarihi Yarımada için 4 No'lu yeni bir kurul oluşturulurken, Galataport, Haliç köprüsü ve Dubai kuleleri projelerinin yer aldığı Beyoğlu, Eyüp, Şişli ve Kâğıthane 2 No'lu kurula bağlandı. Haydarpaşa projesine şerh koyan ve Bakan Unakıtan'ın villasını aklayacak plan değişikliğine muhalefet yapılan 3 No'lu Kurul'un yeni görev alanı ise Beşiktaş, Sarıyer, Beykoz ve Üsküdar olacak. Haydarpaşa projesinin yer aldığı Kadıköy ve Adalar bölgesi için 5 numaralı kurul, turizm merkezlerinin planlandığı Şile'yse daha önce Bursa'ya bağlı olan İzmit ve Adapazarı illeriyle birlikte 6 No'lu Kurul'a bağlandı.
'Hayır diyen kurul etkisizleşiyor'
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Eyüp Muhçu, siyasileştirilen kurullardaki uzmanların etkisiz hale getirildiğini savunarak, "Olumsuz kararlar alan kurullar etkisiz hale getiriliyor. Asıl amaç bu tip kentsel dönüşüm projelerinin önünü açmak" dedi. Mimarlar Odası Genel Başkanı Oktay Ekinci ise, siyasileşmeye karşı kurul üyeliklerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda olduğu gibi uzmanlar kurulunca atanması gerektiğini savundu.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:38
ADALAR POSTASI-291: sitaiyye...
ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006
Ruhi Ayangil., “Ada Sarkilari Fasli Ada Sahillerinde Bekliyorum”, P Dunya Sanati Dergisi 38-39 (Yaz-Guz 2005)134-135:
[...]
Hayatin kacinilmaz bir safhasini olusturan olum temasi da –ne yazik ki- ada sarkilari arasinda iki ornekle kendisine yer bulmakta gecikmemistir. Bu iki ornekten birincisi, Yusuf Aga (-1850?) adli, yasam oykusu hakkinda pek bilgiye sahip olmadigimiz bir bestekarimiza ait. Bazi notalar uzerinde bu sarkinin bestekari olarak Ziya Pasa adi yer aliyorsa da eski fasil mecmualarinda bu sarkinin Yusuf Aga adina kaydedilmis olmasi, bu olasiligi ortadan kaldirmakta yeterli olmaktadir. Guftesini de muhtemelen bestekarinin kaleme aldigi bu kucuk sarki, bir babanin kucuk oglunun ya bir kaza (belki denizde bogulma) ya da amansiz bir hastalik sonucu (belki verem) Ada’da hayatini kaybetmesinin, yine orada topraga verilmis olmasinin bestekarin ruh hali uzerinde yarattigi elem verici tabloyu gozler onune sermektedir. Ayni zamanda bir “sitaiyye” (kis sarkisi) olan belki tek ada sarkisi olan bu eser, muzigi itibari ile de etkili bir agit/turku kivamindadir. Kurukahveci namiyla da bilinen Yusuf Aga’nin bu sarkisinin usulu Duyek, makami ise Nisaburektir:
Karlar Yagar buram buram
Yolcu yok ki yolum soram
Evim yok ki acam girem
(Ah) Adalarda kalan yavrum
Cam dibinde donan oglum
Kucaginda pamuk kedi
Annen sana gitme dedi
Kurtlar kuslar etme dedi
(Ah) Adalarda kalan yavrum
Cam dibinde donan oglum
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:33
ADALAR POSTASI-290: arif caglar'dan tarifeler ve aktarmalar meselesi hakkinda bir mektup geldi!
ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006
From: Arif Caglar
Date: Mon, 30 Jan 2006 00:13:02 +0000
To:
Subject: [vapurlarimizi_vermiyoruz] tarifeler ve aktarmalar meselesi
Istanbul, 29 Ocak 2006
Sayin Arkadaslar,
Bir pazar günü Bakirköy'den deniz otobüsye Bostanci'ya oradan da Adalar'a geçmeye çalisirsaniz IDO'nun pek ince düsünülmüs söyle bir yardimi olacaktir:
Tarifeye göre Bakirköy'den 15:00'de kalkan deniz otobüsü 15:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 15:45'de kalkiyorsa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur bir saat sonra, IDO iyi eglenceler diler.
Tarifeye göre Bakirköy'den 16:00'de kalkan deniz otobüsü 16:50'de Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 16:45'de kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur bir saat sonra, IDO iyi eglenceler diler.
Tarifeye göre Bakirköy'den 17:00'de kalkan deniz otobüsü 17:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 17:45'de kalkiyorsa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur 55 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.
Tarifeye göre Bakirköy'den 18:00'de kalkan deniz otobüsü 18:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, üstelik bu kez tam bir isabetle karsi karsiyayiz, tam deniz otobüsü yanasirken adalar vapuru kalkiyor, nihayet arti-eksi 5 dakika fark yok, tam isabet, eger vapur tarifedeki gibi 18:40'da
kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur 1 saat 5 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.
Tarifeye göre Bakirköy'den 19:00'de kalkan deniz otobüsü 19:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, üstelik burada yine yolcuya ikram edilen o muhtesem 5 dakikalik aktarma marjiyla karsi karsiyayiz, eger vapur tarifedeki gibi 19:45'de kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir
sonraki vapur 1 saat 15 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.
Buna karsilik Bakirköy'den saat 20:00'de ve 21:00'de kalkan deniz otobüsleri Bostanci'ya yolcuya 20'ser dakikalik aktarma zamani birakarak yanasiyor, vapurunuza yetisebilirsiniz, bu ince ayar için IDO'ya tesekkür ederiz.
Daha önceki ve sonraki saatlerde ve diger günlerde deniz otobüsü ve vapur tarifelerinin aktarmalar açisindan ne gibi hos süprizlerle dolu oldugunu bilmiyorum. Bu eglenceli bir çalisma konusu olabilir, olmalidir da.
Istanbul'un ulasim açisindan çok daha önemli hatlari ve aktarmalari vardir muhakkak. Ama Bakirköy baglantisinin çok önemli bir özelligi var: Istanbul havaalanina en yakin deniz ulasim noktasi! Tüm ulasim, baglanti ve
aktarmalar açisindan birincil bir özellige sahip. Kentiçi deniz ulasiminin payini arttiracagini idda eden IDO ve IBB'nin vapur ve deniz otobüsü tarifeleri ve aktarmalarinda gösterdigi dikkatsizlik ve özensizlik iddia sahibi grubun yaptigi isi ciddiye almadigi izlenimini uyandiriyor. Ya da çok çaba gösteriyorlar ama tarifelerin optimizasyonunda teknik olarak zorlaniyor, belki de meslek ve yetenek olarak zorlaniyorlar. Halka düzgün hizmet vermekte zorlanan bu gruba nasil yardim etsek acaba?
Arif Çaglar
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:30
ADALAR POSTASI-289: esen camurdan'dan mektup var!
ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006
From: Esen Çamurdan
Date: Sun, 29 Jan 2006 19:35:31 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Hazret baklayi agzindan cikardi nihayet!
Merhaba,
Uzun bir süredir gidemediğim, gelişimleri ADALAR POSTASI aracılığıyla üzüntüyle izlediğim Büyükada'nın son durumunu bugün gördükten sonra aklıma bir şey geldi: Neden Adalar Belediyesi mahkeme verilmiyor?... Mahkemenin uzun süreceği, sürekli erteleneceği vb. malûm da, bu en azından bir gözdağı olur diye düşünüyorum. Bir de basına haber verilirse, konuyla ilgili birkaç yazı çıkarsa belki bir baskı unsuru oluşabilir, en azından yapılan zararlar daha aza indirgenebilir veya durdurulabilir. Biliyorsunuz, hükümetin basından ödü patlıyor.
Ben ve on arkadaşım Beyoğlu Belediyesi'ni, her yere (yere, göğe) konulan reklamlar, Beyoğlu'nun arka sokaklarını yayalarca geçilemez kılan kahve masalar ve daha bir sürü nedenden mahkemeye vermek istedik. Danıştığımız avukat (Mukaddes Orçun önerdi bize) böyle bir girişim için ilk koşulun orada oturmak gerektiği olduğunu söyledi. Mahkemeye başvurmadan önce ilgili belediyeye -herkes kendi adına- bir dilekçe veriliyor, üç ay bekleniyor, ardından gelen ya da gelmeyen yanıt üzerine dava açılıyor. Böyle bir şeye girişildi mi bilmiyorum, ama girişilmediyse ve bu sizlere mantıklı geliyorsa, konularında deneyimli (Burgaz'ın kimi sorunları için uğraşmışlar ve başarılı olmuşlar) iki avukat adı verebilirim. En azından bir de onlara danışılır.
Sevgiler,
Esen Çamurdan
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:26
ADALAR POSTASI-288: hazret baklayi agzindan cikardi nihayet!
ADALAR POSTASI
27 Ocak 2006
Hazret baklayi agzindan cikardi nihayet:
“Nükleer enerjiyle de ilgileniyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor”
)O(
Güler: Gaz arttı, sorun yaşanmayacak
Enerji Bakanı Hilmi Güler, Türkiye’ye doğalgaz sevkiyatında artış olduğunu, bu günden sonra her hangi bir sorun yaşanmayacağını söyledi.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 15:49 tsi 27 Ocak 2006 Cuma
İSTANBUL - İstanbul’da TÜSİAD üyeleriyle biraraya gelen Güler, Türkiye’nin 2020 yılına kadar 128.5 milyar dolarlık enerji yatırımına ihtiyaç duyduğunu açıkladı. “104 milyar dolar elektrik, 16 milyar dolar petrol, 5 milyar dolar kömür, 2.7 milyar dolar doğalgaz yatırımı yapılması gerekiyor” diyen Güler, özel sektöre yatırım çağrısı yaptı.
Elektrik kesintisine yalanlama
Bugüne kadar özel sektörün 562 enerji projesi yaptığını anlatan Güler, bu başvurulardan 52’sine lisans verildiğini aktardı. Enerji Bakanı bir soru üzerine “Nükleer enerjiyle de ilgileniyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor” dedi.
1.6 milyar dolar tutarındaki Silivri doğalgaz depolama merkezi inşaatına başlandığını söyleyen Enerji Bakanı, Tuz Gölü’nün altına yapılması planlanan depolama merkezinin de birkaç yıl içinde faaliyete geçeceğini belirtti.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:23
ADALAR POSTASI-287: ergin sezgin'den mektup var! + "cozum arayislari" kapsaminda nukleer enerji icin zemin mi hazirlaniyor yoksa?
ADALAR POSTASI
27 Ocak 2006
From: Ergin Sezgin
Date: Thu, 26 Jan 2006 20:06:06 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: akillara ziyan vesselam!
O topraklarin altindaki' yuzeyindekini ve uzerinde esen enerjiyi kullanabilmek icin gereken enerji yok kere yok. Cunku guzelim ulkede basiretli yonetici yok sadece ve sadece idareci var. Uzaklardan izlerken aci aci tebessum ediyorum. ""Karla mucadelede Avrupa standartlarindayiz"" bir digeri ""Heryer tatil. Mecbur kalmadikca yola cikmayiniz"" Bu ne yaman celiski... Elinde enerji kaynaklarin varken onlari tam olarak kullanma yerine Dunyanin en ucuz enerjisini en pahaliya al... Alsan da pahali , almasan da pahali.. Birde elektrigi dogalgazdan elde etme hovardaligi... Alsak ta almasak ta odeyecegiz ya adina anlasma diyemeyecegimiz fermana imza atmislar sonrasinda isi devir alanlarda programlarini buna gore yapmislar. Oysaki Turkiyenin en buyuk yatirimi GAP in gozbebegi Ataturk barajinin 8 trubununden sadece ve sadece 4'u calisiyor. Doganin ulkemize sundugu yer alti kaynaklarini cikartmaktaki beceriksizlik otesi kararsizligimizi bir yana birakirsak yer ustunde akan
suyu kullanmiyor,kullanamiyoruz. Bu yatirimin nasil yatirildigina bir ornek olsun diye yazayim. Curumeye birakilmis yuzlerce is makinasi acikta yatiyor. Canim ulkemin varliklarina sahip cikmayan idarecileri ise muteahhitlere is pompaliyorlar , is makinasi kiraliyorlar. Fay hattina dogalgaz borusu doseyecek kadar ince dusunen idarecilerin oldugu ulkede yarinlarda neler
olacak gorecegiz . Iranlilar telefona cikmiyorlarmis. Bu tur haberlerede supheyle yaklasiyorum. Nerden ve nasil bilebiliyorlar.
Bakan'lar bakipta sasa kalanlar mi soyluyor bunu. Yoksa gazeteciler salliyorlar mi? Kafalarin karismasi kimlere fayda sagliyordur acaba. Evet ziyan her konuda ziyan... Akillarada ziyan...
Selamlar,
“...Iranlilar telefona cikmiyorlarmis. Bu tur haberlere de supheyle yaklasiyorum. Nerden ve nasil bilebiliyorlar. Bakan'lar bakip da sasa kalanlar mi soyluyor bunu. Yoksa gazeteciler salliyorlar mi? Kafalarin karismasi kimlere fayda sagliyordur acaba?...”
“Cozum arayislari” kapsaminda Nukleer Enerji icin mi zemin hazirlaniyor yoksa?
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji
Türkiye, 2000 yılında terk ettiği nükleer santral planlarına Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler'in açıklamalarıyla tekrar geri dönmüşe benziyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir geri dönüş. 2020 yılı enerji planları, yüzde 100 hazine garantili yabancı kredi ile satın alınacak 10 adet anahtar-teslim nükleer reaktör ve fosil yakıtlar (linyit, ithal kömür, petrol ve doğalgaz) ile çalışan düzinelerce termik santrali içeriyordu. Yeni planlarda(!) ise 2020 yılına kadar 2 ya da 3 santral hedefleniyor. Türkiye'nin halen enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili bir resmi planı, hedefi ve takvimi bulunmuyor.
Hükümet, enerji gereksinimini karşılamak üzere, kirletici ve tehlikeli projeler yerine, enerji verimliliği ve yerli, bol ve çeşitli yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya başlayarak, daha temiz, daha güvenli, ve daha ucuz seçenekler geliştirebilir.
Greenpeace'in bir raporu, (Enerji Yol Ayrımında Türkiye) uygulanacak bir enerji verimliliği programıyla 2020 yılına kadar tasarruf edilebilecek enerjinin, bugün Türkiye'nin tükettiği elektrikten daha fazla olabileceğini ortaya koymuştur.
Türkiye, sahip olduğu büyük miktarda güneş, rüzgar, su, jeotermal ve biyokütle kaynaklarına dayalı çözümler aracılığıyla, iklimi değiştiren pahalı ve ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltabilir; enerji güvenliğini arttırabilir.
Enerji Bakanlığı'nın 21. yüzyıl için yaptığı planlar, gittikçe daha fazla sayıda kirletici santrali devreye sokmaktan ibarettir. Bu ise Türkiye'nin dış borcuna milyarca doların eklenmesine yol açacak; ülkemizi endüstrileşmiş ülkelerin kirletici teknolojilerinin çöplüğü haline getirecektir.
Türkiye, küresel ısınma yaratan seragazı salınımını azaltmayı hedefleyen 1992 İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladı. Ancak sırada Kyoto Protokolü var. Bu anlaşma, imzalanarak TBMM'de onanmalı. Dahası, Türkiye, zengin bir potansiyele sahip olduğu rüzgar, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynakları yatırımlarını özendirecek yasal düzenlemeleri acilen yaparak uygulamaya sokmalıdır.
Enerji Bakanlığı, aşağıdaki konular için resmi hedefleri ve takvimi olan somut bir programı yaşama geçirmeli:
- işletmedeki santrallerin verimliliğinin yükseltilmesi,
- iletim ve dağıtım kayıplarının azaltılması,
- konut ve endüstri sektörlerinde son kullanım verimliliğinin yükseltilmesi,
- yenilenebilir enerji teknolojilerinin devreye sokulması!
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/nuekleer-enerji
Nereden baksanız, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan nükleer enerji maceramız, tam öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi gömüldü derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler'in, Ocak ayında Enerji Forumu'nda açıkladığı nükleersiz planlarına üç ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, 'merhum'un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Fransız gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye'de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye'yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın!
Greenpeace balonu, Akkuyu'yu durdurun mesajıyla İstanbul semalarında
Aylardan Ocak, yıllardan 2004. Ayın 28'inde, İstanbul'da her yıl tekrarlanan Enerji Forumu var. Lütfi Kırdar Sergi Sarayı'nda, Hilmi Güler, AKP hükumetinin planlarını anlatıyor. Greenpeace olarak biz de yerimizi almış dinliyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sıkça adı geçiyor, küçük su santrallerinden sözediliyor. Nükleer enerjinin adı sanı yok. Aradan üç ay geçmiyor, Hilmi Güler, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "Evet, nükleer enerji planlarımız arasında." diyor. Üç ay önce en ufak bir olasılıktan bile bahsedilmezken 'şartname'nin bitirilme aşamasına geldiği söyleniyor. Daha sonra 2010 yılında enerji açıklarından ve santrallerin bu tarihe yetiştirilmesinden bahsediliyor. Bir nükleer santralin inşaasının, güvenlik önlemleri gibi nedenlerden dolayı en az 8-10 yıl sürdüğü; hatta bu süreler içinde bitirilemeyen santral sayısının bitirilenlerden daha çok olduğunu bizim bakanlığımız dışında herkes biliyor. Amerika'da nükleer santral yapımları 15 yıl sürerken, Arjantin'de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması da maliyet hesaplarının altüst olması demek kısaca. Neyse, bu gerçek öğreniliyor olsa gerek ki, daha sonraki açıklamalarda Türkiye'nin tüm ulusal kaynakları kullanılmasına rağmen enerji açığıyla karşı karşıya kalınacağı tarih 2020 olarak belirleniyor. Ama enerji açığının yılını bilen yetkililer, bu açığın miktarını hesaplayamıyorlar ki, kurulacak santral sayısını iki ya da üç olarak açıklıyorlar. Güçleri hakkında ise henüz kamuoyuna ulaşan bir bilgi yok! Kısaca elektrik açığı yine bahane.
Türkiye'de nükleer santralleri destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir.
Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallerden sağlayan İsveç'te, referandum yapılmaz, çıkan 'nükleere hayır' sonucu doğrultusunda nükleer santraller kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır.
Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça 'hayır' demiştir:
* Avusturya'nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978'de (Amerika'daki TMI ve eski Sovyetler Birliği'ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı.
* İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987'deki ulusal bir referandumla kapattı.
* İspanya'da da şu ana kadar 3 reaktör kapatıldı.
* İsveç ve Almanya nükleer enerjiden vazgeçme kararı aldılar ve her iki ülke de birer nükleer santralini kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı.
* ABD ve Kanada, 1978'den bu yana yeni sipariş vermedi.
* Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti.
Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil'den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 bin kilometrekare toprağı kirletmiş, en az 9 milyon insanı etkilemiş ve 400 bin kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 bin kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür; ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların yalnızcaeski 'Rus' teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil'i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya'da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir.
http://www.ntv.com.tr/news/358932.asp
Gaz sıkıntısına çözüm arayışı
Doğalgaz sevkiyatında yaşanan şok düşüşler sonrası, kriz yönetimine geçen Enerji Bakanlığı’nın girişimleri ise sonuç verdi. İran gazı artırmaya başladı, Cezayir de, hava muhalefeti nedeniyle durdurduğu sıvılaştırılmış doğalgaz sevkıyatını başlattı.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 20:46 TSİ 26 Ocak 2006 Perşembe
ANKARA - Marmara Ereğlisi’ne gelen iki tanker, 150 milyon metreküp sıvılaştırılmış doğalgazı boşaltma işlemine başladı.
Botaş Genel Müdür Vekili Rıza Çiftçi, yapılan girişimler sonucu İran’ın dün 6 milyon metreküpe düşürdüğü günlük doğalgaz miktarını bugün 11 milyon metreküpe çıkardığını söyledi.
İran’ın gazı daha da artırması halinde gaz verilmeyen otoprodüktör ve yap-işlet-devret santrallarında durumun önümüzdeki hafta başına kadar normale döneceği belirtiliyor.
Gazda kesinti sanayiyi de vurdu
KONUTTA KESİNTİ SÖZ KONUSU DEĞİL
Çiftçi, ne Ankara’da ne de başka bir ilde şu an için konutlara yönelik kesintinin söz konusu olmadığının altını çizerek, vatandaşlardan rahat olmalarını istedi.
MAVİ AKIM’DA GAZ AKIŞI ARTTI
Rusya da Mavi Akım’a ek 6 milyon metreküp gaz verdi. Ukrayna’nın Batı Hattı’nda yaptığı gaz çekimlerine son vereceği düşünülerek, buradan gelen gazın da bir-iki gün içinde normal seviyesine çıkması bekleniyor.
CEZAYİR’DEN SEVKİYAT BAŞLADI
Cezayir’den hava muhalefeti nedeniyle alımı geciken sıvılaştırılmış doğalgaz konusunda da sıkıntı aşıldı. Botaş Genel Müdür Vekili Rıza Çiftçi, Çanakkale Boğazı’ndan ilk tankerin geçiş yapmaya başladığını söyledi. Bu durumda toplam 150 milyon metreküp sıvılaştırılmış doğalgaz kullanıma sunulacak.
ERDOĞAN: BÜYÜK BİR SIKINTI YOK
Başbakan Recep Tayyip Edoğan da doğalgazda büyük bir sıkıntının bulunmadığını söyledi. Erdoğan “Herhangi bir kriz durumunda Enerji Bakanlığı sanayiye verdiğimiz doğalgazda gerekli tedbirleri alabilir. Henüz böyle bir sıkıntı söz konusu değil. Hidroelektrik ve termik santrallerden elektrik kullanılarak, doğalgazda tasarrufa gidilerek evlerde sıkıntı yaşanmayacak” dedi.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
23:14
ADALAR POSTASI-284: akıllara ziyan vesselam!
ADALAR POSTASI
25 Ocak 2006
- Dunyanin en buyuk dogalgaz rezervlerinden biri memleket topraklarindaymis!
- Olsun!
- Olsun da turlu politikalar marifetiyle Rusya ve Iran’in dogalgazina muhtacmisiz!
- Aman!
- Aman da onlar da dogalgaz sevkiyatini durma noktasina getirmisler!
- Tamam!
- Tamam da elektrigin %40lik bir bolumunu dogalgazdan elde ettigimizden bu defa da elektrik darbogazi yasanacakmis!
- Bi sey olmaz!
- Halbuki ruzgar ve gunes enerjisi ile elektrik uretimi mumkunmus!
- Yok canim!
- Bizde ruzgar gani oysaki halihazirda dogalgaz mogalgaz yokmus amma sayfiye Adalar’a bile dogalgaz hatti dosenmekteymis!
- Hizmette sinir yok! Daha ne istiyorsunuz siz de!
- Ayrica zaten dogalgaz kuresel isinmaya yol aciyormus!
- Acsin!
- ACSIN MI???
Hic de dogal olmayan su dogalgaz halleri akillara ziyan vesselam!
)O(
http://www.ntv.com.tr/news/358741.asp
Doğalgaz krizi tehlikesi
Türkiye yeni bir doğalgaz krizi ile karşı karşıya. İran’ın kış şartlarını gerekçe göstererek sevkiyatı neredeyse durma noktasına getirmesinin ardından şimdi de Rusya’dan gelen Batı Hattı’nda ciddi düşüşler yaşanıyor.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 13:01 TSİ 25 Ocak 2006 Çarşamba
ANKARA - Sibirya soğukları Türkiye’de de etkili olunca doğalgaz tüketimi en yüksek noktaya ulaştı. Kış şartları nedeniyle gaz sevkiyatında başlayan ciddi düşüşler ise BOTAŞ’ı zorluyor. Bıçak sırtında giden dengeyi sürdürmeye çalışan kurum, doğalgazla çalışan santralların gazını keserek, açığı konutlara yansıtmıyor.
Özellikle İran’ın gazı kış şartları nedeniyle 26 milyon metreküpten, ortalama 6 milyon metreküpe kadar düşürmesi gözleri Rusya’ya çevirdi. Mavi Akım Hattı’ndan yapılan ilave alıma biraz daha ek yapıldı. Ancak bu da ihtiyacı karşılamaktan uzak. Denizin altından geçen boruları zorlamak istemeyen Rusya kapasiteyi yavaş yavaş artırmak istiyor.
İSTANBUL İÇİN ALARM ZİLLERİ ÇALIYOR
Asıl sıkıntı ise Batı Hattı’nda ortaya çıktı. Rusya gaz miktarını azaltınca Ukrayna bu hattan çekim yapmaya başladı. Bu da Türkiye’ye gelen gazın ciddi miktarlarda düşmesi anlamına geliyor. Doğalgazın yüzde 80’ini kullanan Türkiye’nin batısındaki iller eğer buradan gelen gaz biraz daha düşerse ısınmada sorun yaşayabilir. Bu bölgelerin başında da İstanbul geliyor.
Kriz aşamasına gelen durumu kontrol etmeye çalışan Enerji Bakanlığı ise Ukrayna’ya duyduğu rahatsızlığı iletti.
İRANLILAR TELEFONLARA ÇIKMIYOR
İran’a yönelik girişimlerden ise sonuç alınamıyor. BOTAŞ, artık kendisine muhatap bulamıyor. Yetkililer, İranlıların telefonlara çıkmadığını belirtiyor.
http://www.greenpeace.org/turkey/news/uyar-yoruz
Uyarıyoruz!
Nükleer enerjinin yeniden hortlaması Türkiye’yi dünyanın en tehlikeli ve pahalı enerji kaynağına mahkum edebilir!
January 05, 2006
Nükleer çıkmaz sokak! Yenilenebilir enerji bize yeter!
Türkiye — İstanbul; 5 Ocak 2006: Türk hükümeti bütçe görüşmeleri esnasında son dönemdeki enerji konularını nükleer endüstriyi canlandırmak için bahane olarak kullandı. Türkiye enerji sektöründeki tartışmaları kullanan Türk hükümeti, Rusya-Ukrayna doğalgaz krizini değerlendiren bazı çevreler nükleer alternatifi seçmediği takdirde Türkiye’yi şiddetli bir enerji kıtlığının tehdit ettiğine Türk kamuoyunu inandırmaya çalışıyor.
Greenpeace Akdeniz Ofisi’nin Enerji ve İklim Kampanyası Sorumlusu Hilal Atıcı uyardı:
“Yeni yıla girerken Türk hükümeti felaketlere yol açabilecek nükleer endüstriyi yeniden canlandırmaya çalışıyor; üstelik nükleer enerji, denenmiş ve 20. yüzyılın başarısız teknolojileri arasında çoktan yerini almış olduğu halde. Sürdürülebilir bir geleceği desteklemek ve Türk kamuoyunun isteğine uygun hareket etmek yerine hükümet, nükleer lobinin mezardan kurtulma çabalarına kanıyor”
Hükümeti enerji sektörü ile ilgili yanlış-bilgilendirme kampanyasını bırakıp doğruyu söylemeye çağırıyoruz. Gerçek şudur ki nükleer teknolojiler, pahalı ve zararlı olduğu için gelişmiş toplumların çoğu tarafından reddedilmektedir. Yenilenebilir teknolojilerimiz, enerji verimliliği ve tasarruf programlarıyla birlikte kullanıldığında gerçek anlamda sürdürülebilir, ekonomik, çevresel ve sosyal gelişmeyi sağlayabilecek düzeydedir.
Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeli, 2020 yılı için bile öngörülen genel elektrik enerjisi talebinden daha fazladır. Neredeyse bütün gelişmiş ülkeler tarafından rafa kaldırılan bir endüstrinin zorunluluk kisvesi altında satıcılığını yapmak ve yenilenebilir enerjinin endüstriyel ölçekte güç sağlamayacağını söylemek, halka masal okumaktır. Bugün hem rüzgâr hem de ısıl güneş enerjisi teknolojileri büyük ölçekte enerji sağlayabilecek sistemdedir. Bunun örnekleri var.
Bu üç nükleer santralin yapımı Türkiye’ye 15 milyar dolara malolacak ancak bununla kalmayıp radyoaktif atık ve santralın süresi dolduğunda söküm maliyetleri de eklenince, bu rakam katlanarak artacak. Üstelik nükleer sanayinin yarattığı istihdam oranı yenilenebilir enerji sektöründen çok daha az.
Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Lideri Paul Horsman’a göre “Güvenli teknoloji bize yıllardır anlatılan bir efsane, Japonya’daki son kazalar da gösteriyor ki bu teknoloji hiçbir zaman güvenli olmayacak. Bağımsızlık sadece yenilenebilir enerji sayesinde kazanılabilir. Yenilenebilir enerjiler doğal afetlerin tehditi altında olmadıkları gibi, terör ve askeri saldırıların da hedefi değildirler.
Hükümeti biran önce nükleerle ilgili tüm planlardan vazgeçmeye çağırıyoruz. Ayrıca hükümetten Türkiye toplam elektrik enerjisi üretiminin 2010 yılına kadar %10, 2020 yılına kadar ise % 20’sini yenilenebilir enerjiden elde etmesi için yasal bağlayıcılığı olan hedefler koymasını talep ediyoruz.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde programları belirleyecek ve yenilenebilir teknolojilerin Türkiye’de yaygınlaşmasını yürütecek bir Yenilenebilir Enerji Departmanı’nın kurulması da önemli bir adım olacaktır.
— Hilal Atıcı
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/fosil-yak-tlar
Fosil Yakıtlar
Fosil yakıtlar, çürüyen tarih öncesi bitki ve hayvanlardan milyonlarca yılda oluşmuş, kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlardır. Fosil yakıtlar yenilenebilir kaynaklar değillerdir.
Fosil yakıtların kullanılması, karbondioksit gazı biçiminde karbon açığa çıkmasına yol açar. Karbondioksit ise iklim değişikliği yaratan insan etkinliklerinin yaydığı en önemli seragazıdır. Bugün, özellikle kuraklıklar, seller ve rekor kıran sıcaklıklar yüzünden mercanların ağarması ve kutupların erimesi gibi iklim değişikliği etkilerini tüm dünyada tanık oluyoruz.
Türkiye'nin kirletici kömürlü termik santrallar işletme ve sözde "mobil" fuel-oil termik santralları dahil daha birçok fosil yakıtlı termik santral planlama konusunda kötü bir ünü vardır.
Biliminsanları iklim değişikliğine ilişkin 'güvenli' sınırlar aşılmadan önce, atmosfere ne kadar karbon yayılabileceğini hesaplamışlardır. Bu sınır aşılırsa, iklim değişikliği o denli hızlı gerçekleşecektir ki ekosistemler, buna ayak uyduramayacak ve kontrolden çıkabilecek geri dönüşsüz bir süreç başlayacaktır.
İklim değişikliği açısından en fazla 'güvenli' sıcaklık artışı, bir derece santigrattır. Fosil yakıtları bu hızla yakmaya devam edersek, bu sınıra yalnızca 40 yılda ulaşılacaktır.
Fosil yakıt endüstrisinin bulduğu mevcut ekonomik kömür, petrol ve doğalgaz rezervleri, bu miktarın yaklaşık dört katıdır. Bir başka deyişle, tehlikeli iklim değişikliklerini önlemek istiyorsak, bu rezervin dörtte üçünü yakmamız mümkün olmayacaktır. Buna karşın, petrol devleri petrol arama çalışmalarına yatırım apmaya devam ediyor. Çok uluslu petrol şirketlerinin yatırım yaptığı ana hedeflerden biri ise Hazar bölgesidir.
Bütün bunlar şu anlama gelmektedir: Hemen yenilenebilir enerji kaynakları yatırımlarına geçerek, acilen karbondioksit yayılımını azaltmaya ve fosil yakıtlardan vazgeçmeye başlamak zorundayız. Greenpeace, buna 'karbon mantığı' adını veriyor.
Petrol şirketleri, tehlikeli iklim değişikliklerine yol açmaya yetecek kadar petrolü zaten bulmuş durumdadır. Mevcut rezervleri piyasaya sunarlarsa, bunun iklim üzerindeki etkileri felaket olacaktır. Bu şirketler, daha fazla fosil yakıt aramak için para harcamak yerine, geleceğin temiz, sürdürülebilir enerji kaynaklarına şu anda yatırım yapmak zorundadır. Hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, büyük ekolojik ve ekonomik yıkıma yol açarak milyonlarca insanın yaşamıyla kumar oynamaktır.
Endüstrileşmiş ülke hükümetleri, yenilenebilir enerjinin gelişimini dünya çapında desteklemeli ve fosil yakıtlara ve nükleer enerjiye dayalı geleneksel enerji sistemlerine her yıl verilen 250-300 milyar dolarlık sübvansiyonları kaldırmak için adım atmalıdır. Sürdürülebilir bir geleceğe giden tek yol, güneş kaynaklı enerjilere dayalı bir ekonomiye geçiştir.
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/temiz-enerji
Küresel ısınmaya yönelik çözümler vardır. Bunlar, temiz, yenilenebilir enerjiler, enerji verimliliği ve çevresel açıdan sağlıklı teknolojilerdir.
Dünyaca ünlü biliminsanlarının en son raporu (IPCC Üçüncü Değerlendirme Raporu - 2001), iklimi yıkıma uğratan seragazlarının azaltılması için çok düşük maliyetli 'yüzlerce teknoloji' mevcut olduğunu ve hükümet politikalarıyla bunların önündeki engellerin kaldırılmasının gerektiğini belirtiyor.
Bu çözümlerin uygulanması, insanların özveride bulunmasını ya da yaşam kalitesini düşürmesini gerektirmez. Aksine bu çözümlerle insanların, ekonomik büyüme, yeni iş alanları, teknolojik yenilikler ve en önemlisi de çevresel koruma sağlayacak yeni bir döneme geçişi mümkün olacak.
Fakat, küresel ısınma için yeşil çözümlerin piyasada tutunabilmesi, ancak hükümetlerin ve şirketlerin kirletici teknolojilerden uzaklaşmakta önderlik etmesiyle gerçekleşebilir.
Şu anda, fosil yakıt endüstrileri, kirli enerji ucuz olabilsin diye milyarlarca dolar sübvansiyon alıyor. Kirletici endüstrilerin, bedel ödemeksizin kirletmelerine izin verilirken, temiz teknolojilere kaynak aktarılmıyor. Enerji gereksinimleri en hızlı artan gelişmekte olan ülkeler, endüstrileşmiş ülkelerin kirli dış yatırımlarını destekleyen İhracat Kredi Ajansları yüzünden eski moda fosil yakıt teknolojilerine mahkum ediliyor.
Artık insanlığın kendisini fosil yakıtlardan ve iklimi yıkıma uğratan diğer teknolojilerden kurtarmasının zamanı geldi. Petrol şirketleri, dünyanın kullanmayı göze alamayacağı daha fazla fosil yakıt aramaktan vazgeçmeli. Hükümetler, kirletenlerin ödemesini sağlamalı ve sübvansiyonları yenilenebilir enerjilere aktarmalı.
Yeşil teknolojiler yaygınlaşmaya hazır.
· Rüzgar enerjisi, şimdiden dünyanın çeşitli bölgelerinde önemli bir enerji kaynağı olmuştur ve 20 yıl içinde dünya elektriğinin yüzde 12'sini sağlayabilir.
· Güneş enerjisi, dünyada yılda yüzde 33 oranında büyümektedir. Greenpeace ve endüstrinin araştırmaları, güneş endüstrisinin biraz devlet desteğiyle, önümüzdeki 20 yılda 2 milyar kişiye elektrik sağlayabileceğini gösteriyor. Güneş elektriği (fotovoltaik), 2040 yılına kadar dünya elektrik gereksiniminin yaklaşık yüzde 25'ini karşılayabilir.
· Küresel finans analizcisi KPMG'nin bir raporu, yılda 500 megawatt gücünde güneş elektriği panelleri üretilmesi halinde güneş enerjisinin, geleneksel fosil yakıtlarla rekabet edebilecek kadar ucuzlayacağını gösteriyor.
· Asya ülkelerindeki bir yenilenebilir enerji tesisi, kömürlü bir termik santral ile aynı maliyetle kurulup, aynı sayıda kişiye iş alanı yaratırken, önemli çevresel üstünlükler sağlayacaktır.
· İklim ve ozon tabakası için güvenli olan Greenfreeze soğutucu teknolojisi, dünyada yaygınlaşıyor; maliyet ve verimliliğin özellikle önemli olduğu gelişmekte olan ülkeler için ideal bir çözüm oluşturuyor.
http://www.zaman.com.tr/?bl=ekonomi&alt=&trh=20050405&hn=160024
05.04.2005 SALI
Lobiler engellemezse yerli enerjinin ˆn¸ aÁ˝lacak
R¸zg‚r, g¸ne˛ ve jeotermal gibi yenilenebilir kaynaklardan elektrik ¸retimini te˛vik eden tasar˝, yar˝n Meclisíe geliyor. 9 ay ˆnce doalgaz lobisinin bask˝s˝yla geri Áekilen tasar˝ yasala˛˝rsa T¸rkiye, d˝˛a ba˝ml˝l˝ktan da kurtulacak.
"Yenilenebilir Enerji Kaynaklar˝n˝n Elektrik Enerjisi İretimi AmaÁl˝ Kullan˝m˝na ıli˛kin Kanun Tasar˝s˝', yar˝n TBMM Genel Kurulu'nda gˆr¸˛¸lmeye ba˛lan˝yor. Kamu ve ˆzel sektˆr temsilcilerinin i˛birliiyle haz˝rlanan tasar˝, elektrik ¸retiminde sˆz sahibi doalgaz lobileri taraf˝ndan engellenmeye Áal˝˛˝l˝yor. D¸zenleme, geÁen y˝l Meclis g¸ndemine gelmi˛; ancak sˆz konusu Áevrelerin giri˛imi sonucu geri Áekilmi˛ti.
T¸rkiye, 1987'den itibaren ˝s˝nmada kulland˝˝ doalgazdan, daha sonra elektrik elde etmeye ba˛lad˝. Bug¸n elektrik ¸retiminin y¸zde 40'˝ doalgazdan salan˝yor. Uzmanlar, gaz˝n ithal edilmesi ve T¸rkiye'de yeralt˝ depolama imkan˝ olmamas˝ sebebiyle uzun s¸reli bir kesintinin elektrik darboaz˝na yol aÁabilecei uyar˝s˝nda bulunuyor. Bu nedenle alternatif enerji kaynaklar˝na a˝rl˝k verilmesi isteniyor. T¸rkiye'nin halen 150 milyar kilowatsaat (kWh) olan elektrik t¸ketimi, 2020 y˝l˝nda 400 milyar kilowatsaate Á˝kacak. Tasar˝ dei˛tirilmeden yasala˛˝rsa bu, ihtiyac˝n y¸zde 44'¸n¸n yerli kaynaklardan elde edilmesine imkan salayacak. Kaynak alanlar˝n˝n belirlenmesi ve kullan˝lmas˝yla ilgili maddelerin yer ald˝˝ tasar˝da, ¸retilen enerjiye sabit fiyat uygulamas˝ ve devlete al˝m y¸k¸ml¸l¸¸ getirilmesi h¸kme balan˝yor.
Tasar˝ aleyhine y¸r¸t¸len faaliyetlerin, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanl˝˝'n˝n yenilenebilir enerji kaynaklar˝n˝n te˛vik edilmesi politikalar˝ ile Áeli˛tiine d
ikkat Áekiliyor.
Polat Enerji Genel M¸d¸r¸ Zeki Eri˛, tasar˝n˝n sektˆr¸n beklentileri dorultusunda Á˝kmas˝ durumunda ba˛ta yenilenebilir enerji kaynaklar˝ndan elektrik ¸retiminde ˆnemli art˝˛lar ya˛anaca˝n˝ belirtti. Yasa tasar˝s˝n˝n lobilerce m¸dahale edilmemi˛ halini bile yetersiz bulan Eurosolar T¸rkiye Ba˛kan˝ ve Marmara İniversitesi Enerji Anabilim Dal˝ Ba˛kan˝ DoÁ. Dr. Tanay S˝tk˝ Uyar, geli˛mi˛ ¸lkelerin Avrupa Birlii direktiflerinin tersine, T¸rkiye'ye kˆm¸r ve n¸kleer santrallar˝ pazarlamaya Áal˝˛t˝˝na dikkat Áekti.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanl˝˝ verilerine gˆre geÁen y˝l t¸ketime sunulan 150,4 milyar kilowatsaat elektriin 60,4 milyar˝ doalgazdan, 46 milyar˝ hidroelektrikten, geri kalan˝ ise kˆm¸r, petrol ve benzeri kaynaklardan elde edildi. Ayn˝ dˆnem iÁin r¸zgar enerjisi toplan ¸retimi ise 55,5 milyon kilowatsaat gibi Áok d¸˛¸k oranda kald˝. Bakanl˝˝n gelecee yˆnelik talep tahminlerine gˆre ise T¸rkiye'nin halen 150 milyar kilowatsaat (kwh) olan elektrik t¸ketimi, 2020 y˝l˝nda 400-500 milyar kilowatsaate Á˝kacak. Ayn˝ tahminlere gˆre hidroelektrik ve r¸zgar gibi yerli kaynaklara yap˝lacak yeni yat˝r˝mlar ile bu ihtiyac˝n y¸zde 44'¸ yerli, y¸zde 56's˝ ise yabanc˝ kaynaklardan elde edilebilecek.
Elektrik M¸hendisleri Odas˝ Ba˛kan˝ Kemal Ulusaler, elektrikte d˝˛a ba˝ml˝l˝˝ azaltmak iÁin hidroelektrik, r¸zgar, kˆm¸r gibi yerli kaynaklara a˝rl˝k verilmesini istiyor. Ulusaler, hidroelektrik, r¸zgar, g¸ne˛ gibi yeni ve yenilenebilir kaynaklar aÁ˝s˝ndan T¸rkiye'nin ˆnemli bir potansiyele sahip olduuna dikkat Áekiyor: ìBu potansiyelin devreye sokulabilmesi iÁin sektˆr¸n desteklenmesi gerekiyor. Bunun iÁin tasar˝n˝n yat˝r˝mlar˝ te˛vik edici ˛ekilde kanunla˛mas˝ ˆnemli bir ad˝m olacak. Bunun yan˝nda devlet, yenilenebilir enerji kaynaklar˝ ara˛t˝rma-geli˛tirme Áal˝˛malar˝ iÁin ˆzel b¸tÁe ay˝rmal˝.î Yenilenebilir enerji kaynaklar˝n˝n ¸retime kazand˝r˝lmas˝n˝ engellemek iÁin baz˝ lobilerin olabileceine i˛aret eden Oda Ba˛kan˝ Ulusaler, ìT¸rkiye, elektrik ihtiyac˝n˝n ˆnemli bir bˆl¸m¸n¸ doalgazdan elde ediyor. Yani d˝˛a ba˝ml˝l˝k sˆz konusu. Doalgaz lobisi, tasar˝s˝ aleyhine faaliyetlerde bulunabilir. Fakat, ¸lke gerÁekleri dikkate al˝narak, ¸lkemizin yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklar˝n˝n ekonomiye kazand˝r˝lmas˝ iÁin yat˝r˝m ortam˝ iyile˛tirilmeli, planlama yap˝lmal˝, altyap˝ olu˛turulmal˝d˝r.î
R¸zgar Santrallar˝ Yat˝r˝mc˝lar˝ Dernei Ba˛kan˝ Salahaddin Baysal da, her ¸lkenin ˆncelikle kendi suyunu, r¸zgar˝n˝, g¸ne˛ini, yeralt˝ s˝cak sular˝n˝ enerjiye Áevirmesinin en doal hakk˝ olduunu sˆyl¸yor. T¸rkiye'nin, r¸zgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklar˝ aÁ˝s˝ndan ˆnemli bir potansiyel sahip olduunu kaydeden Baysal, ìAncak, bu kaynaklar˝n ekonomiye kazand˝r˝lmas˝ iÁin ilk yat˝r˝m maliyetleri biraz y¸ksek. Fakat ¸lkenin gelecei ad˝na dei˛ik desteklerle bu yat˝r˝mlar˝n yap˝lmas˝ gerekiyor. «¸nk¸, 5-9 sene gibi bir s¸re iÁerisinde bu yat˝r˝mlar maliyetlerini kar˛˝lad˝ktan sonra, 25-30 y˝ll˝k bir dˆnem iÁin Áok ucuza elektrik ¸retimi sˆz konusu olacak. Olaya bu aÁ˝dan bak˝lmal˝.î diyor. Baysal, Meclis'in g¸ndemindeki tasar˝n˝n aynen kabul edilmesini isteyerek ˛u bilgileri veriyor: ìOrtak taslak, sektˆr¸n ˆn¸n¸ aÁabilecek nitelikler ta˛˝yordu. Fakat ald˝˝m˝z duyumlara gˆre, ba˛ta Hazine olmak ¸zere ëd˝˛ar˝dan daha ucuz enerji al˝nabiliyorí gerekÁesi ile tasar˝da dei˛iklik yap˝lmak isteniyor. R¸zgar enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklara ise toptan elektrik sat˝˛ fiyat˝ ¸zerinden al˝nmas˝ yˆn¸nde te˛vik verilmesi isteniyor. Bu zaten var. Ama i˛e yaram˝yor. 800-1.000 megawat hidroelektrik, 1.200 megawatl˝k r¸zgar lisans˝ al˝nm˝˛. Ama, ortada yap˝lan bir yat˝r˝m yok. Ya lisanslar yanl˝˛ verildi, ya da uygulamada bir sorun var.î Baysal, kanun tasar˝s˝n˝n kesinlikle sektˆr¸n gˆr¸˛leri ile olu˛an ortak metin olarak kabul edilmesini istiyor.
Eurosolar T¸rkiye Ba˛kan˝ ve Marmara İniversitesi Enerji Anabilim Dal˝ Ba˛kan˝ DoÁ. Dr. Tanay S˝tk˝ Uyar, T¸rkiyeínin r¸zgar enerjisi, g¸ne˛, jeotermal, biyok¸tle ve barajs˝z hidro potansiyelinin t¸m Avrupa'dan fazla olduuna dikkat Áekti. Uyar, ìYenilenebilir enerji kaynaklar˝n˝n pahal˝ym˝˛ gibi gˆsterilmesi, ¸lkemizde bu kaynaklara gereken ˆnemin verilmemesi ve d˝˛ar˝dan al˝nan kredilerin 1994 y˝l˝ teknolojilerini bize yeni teknoloji fiyat˝ndan fatura etmesinden.î dedi.
ëYenilenebilir Enerji Kaynaklar˝n˝n Elektrik Enerjisi İretimi AmaÁl˝ Kullan˝m˝na ıli˛kin Kanun Tasar˝s˝', Haziran 2004'te Meclis g¸ndemine al˝nd˝, ancak daha sonra geri Áekildi. Yar˝n yeniden g¸ndeme al˝narak gˆr¸˛¸lecek tasar˝, ëYenilenebilir kaynak alanlar˝n˝n belirlenmesi, korunmas˝, kullan˝lmas˝ ve ¸retilen enerjinin belgelendirilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklar˝ndan ¸retilen elektrik enerjisinin belirli bir s¸re iÁin sabit fiyat uygulamalar˝ ile al˝m y¸k¸ml¸l¸¸n¸n getirilmesi'ni ˆngˆr¸yor.
Yat˝r˝mc˝lar yasan˝n Á˝kmas˝n˝ bekliyor
Yerli-yabanc˝ yat˝r˝mc˝lar, T¸rkiye'de r¸zgardan elektrik ¸retmek iÁin yasal altyap˝n˝n tamamlanmas˝n˝ bekliyor. Polat Enerji Genel M¸d¸r¸ Zeki Eri˛, tasar˝n˝n sektˆr¸n beklentileri dorultusunda Á˝kmas˝ durumunda ba˛ta r¸zgar olmak ¸zere yenilenebilir enerji kaynaklar˝ndan elektrik ¸retiminde ˆnemli art˝˛lar ya˛anaca˝n˝ belirtiyor. Eri˛'e gˆre T¸rkiye; r¸zgar, jeotermal, g¸ne˛, hidrolik gibi yenilenebilir enerji kaynaklar˝n˝n kullan˝m˝nda Avrupa'n˝n Áok gerisinde. 2004 y˝l˝nda ¸retilen 150 milyar kilowatsaat (kWh) elektriin iÁerisinde r¸zgar˝n pay˝ 50 milyon. Sektˆrde halen 4 r¸zgar santral˝n˝n var olduunu vurgulayan Eri˛'e gˆre, yat˝r˝mc˝ firma potansiyel ise 100-120 civar˝nda. Dolay˝s˝yla, enerji sektˆr¸nde b¸rokratik Áarklar yava˛ ilerliyor. Eri˛, ˛u bilgileri veriyor: ìT¸rkiye'de y˝ll˝k 10 milyar kWh bir r¸zgar enerjisi potansiyeli var. Bu da yakla˛˝k 4 bin, 4 bin 500 MW bir kurulu g¸ce denk geliyor. ıyi bir yasal altyap˝ ve destek ortam˝ salan˝rsa, bu potansiyel 2020 y˝l˝nda yakalan˝r. R¸zgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklar˝ ilk yat˝r˝m maliyeti y¸ksektir. Enerji Bakanl˝˝ raporuna gˆre r¸zgarda 1 megawatt kurulu g¸Á iÁin 1- 1,3 milyon Euro, hidroelektrik santrallar˝nda 1-1,2 milyon Euro, doalgaz santrallar˝nda 700-800 bin Euro, kom¸rde 1-1,2 milyon Euro, n¸kleerde ise 2-2,5 milyon Euro kurulu˛ maliyeti sˆz konusu. Ancak, 10-12 y˝l iÁerisinde yat˝r˝m maliyetlerini kar˛˝layan bir r¸zgar santral˝ bug¸n¸n fiyatlar˝ ile elektriin maliyetini 2-2,5 centlere Áekebilmektedir. Ayr˝ca, temiz, Áevreye ulumlu, yerli kaynak-yerli yat˝r˝m, istihdam gibi ˆnemli avantajlar˝ var.î
Doalgaz˝n elektrik ¸retimindeki pay˝ y¸zde 40
T¸rkiye, t¸kettii doalgaz˝n yar˝dan fazlas˝n˝ elektrik ¸retiminde kullan˝yor. Bota˛'˝n 2004 verilerine gˆre, geÁen y˝l t¸ketilen toplam 22,1 milyar metrek¸p doalgaz˝n 13,2 milyar metrek¸p¸ elektrik ¸retiminde kullan˝ld˝. Elektrik ¸retiminin y¸zde 40í˝ doalgaz santrallar˝nda gerÁekle˛tirildi. ìGaz˝n kalan bˆl¸m¸ ise konut, sanayi ve g¸bre sektˆrlerinde t¸ketildi. T¸rkiye'de elektrik ¸retiminde doalgaz kullan˝m˝ kamuoyunda tart˝˛ma konusu olmu˛tu. Doalgaz ¸reticileri, santrallar˝n h˝zl˝ kurulmalar˝, temiz enerji ¸retmeleri ve ilk kurulu˛ maliyetlerinin ucuz olmas˝ gerekÁesiyle doalgazla elektrik ¸retimini savunurken, baz˝ Áevreler ise yurtd˝˛˝ndan ithal edilmesi, elektrik ¸retiminin pahal˝ olmas˝, al˝m garantisi ta˛˝malar˝ gibi sebeplerle buna kar˛˝ Á˝k˝yor. T¸rkiye, 20-30 s¸reli ëal ya da ˆde' ˛artl˝ yapt˝˝ gaz al˝m anla˛malar˝ sebebiyle elindeki gaz˝ t¸ketmek zorunda bulunuyor. Bunun iÁin, son y˝llarda ba˛ta elektrik ¸retimi olmak ¸zere, konut ve sanayi sektˆr¸nde doalgaz kullan˝m˝ te˛vik ediliyor.
05.04.2005
ısmail Altunsoy
ıstanbul
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:34
ADALAR POSTASI-283: atina'dan mektup var!
ADALAR POSTASI
25 Ocak 2006
From: Stathis Arvanitis
Date: Tue, 24 Jan 2006 23:06:15 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI:
MERHABALAR ATINADAN YUNANISTANDAN
ADIM STATIS ARVANITIS VE BUYUKADALIYIM ASLINDA ESKIDEN BUTUN AILEM
YUNANISTANDAN 1900 YILARINDA GOC ETMIS VE BUYUKADADADA YERLESMIS .
BABAM BUYUKADANIN EN UNLU KUNDURACISIYMIS VE BUTUN AILESI AYNI MESLEK ILE UGRASTI VE SINASI RIZANIN ECZANESIN YANINDA COK SENEDEN BERI DUKANI VARDI. TABI 1964 YILINDA YUNAN TABALI OLDUGU ICIN ILK YUNAN OLARAK TURKIYEDEN HAKSIZ OLARAK SINIR DISI EDILDI VE KUCUK YASTA OLDUGUM ICIN ONUNLA BERABER YUNANISTANA GELDIK.
VAPUR ISKELESI ICIN YAZDIGINIZ ICIN COK ENDISELENDIM O VAPUR ISKELESI VE SAAT KULESI 42 SENE KALBIMDEDIR CUNKU YASADIGIMIZ EV SAAT KULESININ SOLUNDA KLISENIN BINASINDAYDI. HALICTEKI FENER LISESINE OKUDUGUM ZAMAN HER SABAH VAPURU ALMAK ISIN HER SABAH O GUZEL VAPUR ISKELESINDEN GECIYORDUM VE HAYATIMLA BAGLI OLDU. SOL KOSESINDEKI GAZETE SATAN MAGAZA OGRETMENIMIN VE AKRABAMIN MAGAZASIDIR. ESKIDEN ISKELEDE TOST SATAN MAGAZA -CICEK SATAN MAGAZA -AYAKAPI BOYATMA MAGAZALARI VARDI VE BIR SURE USTEKI KATA KIS SINEMASI GIBI CALISTI. BUYUKADA ICIN YAZILAN PRINGIPOS ADINDA BIR GUZEL KIRAP VAR VE PARS TUGLACININ YAPTIGI GIBI BUYUKADANIN TARIH BOYUNCA BUTUN NOTLARI YAZIYOR. BU KITABI AKILAS MILAS ADINDA BUYUKADALI BIR DOKTOR YAZMIS VE BU KITABI BUYUKADAYI HER SEVEN INSAN OKUMAK ICIN TURKCEDE TERCUMESI OLABILIR . YUNANISTANDA COK ADALI BILDIGI GIBI ESKI BUYUKADALILAR KULTURI DERNEGI VAR VE IKI MILLETIN ARASINDA DOSTLUK OLMASI ICIN CALISIYOR.
SIZI SAYGI ILE SELAMLARIM
VE HABERLERINIZI BEKLIYORUM
STATIS 
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:31
ADALAR POSTASI-282: duzeltim ve de ozur!
ADALAR POSTASI
25 Ocak 2006
Eyvah! Her nasilsa “Dilek” diye yazmisim!
Eve girmek bilmeyen munis (!) kopegim Cuma’nin pesinde, yakalayabilmek "dilegiyle" saatlerce iz surdugumden yorgun dusmus olmaliyim!
ADALAR POSTASI’na ulasan bir evvelki mektubun basligini “Deniz Kandiyoti’den mektup var!” diye duzeltiyor ve kendisinden ozur diliyorum.
Selam ve sevgiyle...
Emine Cigdem
/
From: Arif Caglar
Date: Tue, 24 Jan 2006 21:45:07 +0000
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: Dilek Kandiyoti'den mektup var!
Çigdem,
Deniz'in adini "Dilek" olarak kaydetmissin, degistirebilirsin.
Selamlar,
Arif
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:29
ADALAR POSTASI-281: dilek kandiyoti'den mektup var!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
From: Dilek Kandiyoti
Date: Tue, 24 Jan 2006 17:39:48 -0000
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: denizde firtina suruyor!
Londradaki ofisimden karli adayi, firtinali denizi, martilari gorebilmek buyuk bir mutluluk.. Sagolun.
Deniz Kandiyoti
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:25
ADALAR POSTASI-280: gunduz vassaf'tan mektup var!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
From: Gunduz Vassaf
Date: Tue, 24 Jan 2006 14:45:29 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Cemal Beskardes'ten iki mektup var!
Bu aksam Istanbul'da Gümüssüyu sakinleri olarak Beyoglu Belediye baskani Sed otel2de bizle bulustu, sorularimizi yanitladi,mahalle için çesitli konularda çözüm yollari arandi.Belki benzeri Ada da yapilabilir.
Gündüz Vassaf
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:24
ADALAR POSTASI-279: cemal beskardes'ten iki mektup var!
ADALAR POSTASI
23 Ocak 2006
From: Cemal Beskardes
Date: Tue, 24 Jan 2006 03:57:43 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: Dostlara selam!
Merhaba Sevgili Adalilar!
Arif Çaglar'in, Korhan Gümüs'ün, Rezan Peya Gökçen'in, Dilek Zaptçioglu'nun ve yazilarini özledigim Ergin Sezgin'in yazdiklarini, restorasyonlarla ilgili düsüncelerini okudum. Büyükada Iskelesi restorasyonu için ihale asamasinda bize sivil toplum olarak bir ACIL EYLEM PLANI hazirlamak ve uygulamak görevi düsüyor. Simdi Grubumuza soruyorum:Ne zaman bir araya gelecegiz?
Dün IBB Florya Sosyal Turistik Tesisleri'nde, Florya'nin semt dayanismasi dernegi FLODER'in de katildigi bir Bakirköy STK Platformu-IBB Yetkilileri Toplantisi yapildi. IBB'yi bu toplantida Genel Sekreter Yardimcisi Muammer Erol ve kendisine bagli 6 adet müdür temsil ediyordu. Bakirköy STK'larinin yazili ve sözlü dileklerini, sikayetlerini IBB yetkililerine ilettik. Arif
Caglar'in yazisinda açik olarak belirttigi IDO Bakirköy Terminali'ndeki düzensizlikten, kesmekesten maalesef söz eden çikmadi. Ancak, IBB Genel Sekreter Yardimcisi'na bu durumu özel olarak yazacagim.
Bu arada sevgili Amelie Edgü'nün mektubunu okuyarak kendisinden haber aldigim için sevindim. 1970'lerde TTH'de görev yaparken Amelie Hanim ile tanismis, yillar sonra Nisantasi'nda bir resim sergisinde son kez karsilasmistik.
Karlar altindaki, buz tutmus sokaklarinda insanlarin düse kalka ilerleyebildigi Florya'dan size sevgi ve selamlarimi yolluyorum.
M. Cemal Beskardes
From: Cemal Beskardes
Date: Mon, 23 Jan 2006 13:36:35 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: Dilek Zaptcioglu'ndan mektup var!
Sevgili Arkadaslar,
TURING CAFE'yi isletmekte olan TÜRKIYE TURING VE OTOMOBIL KURUMU (Kamu yararina calisan bir dernektir) Yönetim Kurulu, merhum Çelik Gülersoy'un bu eserini yasatmak istemektedir. Bu konuda alinmis bir karar vardir. Ancak, eskiden TDI'ye ait olan Büyükada Iskelesi'nin IDO'ya devredilmis olmasi nedeniyle TURING bu yeri tahliye etmemek icin yasal yola basvurmustur.
Adalar halki bir araya gelerek bir dilekce ve imza kampanyasi gerceklestiremez mi? Neticede cok sayida kisinin isteklerine IBB ve IDO'nun karsi gelemiyecegini umuyorum...
TURING'i ve degerli dostum merhum Çelik Gülersoy'u Büyükada'daki eserleriyle andiginiz için sizlere tesekkürü bir borç biliyorum.
M. Cemal Beskardes
TTOK Üyesi
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:20
ADALAR POSTASI-278: buyukada iskelesi restorasyon ihalesi!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
From: Arif Çağlar
Date: Tue, 24 Jan 2006 06:06:16 +0000
To:
Cc:
Subject: Re: [vapurlarimizi_vermiyoruz] Re: Büyükada, Bostancı, Beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için
Sayin Rezan Peya Gokçen,
Bilgi eksikligi yüzünden önyargili davraniyor olabiliriz ama simdiye kadar bu hislerimizde hiç yanilmadik: Büyükada iskelesinde sizin gezdiginiz üst kat, hatta yolcu bekleme salonlari, giseler, pasaj ve dükkanlar yani binanin çatisi dahil tümü zaten iki yil önce uzun süre çevreye rahatsizlik vererek, ah-u vah ile restore edildi. Binanin disinda kalan iskele kismi ise
mahvedildi. Simdi neyi restore etmek istiyorlar anlasilir gibi degil, iskelede bozduklari seyleri düzelteceklerse yapsinlar. Lakin ihale dosyasi hala ortada yok! Mimarlar Odasi'nda hatta Anitlar Kurulu'nda bu tarihi eserlerin bir dosyasi yok mudur? Bunu sorusturacak kimse yok mudur? Giderek seffaflasan yerel yönetimin web sayfasinda ihaleyle ilgili yer olarak üç
adet semt ismi yazilmis, "iskele" (sadece bir kelime) daha yazilsa mesele bir nebze olsun anlasilacak, hayir, asla kasit yoktur, olsa olsa ihmal vardir, hatta o bile yoktur, web sayfasinda yer yoktur, denilecektir v.s. Bugün ögleye kadar bu konuyu basina iletmek gerekiyor. Bu konuyla ilgilenen arkadas varsa haber versin lütfen.
Ayrica ve diger iskelelere gelince: bir de Iskele Izleme Grubu kurmamiz gerekiyor zaar. Kim bilir, belki de böyle bir mimar ya da mimarlar grubu vardir.
Arif Çaglar
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:17
ADALAR POSTASI-277: rezan peya gökçen'den mektup var!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
Sayın K. Gümüş,
Büyükada İskelesi restorasyonu ihalesiyle ilgili kaygılarımızı belirten ve bir soru içeren iletimize zaman ayırıp hemen yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz. Somut olarak önerdiğiniz, basına durumu duyurma işini yapmak isteriz tabii. Yalnız, elde yeterli bilgi olmadan, boş yere yazmaktan çekindik. Mimarlar Odası'nın ilgisini beklemiştik; acaba, bu Oda'nın İstanbul'daki tarihi iskeleler üzerine hazırlanmış bir arşiv dosyası var mıdır?
Dün Büyükada'ya, İskele'ye alıcı gözle bir daha bakmaya gittim; belli olmaz, burası da tanınmaz hale gelebilir yakında, düşüncesiyle, çizip, fotoğraf çekmek istemiştim. Hava bozdu, rüzgar vardı; fazla bir şey yapamadım ama Turing Cafe'ye çıktım. Tertemiz... Restorasyona hiç ihtiyaç göstermeyen kamuya açık bir yer. Masanın üstüne alışverişini koymuş, tek başına piyano çalan bir beyin arkadan fotoğrafını çektim. Sonra karşılıklı çay içtik, konuştuk. Kendisi emekli Adalar kaymakamı imiş... Oraya yerleşmiş. Konuşmasında, anlattıklarında tam bir eski-adalı nezaketi vardı. İskeleler hakkında doğru dürüst bir araştırmanın olmadığından söz ettik.
Aşağıda, giriş kapısının solunda, duvara İskele'nin tarihini açıklayan metal bir plaka yerleştirilmiş. Üzerinde kısaca binanın 1915 yılında tamamlandığı, iki katlı binanın mimarının İzmit'li Mihran Azaryan olduğu yazılı. Sanırım, Belediye bu malumatı P. Tuğlacı'nın Tarih Boyunca İstanbul Adaları başlıklı kitabına dayanarak veriyor (Cilt 1, sayfa 537'de Tuğlacı kaynak olarak, aynı bilgiyi Mihran Azaryan'ın (1875-1951) oğlu Nubar Azaryan'dan elde ettiğini söylüyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, bu İskele binası 1. Milli Tarz dönemine ait, Büyükdere İskelesi gibi, Haydarpaşa İskelesi gibi...
Geçen ay Haydarpaşa İskelesi'ne gitmiştim. Orada da iç duvarda metal bilgi panosu var (TDİ Şehirhatları İşletmesi tarafından koyulmuş). Yapıtın mimarının Vedat Tek olduğu, tarihinin tahminen 1915-1917 arası olduğu yazılı. Binayı süsleyen Kütahya çinileri değerli usta Mehmet Emin Bey'in imiş. Bu İskele çinileri Büyükada İskelesi çinileriyle karşılaştırılabilir, diye düşünürken, oldukça çelişkili bulduğum son cümleyi okudum Haydarpaşa İskelesi plakasında : ''1987 yılında iskele aslına uygun olarak onarılmış, bu onarım sırasında kitabe panolar kaldırılarak, yerlerine Kütahya'da yaptırılan yeni çini panolar yerleştirilmiştir''. Benim kafa yapım ve Türkçem, bu 1. tarz çorbası yapar gibi restorasyon çalışmasını anlamaya yetmiyor. Neyse...
Asıl Haydarpaşa İskelesi'nin bir iç duvarı berbat durumda, acil sevgi ve saygıya ihtiyacı var; ilgililerin dikkatine..
Rezan Peya Gökçen
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
22:00
ADALAR POSTASI-276: martılarımızı kuş gribinden koruyalım!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
From: Cemal Beskardes
Date: Tue, 24 Jan 2006 04:52:06 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: MARTILARIMIZI KUS GRIBINDEN KORUYALIM!
Sevgili Adalilar,
Ekteki resmin esliginde size bir siirimi yolluyorum:
MARTILARIMIZ AÇ!
Martilar yine ciglik cigliga ucuyorlar,
Martilar yine yolculari selamliyorlar,
Sizin atacaginiz simitleri bekliyorlar,
Hadi atin lokmalari acikmistir martilar!
Martilar iskelelerde, martilar dubalarda,
Martilarin telasi baska, yolcular yolunda,
Kar tipiye döndü, artik lokma pahada,
Hemen atin lokmalari acikmistir martilar!
Martilar habersiz kaldirilan seferlerden,
Martilar vapurlari gözler her iskeleden,
Kus gribi aclari vuruyor, ucamiyor yemeden,
Simdi atin lokmalari ucamiyor martilar!
Vapurlar martilarin dostudur,
Yolcular martilarin dostudur,
Istanbul vapursuz olamaz,
Martilar vapursuz yasayamaz...
Mehmet Cemal Beskardes
Florya, 23.01.06
"ISTANBUL'U DINLIYORUM, VAPURUMA BINIYORUM..." kitabimdan...
+ Cemal Bey, ekte yolladiginiz resmi acamadigim icin vaktiyle vapurdan cekmis oldugum bir martilar fotografini mektubunuza ekledim!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
21:47
ADALAR POSTASI-276: denizde fırtına sürüyor!
ADALAR POSTASI
24 Ocak 2006
From: Arif Caglar
Date: Tue, 24 Jan 2006 05:00:21 +0000
To:
Subject: RE: Yanıt: RE: Yanıt: [vapurlarimizi_vermiyoruz] ADALAR POSTASI: Dilek Zaptcioglu'ndan mektup var!
Sevgili Arkadaslar,
IDO'nun hal-i pür melaliyle ilgili bir iki not daha eklemek istedim:
1.
Bakirköy IDO terminalinde inip taksi ya da HAVAS otobüsüne ulasmaya çalistiniz mi? Bakirköy noktasi havaalanina yolcu aktarimi için düsünülmüstür. Havaalanina giden yolcunun elinde çantasi, valizi, belki çocuk arabasi vardir, yolcular arasinda küçük çocuklar ve yaslilar da olabilir. Deniz otobüsünün her türlü atleti zorlayabilecek tahliye köprüsünü IDO'nun elemanlari yardiminiyla geçtiyseniz yürünemez, bavul ve çanta çekilemez engebeli beton bir yoldan önce havaalanina dolmus yapan taksi
barikatina, bu barikati geçebilirseniz çakil döseli, delik desik bir alandan HAVAS otobüsüne ulasabilirsiniz. Yagmur ve kar yagiyorsa çektiginiz çile birkaç kat artmis olabilir. Bu güzergahin sahibi kimdir, düzenleyen ve isleten hangi kamu kurulusu ya da özel sirkettir? Belli ki IDO kendi yolcusuna eziyet etmek için bir nebze akil, az miktar isletme basireti ve organizasyon mahareti, iki tutam parayla halledebilecegi basit bir yürüme güzergahi düzenlememekte yillardir israr etmektedir. Ülkemizde böyle rezaletlerin söyle bir savunusu vardir: "sanki baska iskele ve terminaller daha mi düzgün" ya da "bu ülkenin neresi düzgün ki" v.s. Böyle bir eksik akil yürütmeyle ne kadar yanlis ve kötü varsa sütten çikmis ak kasik misali arz-i endam eyler.
Gerçekten de IDO'nun Kabatas terminalinden taksi ya da otobüse ulasmak sanki daha mi kolaydir? Hayir, kaç yildir sürdürülen finiküler bahaneli çevre düzenlemesinin hal-i pür melalini kastetmiyorum. Kabatas IDO terminalinin cadde, kaldirim, taksi, otobüs v.s. baglantisi sadece her yastan insani engebeli bir parkur üzerinde zorlamakla kalmiyor, ayrica bu parkur
hayatinizin son parkuru olabilir, çünkü park eden ve harekete geçen taksi ve özel arabalarla içiçesinizdir, üstelik herkesin acelesi vardir, kimsenin kimeseye yol verecek zamani yoktur ve en çok acelesi olanlar da motorlu araçlardir. Müsteri kapmak için birbirleriyle yaris eden halk otobüslerini hiç anmak istemiyorum (IETT otobüsleri degil, onlar yaris etmezler ve genellikle durak disinda durmazlar, ama özel bir politika sonucu sayilari zaten azdir). Bu sahne bir eglence sahnesi degildir, ayagi burkulan, yere düsen, kaçisan insanlara rastlarsiniz, yagmur, çamur, kar ve rüzgar insanoglunu birkaç kat daha zorlar. Birkaç yil önce böyle bir araba-insan difuzyonunda kalantor bir (b)inek arabasinin çarptigi arkadasimizi IDO terminali çikisindan ambulansla hastahaneye kaldirdik.
Sonuç: IDO terminallerinin kaldirim, yaya geçitleri ve duraklara baglantisi son derece sorumsuz ve insan hayatini ucuzlatici bir derbederlik içindedir. Basit bir karsilastirma için vapur iskelelerinin çikislarina ve baglantilarina dikkat edin, aradaki farki göreceksiniz. Bu sonuçtan su sonucu çikartacaklar olabilir: vapur iskelelerinin yaya ve trafik baglantilarini bozalim.
2.
Deniz otobüsü ve IDO'nun iflasinin ilani olan motorlardan birine Eminön'den binip Besiktas üzerinden Çengelköy ve sonra Anadoluhisari v.s. seferi yapin. Vapurlar seferlerinin nasil kesilip yolcunun motor seyri seferine aktarildigini göreceksiniz. Hele aksam seferine çikmissaniz yolcunun iskeleye burundan söyle bir ilismis ve sürekli sallanan dandik bir tekneden karanliklar içinde iki basamakli bir tabureden nasil bir sorumsuz maharetle inidirildigini göreceksiniz. Yolcu seyir ve tahliye güvenligini azaltan, insan hayatini ucuzlatan tüm önlemlerin alinmis oldugundan emin olacaksiniz.
Ah, vapuretto'lar! Venedik görmüs kimileri her iki sehir arasindaki farkin sokundan kisa sürede hafiza kaybina ugramamislarsa Bogaziçi'ne vapuretto'larin çok yakisacagini ve pek de iyi is görecegini söyler dururlar. Venedik'in bütün ulasimini mükemmel sekilde yüklenip götüren vapuretto'larin iskeleleri, iskele köprüleri, teknelerin inis binis rahatliklari, onca turiste ragmen hiçbir baris çagris, megafon, hoparlör v.s. gibi ilkellikler olmadan mükemmel bir düzen içinde hareket edislerinin ayrintilari da bazi dikkatlerden kaçmamistir.Ama yok öyle sey, burasi Türkiye, vapuretto yok, motor var.
Sonuç: 150 yili askin koskoca bir kentiçi deniz ulasimi gelenegi olan Istanbul'da çok kisa bir zaman öncesine kadar gelismis ülkelerdekine denk bir isletme, estetik ve tecrübeyle gelinmisken Türkiye Denizcilik Isletmeleri çökertilsin, "deniz otobüsü getirip hizlaniyoruz" gibi bir dümenle deniz ulasimi kurumu, kurallari, ilkeleri, güvenligi, organizasyonu, gelistirilmesi falan hepten iptal edilip yeni yetme cevval, cesur, cahil kaptanlarin motorlarina tahvil olalim. Hani tersanelerine düsman girse bu
yikimi yapmaz, bu zarari vermez.
Derin sonuç: Eldeki her türlü organizasyonu bozmaya azimli küçük bir yikici
kadro ve bu grubu gelenkçi postmodernist demokrat sanan bir akil
tutulmasiyla karsikarsiyayiz.
3.
17 Aralik 2005 cumartesi günü siddetli lodos nedeniyle Adalar'a vapur seferleri iptal edildi. Ancak saat 10:00'da Sirkeci-Adalar seferi yapildi. Adalar'dan karaya ulasilamiyor. Bir sonraki emre kadar seferler hakkinda bilgi de yok. Büyükada iskelesinde Bostanci'ya ulasabilmek için beklesiyoruz. Derken Sirkeci'den 10:00'da kalkan vapur geldi. Tarifeye göre Bostanci'ya devam edecek. Ama hayir, bütün yolcuyu Büyükada iskelesine bosaltip Heybeliada'ya istirahate çekildi. Yolcularin bir kismi Kinali, Burgaz ve Heybeli'den Bostanci'ya gitmek için binmis, Büyükada'ya indirildikleri için saskinlik içindeler. Fakat iste, çözümler tükenmez, iskele çikisinda motorcular müsteri topluyor: "Bostanci, Bostanci!" Iskelede bu isten sorumlu memur ariyoruz, yok, digerleri yardimci olmaya çalisiyorlar ama nafile, soru su: koskoca vapur seyir güvenligi nedeniyle Bostanci'ya
geçemezken bütün yolcu çok daha güvensiz küçük motorlarin eline birakiliyor, bu ne haldir? Istanbul'da kentiçi deniz ulasimindan sorumlu, yolcunun güven içinde seyrini saglayacak hiçbir merci yok! Tam bir iflas! Sonuçta biz de yolcumuzu bu küçük motorlara teslim ettik çaresiz. Mesele anlasiliyor, burada bir isletme degil, bir isi terketme durumu var. Vapurlar ve deniz otobüsleri (ki lodosa zaten dayaniksizdirlar) terkediliyor, Istanbullu serbesttir, serbest rejime geçiyoruz, liberallesiyoruz yani, motorlara geçiyoruz, her türlü akil, organizasyon, kurum ve kurulustan azade, herkes hürdür arkadaslar. Insanlik tarihi iki bin yildir böyle ebleh hürriyet görmemistir, bu da bize nasib oldu. Özgürlügün ne oldugunu hiçbir zaman anlamamis cahil bir grup bütün gemileri karaya oturtmak üzere. Ve simdi anlasiliyor ki vapurlar meselesi bu kötü oyunun küçük ölçekteki bir
sahnelenisidir. Büyük faciayi daha büyük bir sahnede zaten seyretmekteyiz dehset içinde.
Bu bölümün sonucu küçük bir not olsun: Gemiler, deniz yolculuklari, yöneticiler, seyirciler, insanlik tarihi gibi bir alay iliski hakkinda hafif bir rahatlama, nefes açma ve gülümseme temrinleri için sabah kahvesi yaninda Blumenberg 'in "Gemi Batiyor, Seyrediyorlar" adli kitabini ve bir sonraki kahve molasinda da Rossi'nin "Gemi Batiyor, Seyreden Yok" adli kitabini okuyabilirsiniz.
Arif Çaglar
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:20
ADALAR POSTASI-274: denizde firtina!
ADALAR POSTASI
23 Ocak 2006
From: Arif Caglar
Date: Mon, 23 Jan 2006 00:41:38 +0000
To:
Subject: RE: Yanıt: [vapurlarimizi_vermiyoruz] ADALAR POSTASI: Dilek
Zaptcioglu'ndan mektup var!
Sevgili Behiç,
Senin gönderdigin haber IDO'nun web sayfasindan daha bir yahsi veriliyor:
(http://www.ido.com.tr/)
"16.01.2006 tarihinden itibaren
Çengelköy-Beylerbeyi-Kuzguncuk-Besiktas-Eminönü'ne motorlarla hafta içi
günlerde deneme seferleri baslatılacaktır."
...... ve sonra:
"ÜSKÜDAR DENIZ OTOBÜSÜ ISKELESI GEÇICI BIR SÜRE ÖZEL SEKTÖR MOTORLARINA
TAHSIS EDILMISTIR." v.s., v.s.
Hele bu ikinci haber müthis!
2005 Ekim ayindan beri haftaiçi her sabah yapilan
Kartal-Büyükada-Heybeliada-Bostanci deniz otobüsü seferi için IDO taraf?ndan
bir motor tahsis edilmis bulunuyor. IDO'nun hala dagitilan tarifesinde bu
sefer için özel bir not konulmus: "Birinci sinif tekneyle yap?l?r." Saat
8:40 sularinda Büyükada sahillerine (deniz otobüsü iskelesine degil!) deniz
otobüslerini aratacak kadar sekilsiz bir motor (bunlara artik "deniz kondu"
demek gerekiyor) burundan yanasiyor. Bilinen atlamali siçramali hallerle
yolcu bosaltiyor. Sahilde jeton turnikesi olmadigi için yolcuyu bosalttigi
yerden yolcu alamiyor, rotayi deniz otobüsü iskelesine çeviriyor, oraya da
burundan yanasiyor. IDO'nun 1. sinif olarak ilan ettigi bu tekneyle
Bostanci'ya öyle bir saatte variyorsun ki ise yetisecegin deniz otobüslerini
kesinlikle kaçirmis oluyorsun. Geçen yillarda bu deniz kondu seferi deniz
otobüsüyle yap?l?rdi. Tekne 8:25'te Büyükada'dan kalkar, Heybeli'ye ugrar ve
yolcuyu Bostanci'da 9:05 Bakirköy ya da 9:15 Kabatas deniz otobüsüne
yetistirirdi (o da nasil yetistirirdi evlere senlik ayri bir hikaye ama
tarih oldugu için anlatmiyorum). Simdi artik bu tarifeli sefer IDO'nun üstün
çalismalariyla dejenere edilmis oldugu için Büyükada yolcusu Bostanci'ya
8:40 vapuruyla geçiyor. IDO'nun eline geçmezden önce vapur tam 25. dakikada
Bostanci iskelesine yolcu bosaltmaya baslardi. 9:05 Bakirköy deniz otobüsüne
hiç kimse yetisemezdi ama hiç degilse Kabatas-Karaköy yolcusu hizli bir
tempoyla 9:15'i yakalardi. Simdi vapurlar da saatinde yanasamiyor, 9:05
zaten hayal, gençliginde sprint kosmus olanlar bazen 9:15'i yakalar gibi
oluyorlar. Fakat müessese aptal degil ya, IDO'nun baska bir engeli daha var:
Teröristlerin deniz otobüslerine (ve bundan sonra artik deniz kondu
motorlara) sadece Bostanci iskelesinden (pardon, terminalinden) binecekleri
haberi verilmis olmali ki sadece Bostanci deniz otobüsü yolcu girisine
havaalanlarindakine benzer bir x-ray kontrol geçisi (pardon, geçilmezi)
kurulmus. Deniz otobüsünü ucu ucuna yakalamak üzere olan yolcu iste bu son
engelde basariyla telef oluyor.
Bu ve benzeri hikayelereden çikacak bir çok sonuçtan bazilari söyle:
1. IDO deniz otobüsü bile isletebilecek bir kurum degildir, IDO isi deniz
motorlarina devrederek denizde minibüs dönemini resmen baslatmis bulunuyor.
2. IDO devraldigi vapurlari da isletememektedir: vapur tarifeleri ve sisli
ve firtinali havalarda yapilan seferler eskisine oranla daha fazla
aksamaktadir.
3. Vapurlar ve deniz otobüsleri seferleri arasindaki eski kordinasyonsuzluk
her iki deniz hatti ayni isletmenin elinde olmasina ragmen ayni
kordinasyonsuzlukla devam etmektedir. Tarifeler bir yana, her iki hattin "is
günü" ve "tatil günü" tarifleri bile bu kesmekesi göstermek için yeterlidir.
4. Istanbul deniz ulasimi yolcusu "güvenli tasimacilik" diye çirpinadursun,
IDO hem seyir, hem de yolcu inis-binisi açisindan en güvensiz, en sorumsuz
isletme ve tekne seklini su anda lanse ettigi motorlarda bulmustur.
Bu kadar basibozuklugun ve sorumsuzlugun sorumlusu kimdir?
Selamlar,
Arif Çaglar
Bütün bu sahne sunu da akla getiriyor:
Abdülcambaz maceralarinda takunya ve tespihle uzay yolculuguna çikan tuhaf
adamlar vardi, hayal ürünü sanirdik, hakikat oldu. 70'lerde Ecevit'in
Erbakan'li koalisyon hükümeti basimiza geldiginde takunya partisi Toros
daglari üzerinde uzaya ilk türk kapsülünü gönderecek üs kurmustu. Basarili
olamadilar. Ama simdikiler basarili. Vapur isletemeyecek zevat Istanbul
deniz ulasimini motorculara teslim etmek üzere, bir takim okumus yazmis
zerzevat bu zevati modern ve demokrat saniyor. Geçenlerde Cemal Beskardes'in
bildirdigi tv-programinda Selim Ileri ve Eser Tutel böyle bir yanilginin
kurbanlari olarak sorumsuzca yanlis yolu gösterenlere yardim etmis oldular.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:14
ADALAR POSTASI-273: boyle bir mantik!
ADALAR POSTASI
23 Ocak 2006
From: Amelie Edgu
Date: Mon, 23 Jan 2006 14:34:15 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: vapurlar Van'a, motorlar Bogaz'a!
imam hatiplerden ancak boyle bir mantik beklenebilir! o zevksiz batili turistler ne anlar bu bogaz gemilerden! dogudaki turistler layik ancak ..
amelie edgu
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:07
ADALAR POSTASI-272: amelie edgu'den bir mektup daha var!
ADALAR POSTASI
23 Ocak 2006
From: Amelie Edgu
Date: Mon, 23 Jan 2006 13:52:22 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Ergin Sezgin'den mektup var!
dogru .. ama kimin umurunda? asil problem bu! beyoglu nun yer karolar .. onlar mutfak karolar! kim yazdi? kimse.
selamlar,
amelie edgu
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:05
ADALAR POSTASI-271: amelie edgu'den mektup var!
ADALAR POSTASI
23 Ocak 2006
From: Amelie Edgu
Date: Mon, 23 Jan 2006 13:47:06 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Arif Caglar'dan mektup var!
bugun tatilimden donuyorum. ne oldu? prof dr afife batur birsey belki yapabiklir. oktay ekinci bunlar cumhuriyet te yazabilir ve birisi bulabilir.
selamlar,
amelie edgu
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:03
ADALAR POSTASI-270: arif caglar'dan mektup var!
ADALAR POSTASI
22 Ocak 2006
From: Arif Caglar
Date: Sun, 22 Jan 2006 13:05:45 +0000
To:
Cc: ADALAR POSTASI
Subject: RE: [vapurlarimizi_vermiyoruz] Re: Büyükada, Bostancı, Beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için
Sevgili Arkadaslar,
Her üç iskele de kisa bir süre önce restore edildi, restorasyon bu isi alip
satanlarin dilinde her ne demekse o sekilde birseyler oldu. Sonuç her
zamanki gibi bir felaket. Büyükada iskelesine güya fenerler diktiler,
hiçbiri çalismiyor, vapura inen ve binen yolcunun gözüne kuvvetli bir spotla
isik tutuyorlar, gerisi zifiri karanlik. Iki üç yil kadar önce yapilan son
restorasyonla iskeleyi genislettiler, silüyetini bozdular, kenarlarini
bozdular, üzerinde yürümeye olanak yok, yanlis bir takim taslar dösenmis,
hatta büyük bir kisminda tas bile dösenmemis, beton bile düzgün degil v.s.
Diger iskelelerin onarimi ve boyasi da zevksiz bir sekilde yapildi.
Korhan Gümüs'ün tahmini dogru olabilir, ayrica Çelik Gülersoy'un yaptigi
herşeyi AKP grubu bozmak istiyor, simdiye kadar yapilanlar bunu gösteriyor.
Büyükada iskelesinin üstündeki TURING isletmesi zevk ve estetik olarak AKP
taraftarlarina göre olmayabilir ve ayrica ayri bir rant yeri olarak da
görülüyor olabilir. Büyük ihtimalle bu isin dinamiginde her iki boyut da
var. Asil önemli boyut bu üç iskelenin gecekondu mimarisi tarzinda olmayisi
- dolayisiyla bu aykiri durumda göze batiyorlar ve bozulmalari gerekiyor
olabilir.
Istanbul Valiligi ve Istanbul Büyüksehir Belediyesi web sayfalarinda
"25.01.2006 14:00 Yapi Isleri Müdürlügü Bina Restorasyonu yaptirilacakir"
seklinde ilan edilen ve yer olarak sadece "Besiktas, Bostanci, Büyükada"
ibareleri bulunan ihlanin içerigi hakkinda hiçbir bilgi verilmiyor, sadece
ihaleye katilim kosullari açiklaniyor. Bu da ayri bir tuhaflik! Asil
açiklanmasi gereken şey ihaleyle ne yapilmak istendigi, restorasyonun
içeriginin ne oldugu. Kamuyu ilgilendiren konu bu. Bu da sakli degil ama
ulasilmasi zorlastirilmis! Ihalenin içerigiyle ilgili bilgi "Ihale dokümanı
Yapi Isleri Müdürlügü M.Nezihi Özmen Mah.Keresteciler Sitesi Kasim Sok.
Merter/Istanbul adresinde görülebilir ve 400 YTL / Milyon TL karsiligi ayni
adresten temin edilebilir" denmis.
Bu ihalenin içerigini Istanbul Mimarlar Odasi, Anitlar Kurulu ve
üniversitelerden güvenilir restorasyon bölümü uzmanlarina inceletip rapor
almak gerekir. Bu isin içeriginin denetim kismi. Ihalenin nasil yapildigini
denetlemek de ayri bir konu. Bu ihaleyi almak isteyen düzgün bir sirket var
midir, bilmiyorum. Ama içerigi görmek ve inceletmek için Mimarlar Odasi
harekete geçebilir. Bu isi yapabilecek ve yapmasi gereken dogru kurum da
orasi.
Zaman az olmasina ragmen yarin, 23.1.2006 pazartesi, ihale dokümani
aldirtilip incelenebilir. Bu konuda Mimarlar Odasi'ndan yardim isteme isini
kim üstlenebilir?
Arif Caglar
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
15:01
ADALAR POSTASI-269: ergin sezgin'den mektup var!
ADALAR POSTASI
22 Ocak 2006
From: Ergin Sezgin
Date: Sun, 22 Jan 2006 05:04:21 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: Restorasyon mu eyvah?
Sevgili Dostlar,
Bir eser, bir tarihi miras restore edilecek denildiginde restore edilecek o deger icin ciddi endiseler tasimaktayim. hele icinde IHALE denilen o mesum kelime ile birlikte anildiginda endiselerim katlanmakta ve eyvah demekteyim.
Yillar once Istanbul'un en onemli kalici anitlarindan biri olan Sehir surlarinin restarasyonu oncesi ve sirasinda yasananlar ve sonrasinda ortaya cikanlar konusunda cok sey yazilabilir.
Bu sur'larin varligini yillarca gormezden gelen ve bakimini ihmal edenlerin Dunya bankasindan gelen kredilerle ortaya inanilmaz kotu isler cikarmasindan sonra gelen denetcilerin soyledikleri ve sonrasinda buraya aktarilan kaynaklarin kesildigini hatirlamak bile istemiyorum. Ama Surlar bolgesinden her geciste restarasyon cinayetini goruyor ve vah ediyorum. Dunya bankasinin denetcilerinin yapilan restarasyon icin ' Burayi Universal studyolarina benzetmissiniz' deyisleri kimsenin kulagina kupe olmadi.
Ulkemizde restorasyon isleri muteahhitlere ihale ediliyor ve onlarda onceligi parayi cebellezi etmek olmak uzere kontrolsuz bir sekilde calisyorlar ve ortaya kotu isler cikiyor.
simdi sira iskelelerde...
Tek gayesi is olsa da nemalanalim olan kisiler simdi adalar iskelesinin restorasyonuna soyunuyorlarsa.
Eyvah kere EYVAH
Saygilar,
Ergin Sezgin
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:59
ADALAR POSTASI-268: dilek zaptcioglu'ndan mektup var!
ADALAR POSTASI
22 Ocak 2006
From: Dilek Zaptcioglu
Date: Sun, 22 Jan 2006 12:03:46 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Büyükada, Bostancı, Beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için...
Sevgili Rezan Hanim,
Korhan´in yazdigi cevaptan konunun aciliyeti ortaya cikmis.
Ihalenin tarihi 25 ocak ise, carsamba oluyor.O günkü gazetelerde "Bugün ihaleye cikiyor....!" haberini cikartmak icin hemen, pazartesi günü icinde veya en gec sali öglene kadar gazetelere ulastirilmak üzere bir basin bildirisi hazirlamak lazim.
"Adalilardan tepki - Turing Café´yi vermeyiz - iskele yeni restore edildi, bu isten kim ne kazanacak? Biz, sunu sunu istiyoruz - hani seffaf yönetim??" gibi ifadeler etrafinda bir metin olmali diye düsünüyorum.
Buna elektronik ortamda bir iskele resmi (turing café´nin de gözüktügü) ve iskelenin kisa tarihcesini eklersek gazetelerin yazi isleri malzeme tamam oldugundan kolayca devralabilirler.
Ek olarak, konu hakkinda köse yazisi icin belli basli köse yazarlarina da o metni ayni anda göndermekte fayda var diye düsünüyorum.
Turing Café, ada festivaline ev sahipligi yapan ve cesitli etkinliklerin düzenlenebilecegi bir yer. Isletmesi belki daha iyi olabilirdi. Ama bu mütevazi haliyle güzel. Turing Café, Beltur´a verilmemeli, ki bence de bu operasyonun arkasinda bu yatiyor. Beltur´a verilince ilk is alkol kalkacak....
Basin bildirisini bunu merkeze alarak bile yazmak mümkün:
"Büyükada´da denizi seyrederek bir bira veya kahvenin yaninda bir konyak icilemeyecek mi?" Buranin turistik karakteri, her yil katlanan sayida turist geldigi, bu insanlarin yazin Turing Café´ye doldugu.....Ayrica adanin bu kazanimlarinin kesinlikle Celik Bey´in eseri oldugu....Yani konu bircok yönüyle politize edilebilir ki bence zaten basit bir ihalenin ötesinde yeterince politik bir konudur. Yillarca süren restorasyonu yeni biten bir yapnin yeniden ihaleye cikarilmasinin ardinda ne oldugunu sormak bile yeter ilgi cekmek icin.
Selamlar,
Dilek
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:56
ADALAR POSTASI-267: büyükada, bostancı, beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için...
ADALAR POSTASI
22 Ocak 2006
From: Rezan Peya Gokcen
Date: Sat, 21 Jan 2006 13:55:15 -0800 (PST)
To: Korhan Gumus
Cc: ADALAR POSTASI
Subject: Büyükada, Bostancı, Beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için
Sayın Korhan Gümüş,
Anlaşılan İBB'si gelecek Salı 25 Ocak günü yukarıda adı geçen iskeleler için restorasyon ihaleleri açacak. Büyükada İskelesi'nin üst katı, şimdi Turing Cafe biliyorsunuz, Çelik Gülersoy'un denetiminde renkli camlarına varıncaya kadar aslına uygun bir yöntemle temizlenip, tamir edilip, doğramaları yenilenip, vitrinlere gemi modelleri konup, halkın hizmetine açılmıştı. Ada'ya varınca, hemen iskelenin içinden mermer merdivenle yukarı çıkarsanız, üç mekandan oluşan bu katın kendine özgü havasýný hemen farkedersiniz. Önünde, iskelenin üstünde denize doðru uzanan geniþ terasta güneþlikler altýnda oturmak, hava almak, birþeyler içmek, sohbet etmek yazýn pek keyiflidir. Önceleri,dendiğine göre, pis ve bakımsız olan bu kat şimdi gayet bakımlı. Burası, aynı zamanda, büyük-küçük halka ve turistlere, 1984'te korunmaya alınmış bir sit alanı olan Büyükada'nın doğasını, mimarisini, tarihini, oturanlarının yaşamını tanıtan, herkesin merakını giderecek bir uğrak yeri olabilir. Ada'nın hemen girişindeki Turing Cafe'ye fotoğraflar, açıklamalı panolar yerleştirilir, video ile geçmişte veya günümüzde yaşıyan Adalılar anlatılır (tipler çook!). Yahut da, bilgisayarda oyun: örneğin, kim Büyüktur'u en hızlı kaç dakikada yürür? Ada'da define nerede bulundu? Kıyılarda en bol balık ne zaman yakalanır? Melissa otu hangi rahatlatıcı şurupta kullanılır; Ada'da akıl hastalığı nasıl tedavi ediliyordu Çam Limanı nasıl meydana gelmiş? Ada kaya ve toprağı neden kırmızı? Ada'nın faytonları neden böyle süslü? Bir sarnıcın sırları, ve benzeri... bir çok konu işlenebilir. Biz İskele'nin üstündeki yerin restorasyon bahanesi ihaleyle bir şirkete verilip, bozulmasını istemiyoruz. Tersine, halen mevcut olan iyi bir restorasyonla kazanılmış olan bu mahalli, sit alanı Büyükada'ya yakşırr biçimde, kültürel etkinliklerle donanmış kullanışlı biçimde sürdüğünü görmek istiyoruz ve bizler de, bu sürece katılmak istiyoruz. İmza toplamak veya STK oluşturmak için geç olmakla beraber, gene de, kamuya ait bir çevrede yapılacak değişiklikler hakkında, herşeyden önce gene kamuoyu bilgilendirilmesi gerekir, değil mi? İhale şartnamelerinin içeriğini nasıl öğrenebiliriz? Deneyiminizden, gözlemlerinizden istifade ettiğimiz için, size yazmayı uygun bulduk. Korkumuz, restorasyon derken mevcut olanın bozulup, yokedilmesi; yerine taklid-yeni bir takım unsurlar getirilmesi... Küçük bir örnek: son/yeni restorasyon sırasında, Büyükada İskele alt katındaki eski mozaik yer karolarından sadece aşınmış olanları söküp, yerine benzeri sağlam-yenilerini koymaktansa, hepsi çıkartılmış, denize atılmış (?), zemin tamamen yeni yapılmış eskiye benzer mozaik karolarla döşenmiş.
Rezan Peya Gökçen
From: Korhan Gümüs
Date: Sun, 22 Jan 2006 00:32:10 +0200
To: Rezan Peya Gokcen
Cc: ADALAR POSTAS
Subject: Re: Büyükada, Bostancı, Beşiktaş iskeleleri restorasyon ihaleleri hk. bilgi için
Sayin Rezan Peya Gökçen,
Restorasyon konusu ilk önce ihale degil, arastirma konusudur. Belediyenin bu tür ihaleleri yapmaktaki amaci içindeki isletmeciyi yerinden etmek olabilir. Hele bu Turing Kulüp ise kesin böyledir.
Daha önce yapilan restorasyon isinden de malesef hiç iyi izlenimler edinmedim. Ama dogrusu adalarda yenilenen iskeleleri görünce buna da sükür dedim. Büyükada Iskelesi, Büyükdere Iskelesi gibi iskeleler içinde dükkan olan, sosyal tesis gibi, şahir kulübü gibi mekanlari olan 1. Milli tarzinda yapilmis binalar. Bunlarin bütünü için bir tasarim kilavuzu hazirlanabilir, vezne parmakligi, yer dösemesi, parmakliklar gibi konularda ortak noktalar, farklilasmalar. Galata Köprüsü dahi ayni mimari özellikte olduguna göre o dönem bir tasarim bütünlügü korunmus, kamu yatirimlarinda. Biraz oryantalist bir tarzda, mimarlik bir ulusal kimlik arayasi içinde düsünülmüs: Elektrik Fabrikasi Idari binasi, trafolar, Tünel Meydani'ndaki tuvalet, Kadiköy Kaymakamligi, 4. Vakif Han, Duyunu Umumiye... Bence Büyükada iskelesi bütün iskeleler içinde özel bir yere sahip. Belki Adalar Belediyesi bu üst kati sivil girisimle birlikte, bir adalar semt merkezi gibi isletmeye talip olabilir. Bunun örnekleri Avrupa'da çok var.
Bir özel kurulustan da hizmet alinabilir ama burasinin yönetimi bir ticari kurulusa verilemez, ihale edilemez. (Belki diğer Turing kurumu vakalarında oldugu gibi, IBB kendi şirketine ihaleyi verecektir.)
Bir dilekçe hazirlayin. Belediyeye ve basina hemen iletin. Hatta ilçe belediyesi vb'den iyi bir isaret alamiyorsaniz, basin toplantisi yapin. Açik bir çagri yapin. Bu ihaleyi etkiler ve isin yeniden programlanmasina yolaçabilir.
Kolay gelsin.
Korhan Gümüs
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:31
ADALAR POSTASI-266: vapurlar van'a, motorlar bogaz'a!
ADALAR POSTASI
13 Ocak 2006
Vapurlarimizi Van Golu'ne gonderen IDO'dan
TURYOL'a destek kampanyasi suruyor!!
vapurlar Van'a, motorlar Bogaz'a!!!
Bogaz hattinda calisan
Sutluce, Defterdar, Kagithane ve Yeni Yavuz
adli yolcu vapurlarimiz
IDO tarafindan
1 Temmuz 2005 tarihinde Van Golu’ne gonderilmisti!
Nicedir o zarif vapurlar yerine TURYOL’un gecekondu misali cirkin motorlari calisiyor Bogaz hattinda!
Mujde!
IDO’dan TURYOL’a destek kampanyasi kapsaminda
Cengelkoy-Eminonu arasinda da hizli motor seferleri basliyormus!
http://www.ntv.com.tr/news/357286.asp
Çengelköy’e hızlı motor seferi
İstanbul trafiğine çözüm arayışı yeni bir ulaşım seçeneği getirdi.
Çengelköy-Eminönü arasında Pazartesi gününden itibaren hızlı motor seferleri başlıyor.
NTV
Güncelleme: 14:43 tsi 13 Ocak 2006 Cuma
İSTANBUL - İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri, deniz ulaşımının alternatif olmaktan çıkıp gereklilik haline geldiğini vurguladı. Bu çerçevede, mevcut Çengelköy-Beylerbeyi-Kuzguncuk-Beşiktaş-Eminönü hattında yeni hızlı motor seferi başlatılacak. Pazartesi gününden itibaren hafta içi her gün Çengelköy-Eminönü arasında 9 deneme seferi yapılacak. Uygulamayla, köprü trafiğinin rahatlatılması amaçlanıyor.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=156091
Küçük vapura şark hizmeti 
İDO'ya ait yolcu vapurları (üstte) Haydarpaşa Garı'nda trenlere yükleniyor.
Bu yıl Kabotaj Bayramı Van Gölü'nde kutlanacak. 1 Temmuz'daki bayram öncesi İstanbul Boğazı'ndaki küçük vapurlardan dördü parça parça trenlere yüklenerek Van'a gönderiliyor
VAN/İSTANBUL - Türkiye'nin en büyük, dünyanın ise beşinci büyük gölü olan Van Gölü'nde atılım var. İstanbul Boğazı'nda sefer yapan yolcu vapurlarından dördü, artık Van Gölü'nde yolcu taşıyacak. Liman başkanlığı da kurulacak Van Gölü, bu yıl ilk kez Kabotaj Bayramı'na ev sahipliği yapacak. Göl kıyısına bir de tersane kurulacak. Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı Bağımsız Denetleme Kurulu Başkanı Cemalettin Şevli, 'gölde deniz kültürünü geliştirmeyi' amaçladıklarını söyledi.
Van-Tatvan hattında hizmet
İstanbul Belediyesi Deniz Otobüsleri Şehir İşletme Müdürlüğü'ne ait Sütlüce, Defterdar, Kağıthane ve Yeni Yavuz adlı yolcu vapurları Van Gölü'ne gönderiliyor. İkisi Van, ikisi Bitlis Özel İdare Müdürlüğü emrine tahsis edilen vapurlar, Van ile Bitlis'in Tatvan ilçesi arasında yolcu taşıyacak. Ancak daha sonra turistik amaçlı olarak tarihi yerleşim birimlerine de vapur seferleri düzenlenecek. Bu amaçla parçalara ayrılan vapurlar, İstanbul Haydarpaşa Garı'ndan trenlere yüklenerek Tatvan'a gönderilmeye başlandı.
Bayrama yetişecek
Türkiye'de bugüne kadar hep denizlerde kutlanan Denizcilik ve Kabotaj Bayramı da, bu yıl ilk kez gölde kutlanacak. 1 Temmuz'da Van Gölü'nde kutlanacak Denizcilik ve Kabotaj Bayramı'na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katılacak. İstanbul'dan gönderilen vapurların, bayrama kadar gölde seferlere başlayacağı bildirildi.
Van Gölü ve çevresinde incelemelerde bulunan Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı Bağımsız Denetleme Kurulu Başkanı Cemalettin Şevli de, turizm başta olmak üzere balıkçılık ve deniz kültürünün geliştirilmesi amacıyla Bitlis'in Tatvan ilçesinde liman başkanlığı kurulacağını söyledi.
Türkiye'de ilk kez bir göle liman başkanlığı kurulacağını belirten Şevli, Van'ın İskele Mahallesi'nde ise bir tersane kurulacağını ifade ederek şu bilgileri verdi:
"Liman başkanlığı, denizcilik bayramına yetişecek. Balıkçılık ve benzeri faaliyetlerin geliştirilmesi ve bunun halka mal edilmesi için idaremiz böyle bir girişimde bulundu. Liman başkanlığının kurulacağı bina bulundu. İç donanımı hazırlanıyor. Van ve çevresinin kültürel doku bakımından çok zengin olması yüzünden taşımacılığa da büyük önem veriyoruz. Bu amaçla Kültür ve Ulaştırma bakanlıklarının girişimleriyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi yerli ve yabancı turistlerin ihtiyacını karşılamak üzere Van Gölü'ne dört şehir hatları yolcu vapuru gönderiyor. Bunlardan ikisi Van Valiliği'ne, diğer ikisi ise Bitlis Valiliği'nin emrine verilecek."
Küçük bir tersane kurulacak
Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı Denetleme Kurulu Başkanı Şevli, "Yaptığımız araştırmaya göre, Van Gölü'nde 350 tekne var. Bunların idari işlemlerinin tekrar elden geçmesi, zaman zaman onarılmaları lazım. Ancak bu teknelerin burada onarılacak bir yerleri yok. Bu nedenle bir ay önce Ulaştırma Bakanlığı Van'da bir araştırma yaptırıp yer tespitini tamamlandı. Burada yapılacak tersane ile küçük tekneler onarılabilecek ve 25 metreye kadar tekneler de yapılabilecek" diye konuştu.
'Boşluğu TURYOL dolduracak'
Giden vapurların yerine İstanbul'da TURYOL tekneleri kullanılacak.
İstanbul Deniz Otobüsleri İşletme Müdürü Ali Kılıç, Van'a gönderilecek teknelerin toplam yolcu taşıma kapasitesinin 784 kişi olduğunu söyledi. Kılıç, şehir hatları vapurlarının bir haftaya kadar Tatvan'da suya indirileceğini belirtti. İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy da, filodan ayrılan teknelerin yerine TURYOL motorlarını kullanacaklarını açıkladı.
Kabotaj hakkı
'Kabotaj'ın kelime anlamı, bir devletin gölleri, nehirleri, karasuları içinde kalan denizleri ile bunlarla ilgili liman, iskelelerinde yapılan deniz ticareti. 1 Temmuz 1926'da yürürlüğe giren ve 'Kabotaj Kanunu'yla 'kabotaj hakkı' yabancılardan alındı. Yasayla, Türkiye kıyılarında mal ve yolcu taşıma ile sahil ve limanlardaki her türlü hizmetin, yalnızca Türk bayraklı deniz taşıtlarınca yapılabilmesi kararı alındı. Kabotaj hakkının Türkiye'ye geçişi, ilk kez 1 Temmuz 1935 tarihinde 'Denizcilik Bayramı', 1 Temmuz 1939'da da ilk kez 'Kabotaj ve Denizcilik Bayramı' olarak kutlandı.
(dha, Radikal)
http://arama.milliyet.com.tr/results.aspx
Van Gölü'ne İstanbul vapuru
FEYAT ERDEMİR Van DHA
TÜRKİYE'DE bugüne kadar hep denizlerde kutlanan 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, bu yıl ilk kez Van Gölü'nde kutlanacak. Bunun için İstanbul'dan Van Gölü'ne gönderilen 4 vapur yolcu taşımacılığına hizmet verecek. Parçalara ayrılan vapurlar, trenle Haydarpaşa Garı'ndan Tatvan'a gönderilmeye başlandı. Vapurlar, kutlamalar öncesi suya indirilerek hizmete girecek. Van'daki törenlere Başbakan Recep Tayyip Erdo?an da katılacak.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:27
ADALAR POSTASI-265: biraz ilgi ve bilgi lütfen!
ADALAR POSTASI
12 Ocak 2006
From: Arif Caglar
Date: Wed, 11 Jan 2006 19:47:22 +0000
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: biraz ilgi ve bilgi lütfen!
Evet, bu çok dogru bir öneri! Ihale dosyasini belediye'den kim isteyebilir.
Cavit Alioglu zaten restorasyon isleri yapiyor, sirket olarak bu restorasyon
isini üstlenmek isteyebilir. Bunu ondan rica edebilir miyiz acaba?
Arif
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:25
ADALAR POSTASI-264: biraz ilgi ve bilgi lütfen!
ADALAR POSTASI
11 Ocak 2006
Rezan Peya Gokcen’in onemli uyarilarina cevaben Cemal Beskardes’in gondermis oldugu mektubu Buyukada Iskelesi’nin restorasyon ihale sartnamesi dosyasinin acilen incelenmesi ve degerlendirilmesi geregiyle ADALAR POSTASI’nin 104 kisiden olusan tayfasinin ilgisine sunuyoruz...
From: Cemal Beskardes
Date: Wed, 11 Jan 2006 05:09:40 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: biraz bilgi lütfen!
Merhaba Sevgili Ada Sahillerinde bekleyenler!
Sevgili Rezan Peya Hanim'in önemli uyarisindan yola cikarak, ADALAR POSTASI
Tayfasinin ilgilileri 25.01.06 tarihinden önce Büyükada Iskelesi'nin
sözkonusu restorasyon ihalesi sartname dosyasini incelemeli, Grubumuza
bilgi vermelidir diye düsünüyorum. Bu restorasyonun kapsamini ve teknik
sartlarini (derinlemesine olmasa bile) en azindan ögrenmis ve konuyu
yakindan izleyecegimizi IBB'ye ve ihaleye katilacaklara DUYURMUS oluruz.
Bayramin 2. günündeyiz ancak gördügünüz gibi NÖBETTEYIZ!
Sevgiyle kaliniz.
M. Cemal Beskardes
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:22
ADALAR POSTASI-263: biraz bilgi lütfen!
ADALAR POSTASI
11 Ocak 2006
From: Rezan Peya Gokcen
Date: Tue, 10 Jan 2006 14:12:12 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: biraz bilgi lütfen
Re: ADALAR POSTASI: IBB Buyukada Iskelesi'ne de el atiyor!
1)
İBB Başkanlığı, Büyükada İskelesi'nin ihaleye çıkacak 'restorasyon'undan ne kastediyor? Kamu denilen bizler, ihale tarihi 25 Ocak'tan önce bu girişimle ilgili beklentileri öğrenebilmeliyiz. Çok değil, 3 sene kadar öncesi aynı iskelede yapılan ve uzun süren tamirat sırasında eski ahþap kanapeler sökülüp, yan taraftaki boşluğa beklemeye bırakılmıştı. Açık alanda uzun müddet durmaktan zarar gördüklerinden olacak, yerlerine yerleştirilirken eski kanapelerin bazısı kontrplakla tamir edilmiş. Üzerinde bir restorasyon çalışması yapılmadan önce, o yapıtın elde ayrıntılı rölövesi, fotoğrafları olması gerekir. İlk önce çeşitli yollarla eserin zayıf taraflarını kuvvetlendirmek için emek sarfedilir, daha sonra rölöveye de dayanarak ilk yapıldığı zamandaki gibi olmasına çalışılır. Bu arada, zamanında mimarın bina ile ilgili fikri ve yapının geçirdiği inşa merhaleleri adeta geriye doğru yeniden keşfedilmiş olur. Kısacası, restorasyon sabır ve dürüstlük ister.
2)
Bostancı İskelesi de tamir olalı çok olmadı sanırım?
3)
Beşiktaş İskelesi'nde gösterişli kalem işlerinde bazı kısımlar, yazık, nemden bozuluyor; bunları mı tamir edecekler acaba?
Rezan Peya Gökçen
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:15
ADALAR POSTASI-262: ibb büyükada iskelesi'ne de el atıyor!
ADALAR POSTASI
9 Ocak 2005
http://emlak.milliyet.com.tr/Haber.aspx?HaberNo=752
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarihi eser niteliğindeki Bostancı, Beşiktaş ve Büyükada iskelelerine el atıyor
Belediye Istanbul’un zenginlikleri arasinda sayilan bu iskele binalarinin restorasyonu için ihale acti. Tahmini bedeli aciklanmayan ihale 25 Ocak’ta gerceklestirilecek.
Buyukada Iskelesi’ni turnike, kulube derken turlu luzumsuz sakalet eklentilerle cirkinlestirdikleri yetmemis olacak!
Hernedense vapura bizlerin bindigi bolumden binemeyerek Ada halkini selamlamak suretiyle cikis bolumunu kullanan Pek Saygideger Belediye Baskanimiz ve sair zevat-i muhimme icin de restorasyon sirasinda bir VIP girisi dusunulur herhalde! AKP’nin mutevazi levhasi da pek gorunmuyor ya onu da bir adim one iskele binasinin uzerine asarlar ınsallah!
+ 28 Aralik 2005 tarihli fotograf Buyukada Iskelesi’nde 12:30 Adalar-Sirkeci vapurunu beklerken cekildi!
Pek Saygideger Belediye Baskanimiz vapura cikis bolumunden binmek uzere korumalari esliginde beklemekte!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:11
ADALAR POSTASI-261: vapuristanbul...
ADALAR POSTASI
2 Ocak 2005
Aylin Ozgul
vapuristanbul
Fotograf Sergisi
19 Ocak - 11 Mart 2006
Acilis: 19 Ocak 2006 Saat: 18:00
Istanbul Fotograf Merkezi
Tarlabasi Bulvari No: 272 Beyoglu 34435 Istanbul
Tel: 0 (212) 238 11 60
Faks: 0 (212) 238 83 71
www.istanbulfotografmerkezi.com
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:06
ADALAR POSTASI-260: arif caglar'dan tahribata dair bir mektup!
ADALAR POSTASI
1 Ocak 2005
Arif Çağlar’dan tahribata dair bir mektup geldi!
Büyükada, 1 Ocak 2006
Nihayet bizim evin önünü de kazmaya başladılar. Burnundaki delicisiyle bir hafriyat makinesi duvarları sarsıp yerinden oynatarak sokağı deliyor. Makinenin önünde bir zavallı cahil elinde tebeşirle kazılacak yeri işaretliyor. Hemen bana sordu "buralardan kanalizasyon, su, telefon, elektrik geçiyor mu?" Elinde proje yok, mühendisi yok, rastgele sokakları delerek ilerliyorlar. "Buraların altında ne olduğunu ancak allah bilir, dayı, buralar 500 yıl önce yapılmış, planı projesi yoktur, biz sondaj yapıyoruz" diye de diretiyor. Verdiği zararı ödeteceğimi, duvarları çatlatıp yıktığında suçlu olacağını, ağaçlara verdiği zarar yüzünden de çalıştığı şirketin değil, kendisinin sorumlu olarak hapse gireceğini, şu anda bütün adaya verdikleri zararların hepsinin teker teker takip edildiğini söyledim. Makinesini alıp gitti. Bir saat kadar kayboldular. Karşıdaki polis lojmanlarının bahçesinde elektrikli testereyle sabahtan beri odun kesiyorlar, dağ taş inliyor. Bir saat kadar sonra başka cepheden hücuma geçtiler. Yolun öbür yanını deliciyle kazıyorlar. Ellerinde hiçbir plan yok. Hiçbir mühendis, hiçbir sorumlu yok. Cahil cühela bir alay zavallının eline güçlü kuvvetli iş makineleri verilmiş, boğaz tokluğuna adayı hallaç pamuğu gibi atıyorlar. Bunları işleten ve ihaleyi alan birileri de bir takım paraları hallaç pamuğu gibi atıyorlardır. Çocukluğumuzdan beri tanıdığımız bir İstanbul'u yok etme sahnesi. Kendi ucubeliklerine benzemeyen, kentin kent olan son iki semtine de nihayet hücum kılmış bulunuyorlar: Galata-Pera ve Adalar fethedilmekte. Bugünkü Türkiye sınırları içindeki en eski iki belediye Galata-Pera (Altıncı Daire-i Belediye, kuruluşu 1858)ve Adalar (Yedinci Daire-i Belediye, kuruluşu 1861).
Tesadüf bu ya 25 Aralık 2005 tarihli Radikal'de Murat Belge bambaşka bir konuya girmişken İzmir'in 1922'de yakılışıyla ilgili Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı kitabından (1980 baskısı, s. 325) aktardığı cümleler arasında şunlar da vardı: "İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi'nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi..."
Altıncı ve Yedinci daire bölgeleri ilk beldelerdi, ilk belediyelerdi. Nasılsa tahribat planında sona kalmışlar. Türkiye'nin ve İstanbul'un geriye kalan hiçbir karesi ve dairesi direnemedi. Altıncı ve Yedinci daireler de direnemeyecekler demeye insanın dili varmıyor ama bir yabancı kültür dairesi olarak görüldükleri kesin. Altıncı Daire'de binalar çok güçlüydü, yıkmaya paraları yetmedi. Yedinci Daire'ye aradaki deniz yüzünden ulaşmak kolay değildi. Durum değişmiş olabilir.
Altıncı Daire'nin imhasıyla ilgili raporu kim tutuyor bilmiyorum. Biz Yedinci Daire'de şöyle bir rapor tutabiliriz:
1.
Büyükada karakolundan başlayarak Kumsal'a oradan da denize içinden insan yürüyebilecek çapta künkler döşenerek caddeler ve sokaklar tahrip edildi. Bu kanalizasyonun döşenmesinin nedeni hakkında sadece rivayetler var. Güya her güçlü yağıştan sonra çarşıyı ve dükkanları su basıyormuş, bu künkler yoluyla sadece yağmur suyu denize aktarılacakmış. Şu anda açık olarak denize kanalizasyon, yani atık su ve pislik aktarıldığı yerinde gözlenmiş bulunuyor. Kumsal'dan artık denize girilemez olsun istiyor Adalar Belediyesi zaar ya da bilmediğimiz başka bir planla karşı karşıyayız.
2.
Doğal gaz borularının döşeniş şeklini gören herkes bu boruların her türlü güvenlik ve emniyet koşulları dışında döşendiğini anlamıştır. Ayrıca bir bilirkişi heyeti getirip rapor tutturup sorumluları hakkında dava açıp durumu düzeltmek gerekir. En azından pek bir heves ve cehaletle duhul etmek istediğimiz o Avrupa Birliğin'de bu işler böyle yapılır. Bizde olduğu gibi aylar ve yıllarca sonuçsuz mahkemeler falan da yapılmaz, en geç iki hafta içinde suçluyu bulur cezasını verirler. Bu duruma izin veren kamu yönetimindeki sorumlular da gerekli cezayı hemen alırlar. Biz işi bu duruma getiremedikten sonra da bizi Avrupa Birliği'ne falan almazlar. Sonuç olarak ben İstanbul'a ilk kez doğal gaz döşenmesine girişildiğinde hatların emniyet ve teknik şartlara uygunluğundan sorumlu bir kontrol başmühendisi tanıyorum ama adamcağız yapılanların vahametini gördüğü ve vicdanı olduğu için çok sevdiği işinden derhal istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu işin biliirkişi heyeti kimlerden oluşabilir? Benim gücüm bunu bulmaya yetmiyor? Yardım edecek birisi varsa haber versin. Çankaya Caddesi'yle Doğan Bey Sokak köşesinde doğal gaz, elektrik (?), su ve kanalizasyon borularının nasıl yanyana ve üstüste döşendiğini belgeleyen bir fotoğraf bu yazının ekinde. Günlerdir gördüğümüz birçok resimden sadece bir tanesi.
İstanbul'un en büyük tehdit altındaki deprem bölgesinde, fay kırığına sadece 9 km mesafede böylesine sorumsuz iş yapan kamu ve devlet kuruluşlarının sorumluları için ne yapılabilir?
3.
Doğal gaz hattını döşeyen grubun ne derece vasıfsız ve iş bilmeyen bir grup olduğunu dehşet içinde hep birlikte seyrediyoruz. İGDAŞ ve İSKİ'yle her nedense aynı cephede olmayan TELEKOM ve elektrik idaresi neredeyse her kazma darbesinde kendi hatlarının hasar görmesinden şikayetçi. Bütün hasarı tespit için rapor tutmaya çalışıyorlar. Her hasar için olmasa bile bir kısmı için rapor tutulup derhal sorumlu yere iletiliyor, tazminat ya da ceza isteniyor. İşi ve malı götüren firma tazminat meselesiyle uğraşmayacak kadar zengin, her rapora 17 milyar TL ceza verip olayı kapatıyormuş. Bu ne zenginliktir, bu ne savurganlıktır? Ama ne telefon ne de elektrik idaresinin çalışanları verilen hasarı tespite yetişemiyorlar. Bir yandan da hasarı gidermek zorundalar zaten, elemanları bütün bu işlerin hepsini yapmakta yetersiz kalıyor. Böyle bir saldırıyı onlar da hesaplamamışlar.
Etrafı tahrip ederek ilerleyen doğal gaz grubu hasar tespitini engellemek için özellikle tatil günleri ve gece çalışıyor. Bu ifade elektrik ve telefon idaresinin adamlarına ait. Gerçekten de geceleri ve özellikle tatil günleri en hassas noktalar hızla kazılıp döşenip üstü örtülüyor.
İşin daha da vahim yanı adada oturan ahalinin çoğunun bu kış mevsiminde bu tahribat sırasında evlerinde olmayışlarında. Yaza geldiklerinde evlerinde kanalizasyon, su, elektrik ve telefon hatlarındaki hasarı bildirecekler ve bu hasarın ortadan kaldırılması için yeniden her yer kazılmaya başlanacak. Bu işler yapılırken evde oturalamaz olunması ayrı bir hikaye. Bizim ülkede bunun da sorumlusu yoktur.
Ve nihayet son bir not olarak: geçen hafta Büyükada'nın tepelerindeki Kandilli ve TÜBİTAK MAM'a (Gebze) bağlı deprem ölçme istasyonu ADSL hattı cuma gününden pazartesi günü akşamına kadar kesikti. Nedeni İGDAŞ'ın hafriyatı. İstanbul'u tehdit eden fay hattına en yakın istasyonun veri iletim hattı kesiliyor, hiçbir yaptırımı yok, sorumlu kimse yok.
4.
Bir rivayete göre doğal gaz döşenmesi bittikten sonra İSKİ kanalizasyon için kazmaya başlayacakmış. İSKİ zaten 2005 kışını ve baharını kötü bir su borusu döşemesiyle hepimize zehir etmişti. İSKİ'nin kazıp bozduğu yollar baştan savma asfaltlandı. Eski asfalt ve yollar daha düzgündü, yeni asfalt baştan aşağı ondüle ve bozuk.
İSKİ su borusu döşerken İstanbul'un en çok ahşap evinin ve en yoğun orman arazisinin bulunduğu Adalar'a asla hidrant koymadı. İtfaye idaresiyle kavgalılar zaar. Ev ve orman yangınlarında itfaye su bulmakta zorluk çekiyor, hidrant konulmamış ve zaten su boruları yetersiz. Bu ihaleleri kim planlar, kim nasıl kime verir, kim kontrol eder, hepimizin parası nasıl heba edilir, tam bir muamma.
Güya yıllardan beri elektrik ve telefon hatları yer altına alınmak istenir, projeler, planlar yapılır. Büyük bir masraf ve savurganlıkla bütün yolları açmışken niçin diğer hatlar da yer altına alınmaz? Bu zenginliğin ve hovardalığın bir sorumlusu var mıdır? Yoksa her seferinde halkın parası özel bir yerlere mi uçurtulmak isteniyor?
5.
Doğal gaz döşenmesi bahanesiyle verilen zarar her zamanki zararı geçti. Ağır hafriyat makineleri ile bütün kaldırımlar çökmüş ve bozulmuş durumda. Evlerin duvarları hasar gördü, yıkılan bahçe duvarları bile var ve işin asıl korkunç yanı bunca sarsıntı ve yeri oynatmadan sonra zaten sürekli kayan ada arazisi üzerinde en ufak yer sarsıntılarında bile ortaya çıkacak hasarlar. Şimdi bu hasarın zeminini hazırlamış olanlar pek yakındaki o günlerde bulunamaz olacaklar. Şu andaki hasarı ve risk faktörlerini arttırıcı tahribatı tespit edecek bilirkişi bulmak ülkemizde zor değil ama bunları çalıştırıp rapor tutturacak ve gerekli takibatı yapacak kimse yok. Bu işi yapmakla görevli kamu ve devlet kuruluşları, belediye ve mülki amirlikler görevlerini yerine getirmiyorlar, sanki bu tahribatı engellemek onların sorumluluğunda değilmiş gibi işi halka, yurttaşlara, STK'lara falan bırakıyorlar. Her kepazeliğin takipçisi bilinçli vatandaş olmak zorundaymış gibi. Bu rezaletleri engellemek için görev başına getirilmiş olanlar izzet ve ikbal içinde görevlerini ihmalle meşguller ve bu durumun takipçisi ve sorumlusu da yok. Hal böyle olunca STK ve bilinçli vatandaş uyutmaları özel bir politika haline geliyor: Siz itiraz ededurun, biz malı götürelim.
6.
Doğal gaz hattı bahanesiyle altüst olan Ada yollarında, kaldırımlarında ve az sayıdaki meydanda açılan çukur v.b. hiçbir şey işaretlenmemiş, her an ve hele gece karanlığında herkesin kolaylıkla kaza geçirip yaralanabileceği şekilde vatandaşa karşı kurulmuş tuzaklar halinde. Bundan bir ay kadar önce, daha bu tahribat ve saldırının başında koca bir kamyonları kendi açtıkları çukura düşüp ağır bir kaza geçirdi, şoförü hastaneye kaldırıldı. Bu ülkede her idare kendi çalışanını kendi açtığı çukura düşürür. Orhan Veli PTT'de çalışırken PTT'nin açmış olduğu çukura düşmüş, geçirdiği bu kaza yüzünden ölmüştür. Şu anda tarumar edilen yollardan ne ambulans geçebilir ne itfaye. Zaten yayalar bile zor geçebiliyor, hatta geçemiyor. Çocukları ve yaşlıları zaten kimse düşünmez, sanki onlar bu ülkenin insanı değil.
7.
İGDAŞ ve Büyük Şehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi'nin doğal gaz döşeniyor v.b. bahanelerle verdiği zararı kim tazmin edecek, bu ülkenin malına verilen bu zararın sorumlusu kimdir? Yollar, kaldırımlar, elektrik direkleri, telefon hatları tahrip ediliyor ve bu yollar ve kaldırımlar şimdiye kadarki tecrübenin de gösterdiği gibi asla bir daha eskisinin kalitesinde yapılmayacak, bunun sorumlusu kim olacak?
8.
Verilen zarar sadece insan elinden çıkmış olana değil, doğa da bu tahribattan payını yeterince alıyor. Ağaçların dalları gövdeleri haince zedeleniyor, hatta ağaçlar dikkatsizlik yüzünden kırılıp kesiliyor. (Eski Sinek Bar'ın çapraz karşısında köküne yakın yerden kepçeyle koparılmış bir ağaçtan kalan çaresiz cılız gövde izini vapura giderken ve gelirken görebilirsiniz. Geçen hafta ortasında kepçeye kurban olmuştur.) Zaten bir yılı aşkın bir zamandan beri ağaçları yok etmek için olacak bilinçsiz bir budama operasyonuyla karşı karşıyayız. Bu yetmiyormuş gibi İGDAŞ'ın ağır hafriyat makineleri rahat çalışsın diye hücum edilecek sokaklara önden adam koşturup ağaçların dallarını kestiriyorlar. Adalar'ın doğal yapısının nasıl tahrip edildiğiyle ilgili bir rapor da tutmak gerekiyor. Bu korkunç saldırı sırasında yerinden kaçamayan nebatat telef oluyor, saldırıdan kaçan hayvanatın nereye gittiği meçhul. İçgüdüleri gereği bir daha buralara gelmezler.
Şu anda, 1 Ocak 2006, saat 18:30, üzerinde "İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Demircan Hafriyat Tel.: 0542-291 25 88" yazan, bir yanında delici, bir yanında kepçe ağır bir iş makinesi kepçeyle komşunun bahçesindeki defne ve çam ağacına saldırdı. Yer polis lojmanlarının tam karşısı, eski Nizam sokak no: 23. Kepçe üç metre yükseklikten hareket ederek ağaçların dallarını kopartıp sokağa atıyor. Elimdeki cep feneriyle adamı durdurdum. Gülerek bana bakıyor. Ağacı niçin kestiğini soruyorum. Kesmedim dalları aldım, diyor, gülerek. Sinirlenip bağırıp çağırdım. İşi durdurdular. Türkü söyleyerek, güle oynaya yollara, duvarlara, kaldırımlara, ağaçlara hücum ediyorlar. Falih Rıfkı Atay'ın yazdıklaını aklıma getirmek istemiyorum. Galiba ezan okunuyor. Camiye gitmiş olabilirler. Belki de yemek yiyecekler. Birazdan gelirler.
Arif Çağlar


Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
13:56
ADALAR POSTASI-259: siz herseyi bozuyorsunuz!
ADALAR POSTASI
2 Ocak 2006
Büyükada sakinlerinden 6 yaşındaki Sevgili Sinan Çağlar ilk kitabını yayımladı!
“Siz Herşeyi Bozuyorsunuz!”
adlı kitap Büyükada'da sürmekte olan doğalgaz tahribat çalışmalarını konu almakta...
Canavar kepçe ve greyderler, devasa kamyonlar, tahribattan nasibini alan üzgün ağaçlar, hepsi bu kitapta...
)O(

Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
01:05
ADALAR POSTASI-257: yeni yıl dileği...
From: Esen Çamurdan
Subject: Yeni yıl dileği
Date: December 30, 2005 1:42:35 PM EET
To: ADALAR POSTASI
HEP GÜZEL ŞEYLER DÜŞÜNÜP ÜRETECEĞİMİZ BİR YIL OLSUN.
Esen
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:58
ADALAR POSTASI-256: cemal beskardes'ten yeni yıl dilekleri...
ADALAR POSTASI
30 Aralık 2005
From: Cemal Beskardes
Reply-To:
Date: Fri, 30 Dec 2005 03:09:47 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: ADALAR POSTASI ILE YENI YIL DILEKLERIMI ILETIYORUM
DEGERLI ADALI DOSTLARIM,
ISTANBUL'UN CENNETLERINDEN OLAN ADALAR'DA YERLESIK SEVGILI HEMSEHRILERIME
BAZI ÖZEL YENI YIL DILEKLERIMI ILETMEK ISTIYORUM:
YENI YILDA ADALAR'DA:
-ORMANLAR YEMYESIL KALSIN, AGACLAR SAKIN OLA YANIP KÜL OLMASIN!
-SOKAKLAR, CADDELER KAZILIP DURMASIN, TERTEMIZ BAKIMLI OLSUN!
-KACAK YAPILASMA VE BILUMUM KONDULAR NIHAYET SON BULSUN!
-HER AN YOLA CIKMAYA HAZIR TAM TESEKKÜLLÜ BIR AMBÜLANS MOTORUNUZ OLSUN!
-ADA VAPURLARININ SEFERLERI DE, KENDILERI DE BU YIL VE DAIMA YASASIN!
-ASAYIS BERKEMAL OLSUN, CETE LIDERLERI VE ÜYELERI YEREL YÖNETIMLERI ELE
GECIRMESIN!
-B.ADA ISKELESI'NDE TURING CAFE DEVAM ETSIN!
-ADALAR HALKININ YÜZLERI GÜLSÜN, INSANLAR MUTLU YASASIN!
-ADA ESNAFININ KAZANCI BOL OLSUN!
-ADALAR'DAKI SECILMIS VE ATANMIS KAMU YÖNETICILERINE TANRI INSAF VE IZAN
VERSIN!
-DOGAL DENGEYI VE PEYZAJI BOZACAK PROCELER'DEN TANRI ADALAR'I KORUSUN!
LISTE BURADA BITMEZ AMA, HELE BU DILEKLERIM BIR YERINE GELSIN DE, SONRASINI
2007'DE ILAVE EDERIZ...
HAVALAR ISTER LODOSLU ISTER POYRAZ OLSUN,
AMA SIZLERIN HAVASI MUTLAKA YERINDE OLSUN!
M. CEMAL BESKARDES
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:55
ADALAR POSTASI-254: zarifi'nin büyükada hatıraları...
ADALAR POSTASI
25 Aralık 2005

Yorgo L. Zarifi (çev. Karin Skotiniyadis)., Hatıralarım (Kaybolan Bir Dünya İstanbul 1800-1920), İstanbul (2005)259-264.
PRİNGİPO (BÜYÜKADA)
Hatıralarımın sırasını bulabilmek için, şimdi biraz geriye dönmek zorundayım. 1884 yılında babam romatizmaya yakalandı. Doktorlar, Vosporos (Boğaziçi)'un neminin kendisi için zararlı olduğunu söylediler. Babam büyük bir üzüntü içinde Therapia (Tarabya)'yı terk etti ve beş sene boyunca Pringipo'ya yazlığa gitti.
Pringipo'nun büyük bir kısmını manastır arazileri oluşturuyordu. Bu durum bütün Pringiponisa (Prens Adaları)'da aynıydı.
Pringipo'unun manastırları üç taneydi: Ayios Yeorgios, Ayios Nikolaos ve Hristos.
Birincisi Kalavrita'daki (Mora Yarımadası'ndaki Ahaia Bölgesi'nde bulunan tarihi bir kasaba) Ayia Lava'ya (Kalavrita'nın 7 kilometre güneybatısında bulunan ve Yunanlıların 25 Mart 1821 tarihinde Osmanlı Devleti'ne karşı Bağımsızlık Savaşı'nı başlattıklarını ilan ettikleri manastır) aitti. Kilisenin etrafında Megalomartiras'ın (Hristiyanlık inancı uğruna işkence çektikten sonra şehit düşen kişi) yardımını istemeye gelenler için misafir odaları bulunuyordu. Bu misafir odalarının bugün kurtarılmış olduğundan şüphe etmekteyim; zira bunlar ahşaptandı, üstelik o büyük kutsal şenlikler artık yok. Atina'da ‘Bu Dromokaitioluktur’ (Atina'da bulunan ruh ve sinir hastalıkları hastanesi), İstanbul'da ise "Bu kudunaslıktır" (Eskiden ‘Bu Mazhar Osmanlık’, bugün ise ‘Bu Bakırköylük’ deyişine denk düşer) söylemi, bir İstanbul deyişi olarak kaldı.
Ayios Nikolaos, Kırım Savaşı döneminde, büyük bir bölümü ölen ve burada gömülen Rus esirlerini tedavi etme şansına sahip olmuştur. Ölenlerin gömüldükleri anıtmezar bu manastırın Rusların koruması altına girmesine neden oldu. Bu durum manastırı Türklerin her türlü tepkisinden koruyordu.
Hristos özellikle olağanüstü manzarasıyla ünlüdür: Dört bir taraftan denizi gören bir yaylaya bakmaktadır. Mis gibi kokan devasa çamları vardır. İnsanlar oraya, özellikle sabah saatlerinde, sık sık uğrarlar. Burada bir kahvehaneye ait masalar ve sandalyeler yan yana dizilmiştir; ancak gelenlerin çoğu çam ağacı iğnelerinin oluşturduğu kalın bir örtü üzerine uzanmayı tercih ediyorlardı.
Oraya vardığınızda, kahveci size ihtimam gösermek için koşar ve "Ne emrederdiniz?" diye sormadan önce, sigaranızı yakmanız için bir parça közle pirinçten bir küllük getirirdi. Bu her kahvehanede oluyordu; çünkü o zamanlar kibrit günümüzdeki kadar yaygın değildi.
Daha sonra, büyük vapurların gerçekleştirildiği bir dönemde, tüm bu ormanlık alan yabancı işadamları tarafından satın alındı. Buraya çok büyük bir "Palas" (lüks otel) inşa edildi. Ancak, şirket işe başlayamadan iflas etti.
Babaannem Zarifi, tüm şirketi tasfiye memurlarından satın aldı. Babam oteli yetimhaneye dönüştürdü... Patrik Yoakim yetimhanenin açılışında bulundu. Fakat açılışı takriben yirmi sene sonra gerçekleşti, bu nedenle de bu konudan vakti geldiğinde bahsetmek istiyorum.
Babam adanın en güzel evlerinden birini kiraladı. Bu ev, iş bulmak için Poli'ye göçen, hükümette iyi bir göreve geldikten sonra Türk vatandaşlığına geçen ve Paşa ünvanı alarak Poli'ye temelli yerleşen sayısız yabancılardan biri olan bir Fransız'a aitti. Bu Fransız'ın ismi Blacque Paşa'ydı. (Fransız İhtilali'nden kaçmış birinin torunu. Defalarca Pera'nın Belediye Başkanlığı'nı yapmış ve Pera'yı bir dizi eserle güzelleştirmiştir. Yorgo Zarifi bir dönem de Pera Belediye Meclisi'nde meclis üyesi olarak görev yaptı. 1868) Bir oğlu diplomat, diğeri ise Türk ordusunda subay olu.
Blacque'nin evi, daha önce bahsettiğim soydaşlara ait diğer evler gibi, yazlık bir ev olarak aşırı derecede lüks inşa edilmişti. Hatta bu evin, diğer evleri bu konuda geçtiğini zannediyorum. Her odada Avrupai parkeler, maundan kapılar, her katta banyolar ve o dönemde Poli’de hiç duyulmamış bir şey olan kalorifer tesisatı vardı... Ne ebeveynimin, ne de dedelerimin, pek çok ailenin gitmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi, umumi hamamlara gittiklerini asla duymadım.
Babam Pringipo’da Blacque’ın hamamını sadece iki kez yakardı. Bunu, arkadaşlarını da çağırarak keyif için yapardı. Banyodan hem önce hem de sonra hamama gelenler limonatalar, kahveler ve sigaralar içerek minderlere uzanırlardı. Bana göre asıl zevk buydu.
Annem böyle bir eğlence düzenlemeye asla teşebbüs etmedi.
Blacque’ın malikânesinin, Hristos’un çamlık alanından başlayan ve denize kadar inen setlerden oluşan çok büyük bir bahçesi vardı. Umumi yol burayı ikiye ayırıyordu. Sonu olmayan bir merdiven, tepede bulunan evden başlayıp iskeleye kadar iniyordu. Malikânede tavla, seralar ve özellikle ıhlamur ağaçları gibi büyük ağaçlar da vardı. Poli’deki dut ağaçları çok büyüktür.
Her yaz başında, sandıklar ve evin sabit eşyası dışında, iki araba ve dört atın da taşındığı büyük göç gerçekleşirdi. Arabalardan biri landau, diğeri ise panier, daha doğrusu eski Atinalıların söylemeye alıştıkları şekilde “vis-à-vis” idi. Bütün küçük eşyalar gemiyle taşınıyordu. Arabalar ve atlar için, yelkenle yolculuk eden ve yolu altı satte alan iki mavuna kiralanıyordu. Daha sonraki yıllarda, annem ata binmeyi alışkanlık haline getirdiğinde, çok güzel siyah bir Arap atı olan “Kader” de beşinci at olarak diğerlerine eklendi. Bu ata karşı büyük bir sevgi besliyorduk. Sırtında annemizi gördüğümüz zaman ise, annemize karşı büyük bir hayranlık duyuyorduk.
Okur, Pringipo gibi küçük bir adada hanımların ata binmekten zevk almaları hususunda belki de şaşıracaktır. Eskiden insanların günümüzde olduğundan çok daha kolay eğlendiklerini söyleyerek bunu açıklayacağım. Üstelik, yaptıkları her ne olursa olsun, bunu inançlarına ve geleneklerine uygun olarak yapıyorlardı. Annem, sayfiye yerinde ata bindiği zaman bile, klasik siyah bir amazon kıyafeti giyer ve uzun bir erkek şapkası takardı.
Çeşitli soydaşlar atla gezintisinde anneme eşlik ederlerdi. Gri bir askeri ceketin üzerine beyaz deri bir kemer takmış olan seyis ise annemi takriben yirmi metre geriden izlerdi. Anneme düzenli olarak eşlik edenler arasında Viyana’dan gelen Aleksandro Baltacis’i, Belçika’dan gelen Karatheodoris’i ve çok zarif bir Türk subayı olan İzzet Paşa’yı hatırlıyorum. İzzet Paşa, her zaman için ailemizin sadık bir dostu olarak kaldı. Fakat yıllar içinde o derece şişmanladı ki, onu bu haliyle gördüğüm zaman, gençliğinde binicilikte nasıl o denli başarılı olabildiğini düşünüp dururdum.
Poli’de binicilik sadece zenginlerin tadını çıkardıkları bir spor değildi. Yolların yetersizliği, herkesi ulaşım aracı olarak at kullanmak zorunda bırakmıştı. Gençlik yıllarımda, Stavrodromi’nin, Galata’nın, Bizans’ın büyük meydanlarında, her vapur iskelesinde kiralık atları olan “sürücüler”le karşılaşırdım. Araba geçmeyen bir yere gitmek istediğin zaman, bir at alırdın, sürücü de seni arkandan yürüyerek takip ederdi. Fakat herhangi bir seyir için değil de, gezinti amacıyla bir at istediğin zaman, atı kiralar ve yoldan seçmek yerine, tanınmış ahırlardan isterdin. Her binicinin kendine özgü tercihleri vardı.
Pringipo’ya hoş vakit geçirmeye gelen halkın büyük bir kısmı için alışılagelmiş spor, vapur iskelesinde bekleyen eşeklerdi. Eşekçiler seni tanırlar, sana isminle hitap ederler, elbiselerinden tutup seni çekiştirirlerdi. Ciddi insanlar faytonu, gençler ise eşeği tercih ederlerdi. Yazlıkçı veya gezmeye gelen gençlerin gruplar halinde, dur durak bilmeden adanın yollarını kahkahalar ve bağrış çağrışlarla dört nala giden eşeklerinin üzerinde katettiklerini görürdün. Eşekçiler onları arkalarından koşarak izlerler ve hayvanlarına acımadan vururlardı. Eğlencenin tam olması için, ada turunun büyük bir koşuşturma içinde gerçekleştirilmesi şarttı.
Kardeşlerim, eşeğe binmeye, çocuklar için için özel olarak hazırlanmış sepetler içinde, bebeklikten başladılar. Babannem, eşeğe binmeyi ada hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak nitelendirdiğinden, seksen yaşında bile, her sabah Hristos’a çıkmak için eşeğe binmeyi faytona tercih ederdi.
Vosporos büyükelçilikler, yabancılar ve stationnaires’lerin mürettebatlarıyla kozmopolit bir yapıya sahipti. Oysa Pringipo, tamamen Rum toprağıydı. Ada’da oturanlar Therapia’da oturanlardan sayıca daha fazlaydılar; evler ise Therapia’daki evlerle kıyaslanmayacak kadar çok ve büyüktü.
Türkler Pringipo’ya geldikleri zaman, Türkiye sınırları dışına çıktıklarını zannediyorlardı. Müslüman bir kadın Poli’de sadece yüzünü ve saçlarını sımsıkı örtmekle kalmayıp, kapalı arabası, halayığı veya haremağası olmadan hiçbir yere gidemezdi. Onu yoldan babası veya kocasıyla asla göremezdin, zavallı kadın otele bile girmeye cesaret edemezdi.
Yasaklar Pringipo’da kalkıyordu. Müslüman kadın çarşafını ve yaşmağını çıkartıyordu. Kocasının eşliğinde landau’ya biniyor ve kır kahvelerinde oturuyordu. Fakat bu bahsettiğim durum yavaş yavaş oluşmaya başladı; zira bahsettiğim yıllarda, Pringipo’da Türkler bir elin parmakları kadar azdı.
Evimiz geniş ve ferahtı. Dostlar her zaman olduğu gibi salonlarımızı dolduruyorlardı. Babam misafir kabul etmek için deli oluyordu. Her zaman dalgın olan babamın tek kötü tarafı, anneme haber vermeyi unutması ve böylece hiç hazırlık yapılmadan sıkça misafirlerin gelmesiydi. Bu yüzden de yemeğimizin her zaman gereğinden fazla olması gerekiyordu.
Dedemler, yani Nikolopuloslar ve kızları Mari, beş sene boyunca bizimle birlikte, İngiliz mürebbiyelerimizin refakatinde, Paris’ten gelen kuzenlerimiz Vlastoslar’la buluşmak üzere babaannem Zarifi’nin Vosporos’taki evine gitmemize izin verdi. Oraya gideli üç gün olmuştu ki, kızıl hastalığına yakalandım ve bütün Therapia’yı telaşlandırdım.
Vlastoslar köşke çıktılar, Eleni’yi ise Sofia Hala aldı. Bana gelince, hastalığımı kardeşlerime de bulaştırırım korkusuyla annem ve babam Pringipo’daki Hristos’ta küçücük bir ev kiraladılar.
Tamamen kapalı kaldığım bu bir ay boyunca kendimi okumaya verdim. Fakat her şeyde aşırıya kaçan biri olduğumdan, baba evine döndüğümde gözlerim o derece yorulmuştu ki, miyop ve şaşı oldum!
Bir gece babam, blaque Paşa’nın evinde, Sırp Kralı Milan’ı yemeğe kabul etti. O zamanlar, Kral Milan’ın Poli’de olmasının bir nedeni vardı. İlk başlarda halk arasında fısıltı halinde yayılan bir dedikodudan ibaretken, zamanla bizzat Kral tarafından herkesin diline düşürüldü bu neden.
Kral Milan Pera’da yaşayan bir Rum hanımefendiyi seviyordu ve ona evlilik sözü vermişti. Fakat her ikisi de evliydi. Kadın kolay bir şekilde boşandı; buna karşın Kral, Sırp Kilisesi’nin büyük tepkisiyle karşı karşıya kaldı. Fakat doğması beklenen bir çocuk ve Milan’ın ise bir Kral, üstelik de aşık bir kral olması, onun istediğini elde edeceğine dair hiç kimseyi şüpheye düşürmedi.
Babam Kral’ı ona yakışır bir biçimde kabul etmek istedi. Biz çocukları en çok eğlendiren şey, bahçemizin ışıklandırılmasıydı. Bütün bir öğleden sonra, kız kardeşim ve ben ağaçlara tırmanır ve uygun olan her dala kağıt fenerler asardık. Yere, ağaçlık yollara ve merdivenlereyse yağ kandilleri yerleştirilirdi. Bu manzara, çocuk gözlerime ışıl ışıl görünürdü.
Babam ve dedem frak giydiler. Bu dedemi böyle resmi bir kıyafetle gördüğüm tek gündür. Babaannemi de sadece o gece dekolte bir elbiseyle gördüm.
Babamızın Kral Hazretleri’ni bahçenin kapısında karşılamasını balkondan izledik. Annemizin güzel reveransı müthiş ilgimizi çekti, fakat babaannemizin yaptığı daha az başarılı reveransı görünce gülümsedik.
Sonra Kral, ev sahibi ve yemeğe katılan diğerleri eve girdiler ve gözümüzün önünden çekildiler. Yemek sırasında kaydetmeye değer bir olay yaşandı; çünkü bu adeta tarihi bir olaydır ve Kral Milan’ın gerçek arzularına ilişkin önemli ipuçları vermektedir.
Postacı, Kral için bir telgraf getirdi. Taşralarda hep olageldiği üzere, postacının telgraf’ın içeriğinden haberi vardı:
“Getirdiğim haberi” dedi, “acilen Kral Hazretleri’ne iletiniz. Çok önemlidir.”
Telgraf Kral’a masada teslim edildi. Kral telgrafı tam okumadan masada bulunanlara dönerek:
“Size verilecek” dedi mutluluk içinde, “olağanüstü bir haberim var. Artemisia bana bir erkek çocuk hediye etti.”
O anda hizmetkâr şampanya servisi yapıyordu, Kral Milan dolu bardağını eline aldı ve anneme hitap ederek şunları söyledi:
“Lütfen, her ikisinin de sağlığına içelim.”
Maalesef, Artemisia’nın rüyaları asla gerçekleşmedi.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:42
ADALAR POSTASI-253: ada camii sokak'ta...
ADALAR POSTASI
25 Aralık 2005
Sabah 9, öğleden sonra 3’tür mutad yemek saatleri...
Ada Camii Sokak’ta mukim Malatyalı Mehmet Bey ve de güvercinleri...
)O(
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
00:16
15 Kasım 2008
ADALAR POSTASI-251: bir kitap!
ADALAR POSTASI
24 Aralık 2005
Vatandas! Yere Tukurene, Yasak Dinlemeyene, Herkesin Rahatini Bozana, Saygisizliklarin Her Turlusune Aldirmazlik Etme!
(Saygisizlikla Savas Dernegi 1945-48 Calismalari)
Istanbul Saygisizlikla Savas Dernegi Yayinlari, Istanbul (1948).
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
20:18
ADALAR POSTASI-250: yüzenkondu!
ADALAR POSTASI
24 Aralık 2005
Istanbul’da gecekondular, mezarkondular derken simdi de denizkondular tureyiverdi!
Hani su tekneden bozma, derme catma, dayali doseli sark desenli sedirleri, masalari, firfirli perdeleri, bol florasan ampullu, beter muzikli adeta besinci sinif bir gazino misali!
Denizin uzerinde suzulen o zarif sehir hatlari vapurunun pesisira turyol yapimi bir yuzenkondu!
)O(
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
20:13
ADALAR POSTASI-249: yasasin mavi yol!
ADALAR POSTASI
24 Aralık 2005
From: leyla ozalp
To: ADALAR POSTASI
Date: Sat, 24 Dec 2005 09:19:38 +0200
http://www.bodrumajans.com.tr/protesto/view.asp
DOĞAL DENGE KORUNACAK, MAVİ YOL YAŞAYACAK
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, kamu arazilerini turizme tahsis etmesi yönündeki çalışmalarına karşı, bir eylem planı oluşturan Mavi Yol Girişimi Çalışma Komitesi, Bodrum ve Gökova'daki tahsisleri engellemek amacıyla, hukuksal ve eylemsel mücadele süreci kapsamında bir de imza kampanyası başlatarak duyarlı vatandaşları imza atmaya davet etti. İçinde bulunduğumuz yılın başında da kiraya verilmesi gündeme gelen Adaboğazı için Bodrumlu çevre örgütleri ve STK'lar benzeri bir eylem planı içersinde imza kampanyası başlatmış, konu ulusal platformda ses getirmiş ve Adaboğazı oluşturulan kamuoyu baskısıyla kiraya verilmekten kurtarılmıştı. Mavi Yolun kurtulmasını istiyorsanız, sizde imza atın!!!
"Biz aşağıda imzası olanlar; Bodrum Yarımadası ve Gökova Körfezi’nde bulunan hazine ve orman arazilerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca turizm tesisleri yapılması amacıyla tahsis edilmesi karar ve işlemlerin geri çekilmesinin talep ediyoruz"
Peki ya siz?
http://www.bodrumajans.com.tr/protesto/view.asp
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
20:07
ADALAR POSTASI-248: deneyimli mimar aranıyor!
ADALAR POSTASI
19 Aralık 2005
From: Idil Özsöyler
Date: Mon, 19 Dec 2005 17:34:30 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: mezarkondu!
Merhaba,
Dünkü (18 Aralık) Hürriyet gazetesinde bir şirketin (Adı verilmemiş) Heybeliada şantiyesine 35 yaşını aşmamış ve en az 5 yıl deneyimli mimar veya İnş. Müh. Şantiye şefi/Saha Mühendisi arandığına dair iş ilanı çıktı. Başvuru adresi atamerinsankaynakları@yahoo.com veya 0216-330 91 90 numaralı faks.
Acaba bu şantiyenin ne inşaatının şantiyesi olduğunu bilen var mı? Yoksa işe başvuruyormuş gibi yapacak (Belkide gerçekten başvuracak) ve bu yolla ne inşaatı olduğunu öğrenebilecek bir Mimar veya İnş.Müh tanıdık var mı?
Selamlar,
Idil Özsöyler
........................................
+ Bir tanidigima rica ettim; sozkonusu ise basvuruyor gibi yapacak! Isteyenler de basvuruyor gibi yapabilirler! Bakalim bu defa karsimiza ne cikacak?
)O(
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
20:05
ADALAR POSTASI-247: tesbih agaci...
ADALAR POSTASI
18 Aralık 2005
Tesbih Agaci'nin (Melia azedarach), zehirli olan meyvelerinden yapilan konsantrasyonlarin, Ege Bolgesi'nde nohutun ana zararlisi olan Nohut Sinegi larvalarına (Liriomyza cicerina) karsı etkili oldugunu biliyor muydunuz?
http://www.geocities.com/nyasarakinci/nil/melia.htm
http://www.floridata.com/ref/M/meli_aze.cfm
Meliaceae Familyasi'ndan
Melia azedarach L. - Tesbih Agaci
Chinaberry, bead tree, Persian lilac, pride-of-India
Kucuk bir agac veya buyuk bir calidir. Cift katli tuysu olan yapraklari buyuktur. Ilkbahar-yaz aylarinda ortaya cikan kucuk ve kokulu cicekleri salkim durumunda kurullar olusturur. Leylak rengindedir. Surgunlerde uzun zaman kalabilen ve demetler olusturan meyveleri boncuk gibidir ve sari renklidir. Bircok degisik toprak tiplerine uyum gosterebilir.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:57
ADALAR POSTASI-245: ada sokaklarinda bir rayiha...
ADALAR POSTASI
17 Aralık 2005
Bugunlerde Ada sokaklarinda insanin aklini basindan alan bir rayiha beliriverdi...
Yeni bir yilin gelmekte oldugunu mujdeliyor yine kis cicekleri!
Faik Yaltirik- Asuman Efe- Adnan Uzun., Istanbul Adalarinin Dogal ve Egzotik Bitkileri, Istanbul(1993)111-112:
Chimonanthus praecox
2.5m veya daha fazla boylanabilen çalılardır. Yapraklari 5-13cm uzunlugunda, mizrak seklindedir. Ayanin ucu sivri, tabani yuvarlak veya kama bicimindedir. Yaprak sapi yaklasik 5mm uzunlugundadir. Can seklindeki cicekleri 2.5cm genisliginde olup canak yapraklarin dista yer alanlari sari renkli iken ictekiler koyu kirmizimsi-morumsu renklidir. Kis aylarinda acan cicekleri cok guzel kokuludur. Meyva kapsul tipindedir ve elipsoid bicimde 4cm. Uzunlugundadir. Iyi drenajli, humusca zengin topraklari sever.
Chimonanthus praecox (L.) Link
(Calycanthaceae)
Calycanthus praecox L.; Chimonanthus fragrans Lindl
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:55
ADALAR POSTASI-243: o ne demek?
ADALAR POSTASI
17 Aralık 2005
11 Aralik 2005 Pazar gunu Buyukada Iskelesi Turing Cafe’de, Turkiye Sualti Sporlari Federasyonu Baskani ve Uluslarasi Kurtarma ve Tibbi Ilkyardim Egitmeni Sayin Inkilap Obruk, “Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi” konulu konusmasinin ardindan dinleyicilerden gelen sorulari cevaplamaya basliyor. Derken pek genc bir hanim kizimiz el kaldiriyor...
- Soyle canim.
- Eger ki insan, bir ailede bir insanin cocugu olmuyorsa, bir iki sene bekledikten sonra, tup bebek diye bir sey var, insanlar yaptiriyor. O ne demek?
- Eyvah!!!
Gulusmeler...
- Konusma sanatinda sıkısırsaniz soru sorun derler... Senin adin ne?
- Betul.
- Betul kac yasindasin?
- 11.
- Peki ben sana bildigim kadar anlatacagim, bu konunun uzmani bir doktor olmadigim icin. Tup bebek, cocugu olmayan anne ve babalara tibben destek verilerek cocuklarinin olmasinin saglanmasi demek. Iyi kivirdim mi?
- Iste bu “Anne beni leylek mi getirdi?” sorusunun yeni versiyonu herhalde!
Gulusmeler...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:49
ADALAR POSTASI-241: dogalgaz kepcesi!
ADALAR POSTASI
15 Aralık 2005
Agaclarinin uzerinden dogalgaz kepcesi gecen Ada sokaklarindan Bahceleronu Sokak!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:41
ADALAR POSTASI-240: dört duvar kalmış bir tarih!
ADALAR POSTASI
15 Aralık 2005
Catisi acik, ici cokmus, yalnizca dort duvar kalmis bir tarih!
Ve adeta bir film dekorunu andiran cephesiyle ne olacak Trocki evinin bu icler acisi hali ya da akibeti?
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:37
ADALAR POSTASI-239: Simenon, Trocki'yi ziyarete geldi!
ADALAR POSTASI
15 Aralık 2005
Simenon, dun Ada sahillerinde Trocki’yi ziyarete geldi!
Yonetmen Mehmet Gureli, “Dunya Yazarlarinin Gozuyle Istanbul” adli belgesel filmin cekimlerini
Burak Yamanlica, Tolga Karacelik, Reha Arcan’dan olusan cekim ekibiyle birlikte
dun Ada sahillerinde Georges Simenon’un, Leon Trotsky’yi ziyaretiyle tamamladi!
“Vapurlar”
http://www.mehmetgureli.com/vapurlar.html
“Alin Kullanin Beni! Necdet Mahfi Ayral”,
http://www.mehmetgureli.com/necdetmahfi.html
adli filmleri de yoneten Mehmet Gureli’nin, “Dunya Yazarlarinin Gozuyle Istanbul” filmini Ada sahillerinde de seyredebilmek dilegiyle...
http://www.loopagency.com/lupfilms.asp
“Istanbul, from the eyes of the world writers”
Dünya Yazarlarının Gözüyle İstanbul
Documentary 90’ 35mm
PRODUCTION COMPANY
LUPFILM
CO-PRODUCTION COMPANIES
Schwenk Film (Germany) www.schwenkfilm.de
MotherFilm (Italy) www.motherfilm.it
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:30
ADALAR POSTASI-238: bir röportaj!
ADALAR POSTASI
15 Aralık 2005
Georges Simenon (1903-1989), 1933 yilinda Leon Trotsky'yle (1879-1940) Buyukada Hamlaci Sokak’taki koskte bir roportaj yapmistir!
)O(
http://www.marxists.org/archive/trotsky/works/1933/06/16.htm
Leon Trotsky 1933
Interview By Georges Simenon
First Published: Paris-Soir, June 16-17, 1933;
Translated and transcribed: for marxists.org by Mitch Abidor.
Source: http://www.marxists.org/francais/trotsky/oeuvres/1933/06/ldt19330607.htm;
Online Version: Marxists Internet Archive, 2000;
HTML Markup: Andy Blunden.
I met Hitler ten times at the Kaisehof when, tense and feverish, as Chancellor he carried out his electoral campaign. I saw Mussolini tirelessly contemplate a parade of thousands of young men. And one evening in Montparnasse I recognized Gandhi in a white silhouette that walked hugging the walls, followed by fanatical young women.
In order to interview Trotsky I found myself on the bridge that connects old and new Contantinople, Stamboul and Galata, a bridge more crowded than the Pont-Neuf in Paris. Why do I have an impression of a beautiful Sunday on the Seine near St Cloud, or Bougival or Poissy? I have no idea.
All the boats around the tangled boarding planks make me think of bateaux-mouches. Are they bigger? To be sure. They even have a marine air, and the propeller beats against the salty water. But it’s a question of proportion. The entire décor is more vast, the sky itself farther away.
Here one bank is called Europe and the other Asia. In place of the tugs and barges of the Seine there are many cargo ships and liners flying flags of all the countries of the world that head out to the Black Sea, or weave through the Dardanelles.
What does it matter? I maintain my impression of a beautiful Sunday, the outskirts of town, of cafes. There are lovers on the bridge of the ship, peasants transporting chickens and roosters in cages, sailors on leave who smile in advance at the pleasures they're going to offer themselves.
Trotsky? I wrote to him the day before yesterday to ask him for an interview. Yesterday morning I was already awakened by the ringing of the telephone.
“M. Simenon? This is M. Trotsky’s secretary. M. Trotsky will receive you tomorrow at 4:00. Before this I must tell you that M. Trotsky, whose declarations have been too often twisted, would like to receive your questions in writing in advance. He'll respond in writing...”
I asked three questions. The sky is blue, the air as limpid as the deep waters where the movements of dark green algae can nevertheless be seen. Down there, in the Sea of Marmora, one hour from Constantinople, four islands emerge, the “Islands” as they are called here, and we are already touching the landing dock of the first of them.
Meudon or St Cloud, with the colors of the Cote d'Azur. The slopes are gentle and green, shaded by maritime pines. But it’s the suburbs. Those are dreaming typists and pretty young women inside the little boats rowed by their lovers. Chocolate and ice cream are being sold, and photographers stop the passers-by, while a placid woman watches over a shooting gallery.
The width between the islands is barely more than that of the banks of the Seine. The verdure is sprinkled with white villas that rise in steps. Yet another stop. Then another. Almost all the couples have already left the boat.
And here is Prinkipo, the island where Trotsky’s house somewhere stands.
I think that a sumptuous retreat, a luxurious villa, a paradisiacal property has been spoken of.
Along the Seine too as we get further away from Paris the social level rises, rich villas replace cafes, and motorboats replace rented row-boats.
The landing dock in Prinkipo is more stylish and is surrounded by restaurants whose white tablecloths sparkle in the sun. Carts stand waiting, with two horses covered in white cloths who have to put up with the competition of saddled donkeys who wait without any impatience. There are fifty, maybe a hundred in the little square.
Friday, a day of rest in Turkey, they'll be overwhelmed. And anywhere there is shade and grass, in the least little creek, behind the bushes, on the hills, the crowd will gather, spread out its victuals, grow drunk on laughter, music, and love.
Trotsky? A cart carries me along a route lined with villas. Many are for sale or rent, for the crisis is hard in Turkey, too. The blinds are closed, but the gardens are full of roses so fat that they seem to be obese. On the other side we glimpse the smooth blue sea. The cart stops. The coachman extends his arm. All I have left is to descend via an alleyway between two walls. Everything is so calm, so immobile, the air, the water, the leaves, the sky that in passing one has the impression of breaking the sun’s rays.
Yet there is a man behind the grill. His Turkish police officer’s tunic is open on a white shirt and, like a peaceful retiree in his garden, he’s wearing soft shoes.
Another policeman comes out, this one in plainclothes, or rather in shirt sleeves, for he’s just finished washing himself and he’s drying his ears with the end of a towel.
“Monsieur Simenon?”
I am in a lush garden that’s only 100 meters by fifty. A little dog rolls in the dust. A disheveled young man, in a hammock, reads an English pamphlet without even looking up at me.
And there, under the veranda, is another young man. He too is in slippers and shirtsleeves. And two others drink coffee in the first room, which is furnished only with one table and some chairs.
All of this in slow-motion. I think it’s because of the air. I am in slow-motion, too, without any haste; I was going to say, without curiosity.
“Monsieur Simenon?”
One of these young men steps forward, cordial, his hand extended, and soon we are both seated on the terrace while at the other end of the garden the policeman finishes his toilet.
One can stay there for hours doing nothing, saying nothing, perhaps thinking nothing.
“If you'd like, first the two of us will talk. Afterwards you'll see M. Trotsky.”
The secretary isn’t Russian. He’s a young man from the north, full of health, pink-cheeked, with light eyes. He speaks French as if her were born in France.
“I'm quite surprised that M. Trotsky accepted to receive you. Usually he avoids journalists.”
“Do you know why I received such a favor?”
“I have no idea.”
Me neither. And I will continue not to know why. Perhaps my questions coincide with a desire of Trotsky’s to make a declaration on a certain subject?
We chat, and around us everything is stillness in the immobility of the air. The two young people in the garden are guests; an Englishman and a Swede. They'll leave after a week or a month and after them others will come, from whatever part of the globe, friends or disciples, who will live for a while in the intimacy of the house in Prinkipo. A true intimacy, almost the total intimacy of a barracks.
Up there, on the road, carts pass.
“There’s never been an attack?”
“Never. As you see, life is simple. The two policemen live in this shack, I at the back of the garden. M. Trotsky rarely goes to Constantinople, only to see his doctor or dentist. He takes the boat that brought you here and the policemen accompany him.”
This is more or less the entire external life of the household. Trotsky and Mme Trotsky need a doctor.
For the rest they don’t even go down to the village. What good would it do? One must be there to understand, on that terrace that looks down on the garden and the sea, with, as a near horizon, Asia on one side and Europe on the other.
“Would you like to see him now?”
The walls are naked in the rooms, white, and there are only bookshelves to lend a little diversity. The books are in all languages, and I notice Voyage au bout de la nuit with a worn-out cover.
“M. Trotsky just read it and he was deeply moved. By the way, when it comes to literature it’s the French that he knows best.”
Trotsky rises to give me his hand, then sits at his desk, gently allowing his regard to light on my person.
He’s been described a thousand times, and I wouldn’t like to attempt it myself. What I'd like to do is give the same impression of calm and serenity that I received, the same calm, the same serenity as in the garden, in the house, in the décor.
Trotsky, simple and cordial, extends to me the typed pages that contain his responses to my questions.
“I dictated them in Russian and my secretary translated them this morning. I would only ask of you that you sign a second copy that I will keep.”
There are newspapers from all over the world spread across his desk, and Paris-Soir is on the top of the pile. Did Trotsky go through it before my arrival?
Through the open bay window is glimpsed a minuscule port at the end of the garden where two boats float: a little Turkish caique and a motorboat.
“You see,” Trotsky smiled, “ I've been fishing since six o'clock in the morning.”
He doesn’t tell me that he’s forced to bring one of the policemen, but I know it.
With a gesture he points out the hills of Asia Minor, which are barely five kilometers away.
“Over there there’s hunting in the winter...”
On the table, near the newspapers, an article that he’s begun.
That’s the whole life of the household. Once, often twice a day, Trotsky goes to put his lines in the calm waters of the Sea of Marmora.
The rest of the time he is in this office, at one and the same time so far and so close to the world.
“Unfortunately, I only get the newspapers several days late.”
He smiles. His face is at rest, the gaze tranquil. But isn’t this at the price of an effort? Isn’t he forced to save his strength? In order to continue his work, doesn’t he force himself to follow this prudent life, which make one think of the hesitant gestures of a convalescent?
But perhaps this is nothing but wisdom.
“You can question me.”
It’s true. But what will now be said I promised not to publish. Trotsky comments on the declarations he gave me. And his voice, his gestures are at one with the ambient peace.
We talk at length about Hitler. The subject preoccupies him. One can feel how worried he is. I repeat to him the contradictory opinions I heard around Europe, not on Hitler’s work, but on his personality, on his very worth.
I don’t think I'm betraying my promise in repeating some of the phrases that struck me in the house in Prinkipo, so far from Berlin.
“Little by little Hitler made himself as he accomplished his work. He learned step by step, stage by stage, over the course of the struggle.”
The answers to my questions? We read them together.
II
I asked Trotsky:
“Do you think the racial question will predominate in the evolution that will follow the current ferment? Or will it be the social question? Or the economic question? Or the military question?”
Trotsky answers:
“No, I don’t at all think that race will be a decisive factor in the evolution of the next era. Race is a raw anthropological matter—heterogeneous, impure, mixed (mixtum compositum)—a matter from which historical development has created the semi-fabricated products that are nations...Classes and social groupings and the political currents that will be born on their base will decide the fate of the new era. Obviously I don’t deny the significance of the distinctive qualities and traits of races; but in the evolutionary process they are in second place behind the techniques of labor and thought. Race is a static and passive element, history is a dynamic one. How can a relatively immobile element on its own determine movement and development? All the distinctive traits of races are effaced before the internal combustion engine, not to mention the machine gun.
“When Hitler prepared himself to establish a state regime suitable for the pure Germano-Nordic race he found nothing better than to plagiarize the Latin race of the south. In his time, during the fight for power, Mussolini used—while turning it upside down—the social doctrine of a German, or rather German Jew, Marx, who two years before he'd called ‘the immortal teacher of us all.’ If today, in the twentieth century, the Nazis propose to turn their backs on history, on social dynamics, on civilization, in order to return to ‘race’ then why not go further back? Anthropology—isn’t this true?—is only a part of zoology. Who knows? It’s perhaps in the kingdom of the anthropopithicus that the racists will find their highest and most indisputable inspiration for their creative activity?”
Dictatorships and Democracies
Question:
“Can the grouping of dictatorships be considered an embryo of the grouping of peoples or is it just a passing phase?”
Trotsky’s Response:
“I don’t think that the grouping together of states will be done on the one hand under the sign of dictatorship, on the other of democracy.
“With the exception of a thin strata of professional politicians, nations, peoples and classes don’t live on politics. State forms are nothing but a means before certain determined tasks, especially the economic. Obviously a certain similarity of state regimes predisposes towards a rapprochement and makes it easier. But in the last instance it is material considerations that decide: economic interests and military calculations.
“Do I consider the group of fascist dictatorships (Italy, Germany) and the quasi-Bonapartist (Poland, Yugoslavia, Austria) episodic and temporary? Alas, I can’t make mine such an optimistic prediction. Fascism isn’t provoked by a psychosis or “hysteria” (this is how salon theoreticians like Sforza offer consolation) but by a profound economic and social crisis that pitilessly eats away at Europe’s body. The current cyclical crisis has done nothing but render the morbid organic processes sharper. The cyclical crisis will inevitably cede its place to a conjunctural reanimation, though it will be to a lesser degree than that expected. But the general situation of Europe will not get much better. After each crisis the small and weak enterprises become even weaker, or completely die. The strong enterprises become even stronger. Next to the economic giant of the United States a Europe broken into pieces represents a combination of small enterprises hostile to each other. America’s current situation is very difficult: the dollar itself has bent the knee. Nevertheless, after the current crisis the international relation of forces will change in favor of America to the detriment of Europe.
“The fact that the old continent as a whole is losing the privileged situation it had in the past leads to an excessive exacerbation of antagonisms between European states and between the classes within these States. Of course, in the different countries these processes have reached a different level of tension. I think that the growth of social and national contradictions explains the origin and the relative stability of the dictatorships.
“In order to explain my thought permit me to refer to what I had the occasion to say a few years ago on this question; Why do democracies give place to dictatorships, and is it for a long time? Let me give a literary quotation from an article written February 25, 1929.
“It is sometimes said that in this case we are dealing with backwards nations, or those lacking in maturity. This explanation is barely applicable to Italy. But even in cases where this explanation is correct, it clarifies nothing. In the 19th century it was considered almost a law that backwards countries climb the steps of democracy. Why then does the 20th century push them onto the path of dictatorship? Democratic institutions show that they can’t bear up under the pressure of contemporary contradictions, now international, now internal, most often international and internal at the same time. Is this good? Is this bad? In any case, it’s a fact.
“By analogy with electrical technology democracy can be defined as a system of switches and insulators against the too-strong currents of national or social struggle. No era in human history has been as saturated with as many antagonisms as ours. An excess of current is increasingly being felt in parts of the European network. Under too much pressure from class and international contradictions the switches either melt or blow up. These are the short-circuits of dictatorships. The weakest switches are obviously the first to fail.
“When I wrote these lines Germany still had a Social -Democrat as the head of government. It’s clear that the subsequent march of events in Germany—a country that no one can consider backwards—has not been able to shake my appreciation of the situation.
“It’s true that during this time the revolutionary movement in Spain a swept away not only the dictatorship of Primo de Rivera, but also the monarchy. Contrary currents of this kind are inevitable in an historical process. But internal equilibrium is far from being realized on the peninsula beyond the Pyrenees. The new Spanish regime has not yet demonstrated its stability.”
War or Peace?
Question:
“Do you believe gradual evolution possible, or do you consider a violent shock necessary? How long do you think the current indecision can be prolonged ?”
Answer:
“Fascism, particularly German National-Socialism, brings Europe an indisputable danger of a warlike shock Being off to the side, perhaps I am wrong, but it seems that we aren’t sufficiently aware of the extent of the danger. In a period of not months, but years—and certainly not tens of years—I consider a warlike explosion from fascist Germany absolutely inevitable. It is precisely this question that can become decisive for Europe’s destiny. I hope very soon to address this in the press.
“Perhaps you think my appreciation of the situation is very somber. I am only trying to draw conclusions from facts, taking as a guide not the logic of sympathies and antipathies, but the logic of the objective process. I hope it isn’t necessary to prove that our era isn’t one of a peaceful and calm prosperity and of political comfort. But my appreciation of the situation can only appear pessimistic to he who measures history’s march with a too short measure. From up close all great eras appear somber. The mechanism of progress, it must be recognized, is quite imperfect. But there’s no reason to think that Hitler, or a combination of Hitlers, will succeed in forever—or perhaps for a few years—making this mechanism go in reverse. They will break many of the gear’s teeth, they'll twist many levers, they can make Europe go backwards for a few years. But I have no doubt that in the end, humanity will find its path. All of the past is a guarantee of this.”
“Do you have other questions to ask me?” Trotsky asks with patience.
“Only one, but I fear it might be indiscreet.”
He smiles and encourages me to continue with a sign of his hand.
“Newspapers have claimed that you recently received emissaries from Moscow commissioned to ask you to return to Russia”
The smile accentuates.
“That’s not true, but I know the source of the story. It’s an article of mine that appeared two months ago in the American press. I said, among other things, that given the current policies of Russia I would be ready to serve again if any danger threatened the country.”
He’s calm and peaceful.
“Would you again take up active service?”
He nodded his head yes, while one of the young men installs the lines in the boat, doubtless for the night’s fishing.
Return to Saint-Cloud, I mean Prinkipo, and bateau-mouche.
That evening I dine at the Régence. The prospectus says: “The elegant restaurant where you will be received by ladies of the Russian aristocracy ...”
For there are still a thousand Russian émigrés in Constantinople and like in Paris, Berlin and elsewhere, the evening it’s the nostalgia of balalaikas, piroyoks, vodka and shashliks.
At that hour, on his island that the young girls and the calicoes have deserted, Trotsky sleeps.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:25
ADALAR POSTASI-237: marmaray vb...
ADALAR POSTASI
15 Aralık 2005
From: Erendiz Ozbayoglu
To: ADALAR POSTASI
Sent: Saturday, December 10, 2005 7:21 PM
Subject: marmaray vb
Sevgili Cigdem Hanim,
-marmaray projesine gecmeden once Gunduz Vassaf'in 4 aralik tarihli Radikal'de cikan kisa yazisina dikkatinizi cekmek istiyorum; Vassaf, her zamanki ince zeka urunu, zarif ironia'li yazisinda, nasil estetik gorus noksanliginin, bilgi ve gorgu yoksunlugunun -yonetimde olsun olmasin- iste ulkeyi bu hale getirdigini anlatiyor, yani ben oyle anladim!
Bunun sonucu, bunlar Adalar'a dogal gaz da doserler, Marmaray gibi Istanbul'a simdiye kadar yiyecegi en buyuk darbelerden biri olan bir projeyi de hayata sokmaya calisirlar.
Su anda Ankara yokusunda, Vilayet'in onunde kazilan kalintilari beton dokup kapattilar, insallah da daha duzgun kusaklar yetisip acincaya kadar bir daha ellemezler!
Yenikapi'daki kalintilarin baska bir yere tasinmasi mumkun degil, gorenler bilir, kalin duvarlar, gemi iskeletleri vb... Aslinda, gunde su kadar milyon kisiyi, karsi taraftan alip Mecidiyekoy'e, Ikitelli'ye vb gondermek icin Tarihi Yarimada'dan gecirmek akil disi ve kalintilarin sonu olur. Daha once de soyledigimiz gibi Mimar Yilmaz Kuyumcu'nun, Zeynep Hanim (Zeynep Ahunbay, I.T.U.) ve baska mimarlar tarafindan da desteklenen birinci kopru uzerinden rayli sistemle gecirmeyi esas alan projesi neden dusunulmuyor?
Oguz Bey (Tanindi), Adalar'in envanterini cikartmis olmali, biz orada Yuzey Arastirmasi yaptik, her yeri taradik.
Neyse, telefon caliyor, gorusmek uzere,
Erendiz
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=171936&tarih=04/12/2005
Her derde deva! Picasso Türkiye'de
Gündüz Vassaf
04/12/2005
New York Times, "İstanbul'daki özel bir müze Picasso sergisi açarak Avrupa'yla bütünleşme yolunda önemli bir adım attı." Financial Times, "Avrupa'nın Türkiye'yi, Türkiye'nin Avrupa'yı kabulünde Picasso altın anahtar olabilir mi?" Serginin açıldığı ilk üç günde ziyaretçi sayısı 10 bin kişi. Ülkede bayram havası esiyor. Türkler modern sanata bağlılıklarını, ne kadar Batılı olduklarını, hem kendilerine hem de Batı'ya kanıtlıyor. İlgimize, Cumhuriyet'in başarısının bir kanıtı hem de modern sanata açlığımızın göstergesi olarak bakılıyor. Picasso'nun Türkiye'ye gelmesi, Galatasaray'ın UEFA kupasını yurda getirmesi gibi milli bir zafer olarak dile getiriliyor.
Ben de emeği geçenlerin rüyasının gerçekleşmesinden mutluluk duyuyor, Türkiye'nin bir kültür olayı ile sözünün edilmesine seviniyor, modern sanata yönelik bu ilgi önünde herkes kadar şaşıyor, kendime şu soruyu sormadan edemiyorum.
Bu ilgi bizim ne denli kültür peşinde bir toplum olduğumuzun göstergesi mi?
Eğer öyleyse, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin, bu topraklardan gelmiş geçmiş uygarlıklara ait bölümlerinin bekçi yetersizliğinden, yıllarca kapalı kalmasına kültür çevrelerinin aldırmamasını açıklayamıyorum. Öyleyse, Topkapı Sarayı'nın, kapalı olduğu bir günde özellikle açılıp kuşağımın ileri gelen tarihçilerinden birinin eşliğinde Batılı bir film yıldızına, Sean Connery'e dolaştırılması doğal karşılanırken, aynı sarayın kapısından duvarlara sürtünerek geçen turist otobüslerinin ekzozlarını saça saça yıllarca neden oldukları tahribata, sorumlu kültür çevrelerince tepki gösterilmemesine anlam veremiyorum. Öyleyse Heybeliada Deniz Harp Okulu'nda, askerin 1773 tarihli yapıyı yok sayarcasına yanına yaptırdıkları ucube inşaat uğruna, adanın simgesi haline gelen devasa Preveze Deniz Savaşı muralini tahrip etmelerinin niçin engellenemediğini soruyorum. Öyleyse, bize Batı yaşamı vaat eden yüzme havuzlu, fitness center'lı, yabancı markaları satın alabileceğimiz alışveriş merkezli, Amerikan filmlerinde bile örneklerini görmediğimiz sitelerde, tek bir kütüphane yapılmamasının eksikliğinin dile getirilmemesini açıklayamıyorum. Öyleyse, Ege ve Akdeniz'in arkeolojik yerinde, Türklere nerdeyse hiç rastlanmamasına anlam veremiyorum. Öyleyse, Picasso'nun bir resmini gördüğünde, "Bunu ben de yapardım" dediği söylenen 12 Eylül'ün yargılanamayan sorumlularından Kenan Evren'in resim sergilerine ilgimizi, resimlerinin yok satmasını, bunun karikatürlere bile konu olmamasını, anlıyorum anlamasına ama, anlamak istemiyorum.
Sanatın evrenselliğini takdir etmek, sanatın evrenselliğinin farkında olmak, önce insanın burnunun dibindeki sanatı korumasından, onunla bütünleşmesinden, sanatı gündelik hayatının parçası yapmaktan geçmez mi? Türkiye'de gerçekten Picasso'nun sanatçı kişiliğine, yapıtlarına ilgi olsa, sanatseverler onun orijinal eserlerini görmeyi sabırla yıllarca beklemiş olsalar, ülkemizde şimdiye kadar onunla ilgili kitaplar tercüme edilmez, mağazalarımızda onun ucuz röprodüksiyonları satılmaz mıydı?
İlgilendiğimiz Batı'dan gelen Picasso adlı bir marka mı? Türkiye'ye ilk geldiklerinde gene rekor düzeyde ilgi gösterdiğimiz Mc Donald's hamburgerine, IKEA möblesine merak mı?
Şuna da işaret etmek istiyorum. Batılı bir Türkiye imajının, psikolojik ihtiyaçlarımızı da gidermekten öte, son yıllarda önemli siyasi bir rolü olduğunu biliyoruz. Sivil alanlarımızı giderek şeriat esaslarına göre bölmeye yeltenen bir hükümetin Avrupa Birliği görüşmeleri arifesinde İstanbul Modern'i alelacele açtırması, İslam demokrasisi adlı bir siyasi hilkat garibesinin Batılı bir görüntüyü kendi amaçları doğrultusunda 'sunmasının' bir örneği değil miydi? Yakında Turkiye'de beklenmedik çevrelerden yeni Picasso'cular çıktığında şasırmamalı.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:15
ADALAR POSTASI-236: marmaray'a... bir... Iki...
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
Sevgili Oguz Tanindi’dan, ADALAR POSTASI’na bir mektup geldi! Ala!
Tamam o halde ilgili ve merakli zevatin biraraya gelmesiyle Marmaray’a bir iki...
)O(
From: Oguz Tanindi
Date: Sat, 10 Dec 2005 15:31:28 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: ceyizinizde capa var mi?
Sevgili Emine Cigdem, fikir fevkalade.
Bence izin mizin burokrasisine girmeyin. Toplanin grupcanak, gun karari verin, Sirri'ya (Muzeden Yenikapi kazi baskani, benim de ogrencimdi) bir telefon edelim ve atlayin gidin. Hatta toplanmiskene Uskudar bolumunu filan da gezin derim. Bir gunde cikar. Oglen de Kanaat'ta bir mide cilasi yaparsiniz. Oooh! Aksami bilmem...
Sonra da bizim haberlere soyle guzel bir haber ya da imzali yorum-katki yazarsin. Neler gordunuz, durum nedir, ne yapilmali filan.
Onerim budur.
Sevgiyle
Oguz
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:11
ADALAR POSTASI-235: feribot ihalesi tartışması!
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
VAPURLARIMIZI ve DENIZ OTOBÜSLERI+FERIBOTLARI IZLEME GRUBU olarak bugünkü
MILLIYET Gazetesi'nde yayinlanan "Feribot Ihalesi Tartismasi" baslikli
habere asagidaki linkten ulasarak okumanizi öneriyoruz.
Selam ve sevgilerimizle
M. Cemal Beskardes
Not: Sevgili Arif Caglar'in önerisi üzerine Grubumuz adini yukaridaki
sekilde degistirmis bulunmaktadir.
http://www.milliyet.com.tr/2005/12/10/ekonomi/aeko.html
Feribot ihalesi tartışması
İhale Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin feribot ihalesi dosyasını İçişleri Bakanlığı'na gönderdi. İhalede fiyatın, 'yaklaşık maliyetin önemli ölçüde üzerinde olduğunu' belirledi
Gülçin Üstün – Ankara
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) feribot alım ihalesi tartışma konusu oldu. Kamu İhale Kurulu (KİK), şikayet üzerine incelediği ihalede, İBB'nin 'hatalı' davrandığını saptarken, İBB, ihalenin 'mevzuata uygun' olduğunu savunuyor.
Avustralyalı şirket Austel Ships, İBB Deniz Otobüsleri İşletmesi'ne (İDO) bugüne kadar dört ihalede sekiz gemi satmış, belediyenin, 5 deniz otobüsü, 4 feribot alımı için temmuz ayında açtığı ikinci ihaleye de sadece Austel Ships katılarak, 110 milyon dolara 2 hızlı feribot işi almıştı.
İkinci ihaleyi, ihaleye katılan Norveçli Batservice Mandal'ın şikayeti üzerine inceleyen KİK, 9 Kasım'da aldığı üç ayrı kararda, ihalelerde yaklaşık maliyetin yanlış hesap edildiğini, belirlenen yaklaşık maliyet üzerinde teklif alındığını ve rekabet, saydamlık, güvenilirlik ilkelerine ters düşüldüğünü belirledi. Kurul'un, dosyayı incelenmek ve soruşturulmak üzere İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği öğrenildi. Ancak şikayet başvurusunun yasal süresi dolduktan sonra yapılması nedeni ile ihaleyi iptal etmedi. Bunun yerine İBB'ye mevzuata aykırılıkları değerlendirmesini talep etti.
Yaklaşık maliyet yanlış
KİK'in kararında, hızlı feribot alımı ihalesine; İncat, Austal Ship ve OTS/Guangzhou Marine firmalarının teklif verdiği, ancak sadece Austal Ship'in teklifinin geçerli sayıldığı anımsatılarak, şunlar kaydedildi:
"Austal Ship'in teklif mektubundaki cetvelde çarpım ve toplamda aritmetik hata olduğu ayrıca firmanın 110 milyon dolarlık teklifinin yaklaşık maliyetin önemli ölçüde üzerinde olduğu belirlenmiştir.
Öte yandan teknik şartnamede yer alan özelliklerle, isteklilere verilen özelliklerde geminin boyu, yolcu sayısı, tank kapasitesi gibi konularda farklılıklar bulunmaktadır. Yabancı firmalara bildirilen fiyatlarda işin teslim yeri, teslim süresi de birbirinden farklıdır. Nakliye, sigorta, ödeme şartları gibi özel koşulların fiyat bildirimi talep edilen yazılarda yer almaması nedeniyle yaklaşık maliyetin hesaplanması mevzuata uygun bulunmamıştır."
KİK'in kararında şu belirlemeler de yer aldı:
"Tekliflerin değerlendirilmesinin belirsiz olması Kamu İhale Kanunu'nun 5. maddesindeki saydamlık, eşit muamele, rekabet ve güvenilirlik ilkelerine aykırı"dır.
Belediye: İhale temizİSTANBUL Milliyet
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanı Ahmet Faruk Yanardağ, hızlı feribot alımı ihalesiyle ilgili şikayetin Danimarka'lı bir firmanın Türkiye temsilcisi olduğunu, söz konusu firmanın ihaleye teklif vermediğini belirtti.
Austal Ships PTY Ltd'nin kazandığı ihale için 22 firmanın doküman aldığını ve bu firmalardan AUSTAL Ships PTY LTD, INCAD Tasmania PTY LTD ile OTS HONG KONG'un ihaleye teklif verdiğini belirten Yanardağ, "Ancak INCAD Tasmania PTY LTD ve OTS HON KONG adlı firmaların teklifleri, belgeleri eksik olduğu için değerlendirme dışında kaldı" dedi.
Eleştiri yoktu
Kamu İhale Kurumu'nun 9 Kasım 2005 tarihinde şikayeti karara bağlandığını belirten Yanardağ, şöyle dedi:
"Kamu İhale Kurumu'nun kararında, 'Açık ihale usulünde bütün isteklilerin ihaleye teklif verebildiği, açık ihale usulü ile ihalenin gerçekleşmesinin idarenin takdirinde bulunduğu ve mevzuata aykırı olmadığı anlaşıldığından bu husustaki iddia yerinde bulunmamıştır' deniyor.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:06
ADALAR POSTASI-234: TAY'ı tanıdınız mı?
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
TAY’i tanidiniz mi?
Peki ya Adalar’daki arkeolojik yerlesimlerin envanteri yapildi mi?
http://www.tayproject.org/trhome.html
Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) Projesi, dünya kültür emanetlerinin önemli bir parçası olan Türkiye kültür varlıklarının bulgularının, kronolojik bir envanterinin çıkartılması ve bu bilginin uluslararası platformda paylaşılması amacına yönelik olarak tasarlanmıştır. En azından 400.000 yıl eskiye uzanan kültürel verileri barındıran Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde, 1800'lerin ilk yarısından başlayan araştırmaların sonuçları ile çağdaş yüzey araştırmaları ve kazıların bilgileri dağınık ve çoğunlukla ulaşılamaz durumdadır. Birçok yerleşmenin yeri bilinmemekte, birçoğu da tahribatın/yapılaşmanın kurbanı olmuş ya da olmaktadır. Bu tahribata karşı ve bu emanetleri korumaya yönelik öncelikle yapılabilecek en önemli çalışma, kültürel verilerin merkezi bir yapı içinde toplanması ve derlenmesidir: Belgeleme olmadan koruma olmaz. İlk kez bu projeyle, Türkiye arkeolojik yerleşmeleri, höyükler, tümülüsler, anıtlar, mezarlıklar, ören yerleri, yerleşme yerleşme, höyük höyük, tümülüs tümülüs belgelenmektedir.
1993 yılında çalışmalarına başlayan TAY Projesi, özgünlüğü, boyutu ve kültürel emanetlerin belgelenmesine yaklaşımı açısından, türünün ilk ve şimdilik tek örneğidir.
Niye TAY?
Anadolu ve Trakya'nın, insanoğlunun yerleştiği ilk dönemlerden yakın çağlara dek derli toplu, ayrıntılı bir yerleşme ve kültür envanteri yoktur;
Bu bölgelerdeki uygarlıkların kültürel gelişimini başından sonuna dek inceleyebilmek için sistemli bir belge arşivi.hazırlanmamıştır;
Anadolu ve Trakya kültürlerinin kronolojik süreç içerisinde birbirleriyle ilişkileri yeterince açık değildir.
Projenin amaçları
Türkiye kültür emanetlerinin, öncelikle, elektronik olarak korunmaya alınması (Veri Toplama);
Basılı ve elektronik ortamda yayınlanması ve bu emanetlerin dünyaya açılması (Veri Yayınlama);
Türkiye'nin, sistemli biçimde ve yeni teknolojiler kullanılarak taranması, mevcut bilgilerin doğrulanması, yeni yerlerin belgelenmesi (Veri Doğrulama);
Anadolu ve Trakya toprakları üzerindeki, gerek doğa, gerekse insan eliyle yoğun olarak süren tarihi eser tahribatının.izlenmesi ve kamuoyunu uyaracak bir kurumun oluşturulması (Veri Gözlemleme).
Proje Kime Yönelik?
Proje, kültür emanetlerimiz konusunda araştırma yapmak isteyen tüm arkeologlara, tarihçilere, tarih ve arkeolojiye yakın bilim dallarındaki araştırmacılara; arkeoloji, tarih gibi alanlarda eğitim gören öğrencilere; çeşitli kademelerde ülkemizin tanıtımında görev alan uzmanlara ve geçmişe ilgi duyan, araştırılmasına inanan tüm kişi ve kuruluşlara yöneliktir. Amaç, bu kişi ve kuruluşlara, bilimsel bir başvuru kaynağı, bir "veri havuzu" sunmaktır.
.
TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
19:03
ADALAR POSTASI-233: paha biçilemez!
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
Marmaray hafriyati ve buluntulari isiginda toprak ve su yuzune cikan Istanbul tarihinine ilgi ve merak duyabileceklerden ilk aklima gelenler Sayin Erendiz Ozbayoglu, Rezan Peya Gokcen, Canan Barim Alioglu, Arif Caglar, Inkilap Obruk ve tum isteyenler ile hep birlikte gerekli izin ve bilgilerin alinmasi icin basvurabiliriz. Ne dersiniz? Cemal Pulak ile gorusmek gerek...
Belki bu surecte Oguz Tanindi yardimiyla TAY Proje de bizlere destek olur! Orhan Bursali destegiyle Cumhuriyet Bilim Teknik basta olmak uzere basin bu konuya geregi gibi yer verebilir... Buluntularin reklamiyla, yardimiyla sahip olunan zengin kulturel miras basinda yer alirsa koruma konusunda da gereken bilinc olusturulabilir belki... Ya da tersi! Bilemiyorum! Ne dersiniz?
Gecenlerde bir taksi soforunden Gulhane civarinda bir temel insaati bahanesiyle kacak kazi yapildigini, trilyonlarla telafuz edilerek maddi deger bicilen heykellerin harac mezat satildigini duydum! Arkeolojik buluntulara bicilen degerlerin trilyonlarin cok uzerinde bir yerlerde dunya tarihini aydinlatan hakikaten paha bicilemez degerdeki parcalar oldugu, her bir parcanin yalnizca bir obje olarak ozel mulkiyetlere degil asil her birimize ait olan bilgiler oldugu bilincini olusturmak gerek vesaire...
)O(
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:59
ADALAR POSTASI-232: yarın pazar! ada sahillerinde bekliyoruz!
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
Yarin Pazar!
30 Kasim 2005 sabahi vapurda yasanan kalp krizi ve de sonrasi...
Adalar’da saglik konusunun acilen gundeme getirilmesi gereginin,
eksikliklerin belirlenerek ilgili mercilerden talep edilip sivil bir inisiyatifle takibinin yapilmasinin,
her an hepimizin basina gelebilecek benzer bir olayda sorumlulugunun
bilincinde olan herkesi
Ada sahillerinde bekliyoruz!
can kurtaran yok mu?
Acil Ambulans Servisi (112) gelinceye kadar nasil mudahale etmeniz gerektigini yani temel ilkyardimi biliyor musunuz?
Bilincli, dogru, suratli uygulanan ilkyardimla olume veya sakat kalmaya engel olabiliriz!
11 Aralik 2005 Pazar
gunu
14:00-15:30
saatleri arasinda
Buyukada Iskelesi’ndeki
Turing Cafe’de
Sayin
A. Inkilap Obruk
(Uluslararası Ilkyardım ve CPR Eğitmeni)
“Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi”
hakkinda bir konusma yapacaktir.
Herkes davetlidir!
ULASIM:
12:00 Sirkeci
12:20 Kadikoy
12:50 Kinaliada
13:05 Burgazada
13:20 Heybeliada
iskelelerinden kalkan vapur 13:35’te Buyukada’ya variyor!
13:00’da Bostanci Iskelesi’nden kalkan vapur 13:40’ta Buyukada’ya variyor!
ADALAR POSTASI
operad@e-kolay.net
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:47
ADALAR POSTASI-231: çeyizinizde çapa var mı?
ADALAR POSTASI
10 Aralık 2005
http://www.milliyet.com.tr/2005/12/03/yasam/ayas.html
Milliyet, 03.12.2008
Nermin Bayçın
'Bu batıklar İstanbul tarihini yeniden yazar'
Marmaray kazılarında bulunan gemi batıkları, dünyanın gözlerini Türkiye'ye çevirdi. Doç. Dr. Pulak, "Burada İstanbul tarihini yeniden yazabilecek önemde bulgular mevcut" dedi
İstanbul'un iki yakasını tüp geçitle birbirine bağlayacak Marmaray projesi kapsamında yapılan kazı çalışmalarında bulunan tarihi eser sayısı artıyor. Marmaray istasyonunun yer alacağı Yenikapı'daki Langa bostanlarında keşfedilen tarihi gemi batıklarının sayısı yediye ulaştı.
Bizans'ın kayıp ana limanını gün ışığına çıkaran İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin çalışmaları sürerken, arkeolog Doç. Dr. Cemal Pulak, tek bir alanda bu kadar çok batığın bulunmasının, bu mütevazı bostanı dünyada ünlü kıldığını söyledi.
Böyle bir gemi yok!
Teksas A&M Üniversitesi Öğretim Üyesi Pulak, tarihi ahşap gemi yapım teknolojisinin dünyadaki sayılı uzmanlarından biri. Merkezi ABD'de bulunan Sualtı Arkeoloji Enstitüsü'nün de ikinci başkanı. Temmuzdan beri Türkiye'de olan ve çalışmalarını gönüllü olarak Yenikapı'da sürdüren Pulak, sorularımızı yanıtladı:
Batıklar hakkında bilgi verir misiniz?
Marmaray alanında iki farklı batık var. Biri 18-20 metre civarında, küreklerle hareket ettirilen ince bir gemi. Bu da beni son derece heyecanlandırdı. Çünkü 11. yüzyıla, yani Bizans sürecinde, bu kadar erken döneme ait bu tipte bir gemi henüz bulunmuş değil. Dolayısıyla, Akdeniz'deki ince gemilerin ilk arkeolojik örneğiyle, aynı şekilde hiç bilmediğimiz bir gemi yapım teknolojisiyle karşı karşıyayız.
Batıktan şu ana kadar elde edilen sonuçlar neler?
Kazısına henüz başlamadık. Önce ilk batığı ele aldık. Ceviz kabuğu biçimindeki üstteki gemi ufak yapıda. Küpeştesinin en üst seviyesine kadar korunmuş olması inanılmaz sürpriz oldu. Çünkü, Akdeniz ve Avrupa'da bugüne kadar kaydedilmiş yaklaşık bin batık arasında küpeştesiyle ele geçenlerin sayısı birkaç tane. Çok değerli. Ayrıca gemi buluntuları da çok zengin. Özellik le iki demir çapası ayrı bir önem taşıyor.
Neden?
Demir çapalar, o zamanlar için, elle yapılan son derece kıymetli denizcilik malzemeleri. Öyle ki 13. yüzyıla ait bazı belgelerde kadınların çeyizine çapaların da kaydedildiğini görüyoruz.
Alanda başka gemiler de bulundu sanırım...
Evet. Marmaray kazı alanında bir başka batık daha saptandı. Öte yandan metro inşaat sahasında da gemiler çıktı. Orada en az dört batık var.
'Buranın bir eşi yok'
Dünyanın pek çok yerinde kazı yapmış biri olarak bu alanı nasıl değerlendirirsiniz?
İstanbul tarihini yeni baştan yazabilecek nitelikte bulgular sunan olağanüstü bir yer. Aynı şekilde emsalsiz bilgilerin elde edilebileceği ünik bir ortam. Hiçbir yerde, bu kadar fazla, aynı zamanda bu kadar iyi korunmuş batık bulunmuş değil.
Batıkları kaldırmak ne kadar sürer?
Kaldırmak en kolay kısmı. Önce en ince ayrıntısına dek batığı yerinde kaydetmeniz, onu üç boyutlu hale getirebilecek nitelikte incelemeniz gerekiyor. Bu gemiler öylesine narin ki, dokunduğunuzda kırılabiliyor.
Eserlerin istasyonlarda sergilenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Batıklar açısından bence pratik değil. Sıcaklığı ve nemi sabit, klimalı bir ortamda tutulmaları koşuluyla olabilir. İstasyon ortamında bu biraz zor. Bu nedenle üç boyuta tamamlanmış replikalarının sergilenmesi daha uygun bir çözüm. Orijinaller müzeye konabilir. 
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:42
ADALAR POSTASI-230: şakûlî bir sergi!
ADALAR POSTASI
9 Aralık 2005
Mavi Kum Kitap'ta yeni sergi:
Dr. Doğan Başak Şakûl Koleksiyonu
15 Aralık 2005 - 15 Ocak 2006
Açılış: 15 Aralık Perşembe 19:00
Mavi Kum Kitap
Cihangir Cad. no:13
Cihangir/İSTANBUL
0212 2514440-30
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:34
ADALAR POSTASI-229: bendeniz de bir "hıyar" mıyım?
ADALAR POSTASI
9 Aralık 2005
Elbette her cip sahibi HIYAR degildir tenzihiyle ihtiyactan cip sahibi olan dolayisiyla da hiyar olmayan Vapurlarimizi Vermiyoruz Kampanyasi’nin Vapur Izleme Grubu uyesi saygideger ve de sevgili Cemal Beskardes'ten gelen pek hos mektubu yayimliyoruz...
)O(
From: Cemal Beskardes
Date: Thu, 8 Dec 2005 14:49:02 -0500
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: Bendeniz de bir "HIYAR" miyim?
Sevgili Emine Cigdem,
Belki de bilmiyerek zülfü yare dokunmussun: Ben yaklasik 20 yildir bir arazi tasiti (off-road merakim ve hobi ciftciligim nedeniyle) yani "jeep" ya da cip sahibiyim. Ama ben, belki de yazinda kastettigin gibilerden, asfalt yolda hava atmak icin arazi tasitina binenlerden degilim... Bu nedenle her cip sahibini bir "HIYAR" olarak gösteren ifadeyi hak etmedigimi düsünüyorum. Istemiyerek beni incittigin icin, yarinki ADALAR POSTASI'nda beni ve benim gibi ihtiyactan cip sahibi olanlari tenzih etmeni
bekliyorum...
Halbuki ben sana baska bir sey sormak icin dizüstümün karsisina gecmistim: TURING CAFE'nin durumu netlesti mi? Konferansa katilim belli oldu mu? Mehmet Selim Baki'ye haber verebilecek misiniz? (Hafta sonlari Ada'da kaliyormus.)
Sevgiyle kaliniz.
M. Cemal Beskardes
Hamis: Bu yaz Catalca'daki sebze bahcemde yetistiridigim BADEM SALATALIKlardan sana ve Selim'e armagan edecegim...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:26
ADALAR POSTASI-228: ithalat-ihracat dengesi...
ADALAR POSTASI
8 Aralık 2005
From: Gunes Tokcan
Date: Thu, 8 Dec 2005 09:58:11 -0800 (PST)
Subject: ithalat-ihracat dengesi
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün belki de ilk kez ekonomiyle ilgili reel bir araþtýrma sonucunu açıkladı. Açıklamaya göre;
Mesela 1 kalp pili ithal etmek için, Türk ekonomisinin 6.100 kg demir cevheri ihraç etmesi gerekiyormuş.
1 cep telefonu için 1 ton domates,
722 dolarlýk bir tabanca için 5.5 ton patlýcan satmamýz gerekiyormuş.
'Türkiye teknoloji ihraç etmeden dış ticaret açığından kurtulamaz' diyor rapor.
Bu arada verilen örneklerden biri de şu:
'107 bin dolara satılan bir lüks otomobil (mesela bir cip) alabilmek için,
Türkiye'nin 713 ton hıyar ihraç etmesi gerekiyormuş.
'Yani; bir hıyar cipe binecek diye 713 ton hıyar satıyormuşuz yurt dışına!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
18:14
22 Ekim 2008
ADALAR POSTASI-227: saçlarına yasemin kokuları sinmiş çocuklar...
ADALAR POSTASI
8 Aralık 2005
)O(
[...]
Biz cocuklar, yani Aliye, ben ve Cevat Dayimin kizi Mutarra... Saclarina yasemin kokulari sinmis cocuklar.
Cocuklar, bu bahce cennetten bir kosedir," derdi ninem.
"Cennet nedir nine?"
"Iyi insanlar olunce gittigi yer, canim,"
"Ama biz olmedik ki daha."
'Iyi ya iste," derdi Aliye, "burasi cennet ise, hic olmeyecegiz demek ki. Biz, yerimize gelmisiz bile!"
Biliyor musunuz, Aliye hic olmedi zaten. O, cenneti ve cehennemi bir arada bu dunyada yasadi ve gravurleriyle, cilgin renkli abartili giysileriyle, kocaman mavi gozleri, buyuk aski, sinir tanimaz heyecaniyla, icinden fiskiran sevgi seliyle onu her tanimis olan kisinin yureginde, belleginin bir kosesinde yasamaya devam ediyor.
Ne diyordum size, ha evet... cennet! Cennet nasil olur bilirdik biz, Buyukada'daki Sakir Pasa Kosku'nun bahcesinde yasayan cocuklar...
Cennet, bir cami ile bir kilise arasinda kalan araziye insa edilmis, uc katli ahsap bir Osmanli konagi idi. Bize ucsuz bucaksiz gelen bahcesinde fuller, hatmiler, yaseminler, japon gulleri, ortancalar, begonviller ve mimozalar acardi. Giritli ninemin, memleketinden ozel olarak getirttigi kekik, defne, feslegen yapraklarinin kokusu ogleden sonra cikan esintiyle, aksamsefalarinin, akasyalarin rayihalarina karisir, bahce degisik esanslarin agzi acik kavanozlarda yan yana dizildigi bir parfumeri dukkani gibi kokardi. Evin kapisinin onunu tutan yola ciktiginizda ise karsinizda kiliseyi bulurdunuz. Icinde yasayanlar da bu iki ibadethanenin temsil ettigi kulturlerin arasinda kalmis, elleri, kollari ve ozlemleri kilisenin sembolu batida, yere basan ayaklari ve yurekleri ise tam bulunduklari yerde, yani caminin ait oldugu toplumda, kafalari az biraz karisik insanlardi...
...
Anlattiklarimi hakkiyla kavrayabilmeniz icin taa en bastan baslamam gerek. Benim icin her seyin baslangic noktasi, demin size sozunu ettigim, Ada’daki kosktur iste. Sadece benim icin de degil, o koskte dogan diger cocuklar, yani Fahrünissa ve Aliye icin de koskun nesnellikten ote bir boyutu vardir. Biz, Sakir Pasa Kosku’nun cocuklari sanki bir ana-babanin degil de bu ahsap Osmanli konaginin tohumlariydik. Kosk, bizi dokuz ay yerine yillarca rahminde tasimis gibi, genlerimize sinmis, iliklerimize islemis ve bize ozsuyumuzu vermistir. Sonraki yasamlarimizda edindigimiz her birikim ve tecrube, her aci ve sevinc, her kazanim ve kayip, o konagin ruhumuzu yapilayan harcinin ustune eklenmistir. Oysa Yildiz’daki konakta dogan annem, Ayse yeyzem, Cevat dayim ile Nisantasi konaginda dogan Suat dayim Kosk’un degil, yalnizca Sare Ismet Hanim’la Sakir Pasa’nin evlatlariydilar. Onlar, koskte yasamakla kalmislardi. Her hallerinden belliydi, bizim gibi koskun cocuklari degil de, sakinleri olduklari. Yine de, o beyaz boyali ahsap evde, dogan, buyuyen ya da sadece oturan her birimiz icin yasam, Ada’da zaman ve Ada sonrasi diye, miladi onem tasiyan donemlere ayrilacakti.
...
Beni Ada’daki koskte en etkileyen esya, bir duvari boydan boya kaplayan, uc metre yuksekligindeki, Yildiz’dan getirilmis yaldizli aynaydi. Karsisinda durur, kendimi kocaman aynanin icinde kucucuk gorurdum. Arkamda genis hol ve bu hole karsilikli acilan sari ve pembe salonlarin girisleri gorunurdu. Bu salonlar biz cocuklarin dokunmasi yasak olan Servres ve Saks antika vazolarla ve biblolarla doluydu. Ortadaki ampir mobilyalarla doseli buyuk salonun sonuna, kizlari piyano calarken notalari gorebilsinler diye Sakir Pasa tavanda bir pencere actirmisti. Oradan yayilan isik, etajerlerden fiskiran bitkilerin ustune duserdi. Cevat dayimin kizi Mutarra ve Suat dayimin uvey kizi Geraldine ile, done done yukari cikan merdivenin trabzanlarina oturarak asagi kayar, ust uste yigilirdik. Kazik kadar olmasina ragmen, Aliye de bize katildigi icin, surekli azar isitirdi. Ust katta da asagi katin duzeninde bir hol ve karsilikli iki salon vardi. Salonlardan birini oturma odasi olarak kullanirdik. Buyuk rahat koltuklarin bulundugu bu odada, aksamustu caylari icilirdi. Bahceye bakan diger oda ise, buyukbabam Sakir Pasa’nin calisma odasiydi. Tavana kadar kutuphaneleri ve ustu her an karmakarisik, evrak ve kitapla dolu yazi masasiyla bize cok gizemli gelen bu odaya girmemiz yasakti. Aliye’den ogrendigimiz gibi, anahtar deliginden icerisini gozlerdik ara sira...
...
(Sakir Pasa, Saray’a kusen devlet adamlarinin ve pasalarin gonullu surgun yeri niteligindeki Buyukada’da, cami ile kilise arasindaki kosku satin almisti. Bes ciltlik Osmanli Tarihi’ni, bu koskte yazmaya baslamisti...
...
Ada’da zaman
Mis kokulu uzum salkimlariydi yaz aylari
Buzlu nar serbetiydi kristal surahilerde...*
[...]
* Ayse Kulin, Fureya, Istanbul (2000)21-27.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:43
ADALAR POSTASI-226: bir konser daha...
ADALAR POSTASI
8 Aralık 2005
AYSE TUTUNCU Piyano Perkusyon Toplulugu
10 Aralik Cumartesi; 18.00, Nazim Hikmet Kultur Merkezi'nde..
(Osmanaga Mah. Ali Suavi Sk. No.7 Bahariye
Sanatcilar Sokagi'nda ...216-414 22 39)
--
From: Timuçin Gürer
Date: Thu, 8 Dec 2005 16:37:49 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: KONSER
AYSE TUTUNCU Piyano Perkusyon Toplulugu
10 Aralik Cumartesi; 18.00, Nazim Hikmet Kultur Merkezi'nde..
(Osmanaga Mah. Ali Suavi Sk. No.7; Bahariye; Sanatcilar Sokagi'nda ...216-4142239)
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:41
21 Ekim 2008
ADALAR POSTASI-224: sema'dan noel sarkilari...
ADALAR POSTASI
6 Aralık 2005
istanbul'da 10. yil... 10. noel konseri...
17 aralik 2005 cumartesi...
alman protestan kilisesi...
aynalicesme - emin camii sokagi 40
tarlabasi – beyoglu
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:19
ADALAR POSTASI-223: sevgi ve dayanisma konseri!
ADALAR POSTASI
6 Aralık 2005
Sevgi ve Dayanisma Konseri
Sent Antuan Kilisesi (Beyoglu)
21 Aralık 2005 Carsamba saat 19:00
Organist: Fr. Giuseppe Gandolfo O. P.
Soprano: Bilge Gorgan Alto: Isin Guyer 
Program
1. T. Albinoni, Adagio in sol minore (Organo solo)
2. J. M. Siougos, Vierge Marie (Alto, Soprano ve Org)
3. F. Liszt, Sogno mistico (Alto, Soprano ve Org)
4. P. I. Tchaikovskij, Andante dalla Sinfonia “Patetica“ (Soprano, Alto ve Org)
5. F. Chopin, Christ be with me (dallo Studio n. 20) (Soprano, Alto ve Org / con voce recitante)
6. A. Corelli, Pastorale dal “Concerto grosso per la Notte di Natale” (Organo solo)
7. Mme G. Galos, Le lac de Côme (Soprano, Alto ve Org)
8. Max Reger, Mariä Wiegenlied (Soprano, Alto ve Org)
9. C. Zanella, Ninna nanna (Soprano, Alto ve Org)
10. J. Brahms, Ninna nanna (Soprano, Alto ve Org)
11. F. Caudana, Puer natus (Soprano, Alto ve Org)
12. O. Ravanello, La marcia dei Re Magi (Organo solo)
13. Tradizionale, Kling, glöckchen (Soprano, Alto ve Org)
14. W. J. Galther, He touched me (Soprano, Alto ve Org)
15. F. Grüber, Stille nacht (Soprano, Alto ve Org)
16. I. Berlin, White Christmas (Alto ve Org)
17. Tradizionale, Drummer boy (Soprano ve Org)
18. Tradizionale, Amazing grace (Soprano, Alto ve Org)
(Bilet: 10 YTL)
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:16
ADALAR POSTASI-222: alanyandi!
ADALAR POSTASI
5 Aralık 2005
saat 16:23
Icerenkoy
Alanaldi Caddesi'ndeki
yangin!..
sonduruldu sonradan...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:13
ADALAR POSTASI-221: can kurtaran yok muuuuuuu?
ADALAR POSTASI
5 Aralık 2005
can kurtaran yok mu?
Acil Ambulans Servisi (112) gelinceye kadar nasil mudahale etmeniz gerektigini yani temel ilkyardimi biliyor musunuz?
Bilincli, dogru, suratli uygulanan ilkyardimla olume veya sakat kalmaya engel olabiliriz!
11 Aralik 2005 Pazar
gunu
14:00-15:30
saatleri arasinda
Buyukada Iskelesi’ndeki
Turing Cafe’de
Sayin
A. Inkilap Obruk
(Uluslararası Ilkyardım ve CPR Eğitmeni)
“Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi”
hakkinda bir konusma yapacaktir.
Herkes davetlidir!
ULASIM:
12:00 Sirkeci
12:20 Kadikoy
12:50 Kinaliada
13:05 Burgazada
13:20 Heybeliada
iskelelerinden kalkan vapur 13:35’te Buyukada’ya variyor!
13:00’da Bostanci Iskelesi’nden kalkan vapur 13:40’ta Buyukada’ya variyor!
ADALAR POSTASI
operad@e-kolay.net
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:12
ADALAR POSTASI-220: can kurtaran yok mu?
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
11 Aralik 2005 Pazar
14:00-15:30
saatleri arasinda
Buyukada Iskelesi’ndeki Turing Cafe’de
Sayin
A. Inkilap Obruk*
(Turkiye Kizilay Dernegi Ilkyardim Uzmani, AUI/ASHI First Aid/CPR Instructor 33837, DAN Oxygen Instructor 60922EI)
“Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi”
hakkinda bir konusma yapabilir!
Katilmak isteyenlerin
ADALAR POSTASI’na
operad@e-kolay.net
isimlerini bildirmelerini ve duyuru icin yardimlarini rica ederiz.
+ Saat 13:00’da Bostanci’dan kalkan vapur 13:40’ta Buyukada’ya variyor!
can kurtaran yok mu?
Emine Cigdem Tugay
Mehmet Selim Tugay
Dilek Turgay
Esen Camurdan
Leyla Ozalp
Dilek Zaptcioglu
...
* A.İNKILÂP OBRUK
Uluslararası İlkyardım ve CPR Eğitmeni
Ankara’da doğdu. ADMMA Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi’nde Yüksek Lisans çalışmasını tamamladı. Devlet tarafından gönderildiği A.B.D.’nde ileri düzeyde İlkyardım ve Cankurtarma eğitimi gördü.
Uzun yıllar Türk ve dünya gençlik kuruluşlarında İlkyardım konularında eğitim verdi. Bu konuda ilkyardım bilgilerini de içeren “İzcilik” adlı bir kitabı yayınlandı. Balıkadamlar Spor Kulübü kapsamı içinde yer alan Türkiye’nin tek sivil sualtı arama kurtarma gurubu olan (Sualtı Arama Kurtarma Timleri) SAKUT’un kurucu başkanıdır. Gölcük depreminde bölgeye ilk giren resmi ve özel kurtarma guruplarını yönetmiştir.
Bir dönem İstanbul Üniversitesi Sualtı Teknolojisi Bölümü’nde “İleri Dalış Teknikleri” dersleri verdi. Kurulmasında etkin olduğu Emniyet Genel Müdürlüğü Sualtı Özel Polis Timleri ve Jandarma Genel Komutanlığı Sualtı Özel Timleri başta olmak üzere bir çok kuruluşa “Kurtarma ve İlkyardım” eğitimi vermeyi sürdürmekte, tüm kazalarda uluslararası Acil Müdahele, Temel İlkyardım, CPR, AED ve Acil Oksijen Yardımı eğitimi ve sertifikası vermeye yetkilidir. Halen Türkiye’de Cankurtarma yetiştiren tek resmi kuruluş olan Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu -TSSF başkanıdır.
Sertifika ve diplomalar :
The American Health & Safety Institute (ASHI) First Aid / CPR Instructor Trainer
Amerikan Sağlık ve Güvenlik Enstitüsü İlkyardım ve CPR Eğitmen Eğiticisi
International Medic First Aid Instructor
Uluslararası Tıbbi İlkyardım Eğitmeni
DAN Oxygen Instructor
DAN Acil Oksijen Yardımı Eğitmeni
International Life Saving Federation – ILS Instructor
Uluslararası Cankurtarma Federasyonu - ILS Eğitmeni
Temel İlkyardım/CPR ve Oxygen Provider Eğitimi vermekte olduğu bazı kuruluşlar :
Jandarma Genel Komutanlığı Özel Asayiş Komutanlığı
Emniyet Genel Müdürlüğü Deniz Polisi
İstanbul Üniversitesi Sualtı Teknolojisi Bölümü
Balıkadamlar Spor Kulübü
SAKUT Sualtı Arama Kurtarma Timleri
BP Petrolleri A.Ş.
BP Gaz A.Ş.
BP Taşımacılık A.Ş.
OMSAN Taşımacılık A.Ş.
Şişe Cam Sanayi ve Tic. A.Ş. Fabrikaları
Finansbank
Coca Cola A.Ş.
Efes Pilsen A.Ş.
Yazaki Otomativ A.Ş.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı
Doğal Hayatı Koruma Derneği
A.İNKILÂP OBRUK
ASHI First Aid/CPR Instructor 33837 - DAN Oxygen Instructor 60922EI MFA International Instructor 43832
ILS International Life Saving Federation Instructor EGY 82-05
F.Kerim Gökay Cad. Ortaklar İş Merkezi 71/53 Söğütlüçeşme Kadıköy-İstanbul tel: 0216 418 44 30 fax: 0216 418 44 57
gsm: 0532 293 39 81 e-mail: iobruk@ tnn.net www.inkilapobruk.org
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:11
ADALAR POSTASI-219: can kurtaran yok mu?
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
11 Aralik 2005 Pazar
14:00-15:30
saatleri arasinda
Buyukada Iskelesi’ndeki Turing Cafe’de
Sayin
Inkilap Obruk
(Turkiye Kizilay Dernegi Ilkyardim Uzmani, AUI/ASHI First Aid/CPR Instructor 33837, DAN Oxygen Instructor 60922EI)
“Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi”
hakkinda bir konusma yapabilir!
Katilmak isteyenlerin
ADALAR POSTASI’na
operad@e-kolay.net
isimlerini bildirmelerini ve duyuru icin yardimlarini rica ederiz.
+ Saat 13:00’da Bostanci’dan kalkan vapur 13:40’ta Buyukada’ya variyor!
Kalp krizinde
Yabanci cisim ile nefes yolunun tikanmasinda
Felc (beyin krizi)’te
Kanama ile ilgili acil durumlarda
Bogulma’da
Sok’ta
Yaniklarda
Zorlama ve burkulmalarda
Kirik ve cikiklarda
Bas, boyun ve bel kemigi yaralanmalarinda
Tibbi acil durumlarda / Ani hastaliklarda (diabetik, alerjik, darbe, zehirlenme, isirma ve bocek sokmalarinda...)
Sicak veya sogun neden oldugu acil durumlarda
Bazi vucut yaralanmalarinda...
Acil Ambulans Servisi (112) gelinceye kadar nasil mudahale etmeniz gerektigini yani temel ilkyardimi biliyor musunuz?
Peki ya bilincli, dogru, suratli ilkyardimla olume veya sakat kalmaya engel olabileceginizin bilincinde misiniz?
Aksine bu gecen surede yanlis mudahale sonucu olume veya sakatlanmaya sebebiyet verebileceginizi dusunebiliyor musunuz?
Kanun uyarinca tum kurum ve kuruluslarda calisanlarin yuzde besinin, agir ve tehlikeli islerde calisanlarin ise yuzde onunun
ilkyardim egitimi ve sertifikasi almasi zorunlu! Tum bu acil durumlarda yakinlarimizdan, hic tanimadiginiz sokaktaki adama kadar vicdanen sorumlu oldugumuzun farkinda misiniz?
can kurtaran yok mu?
Emine Cigdem Tugay
Mehmet Selim Tugay
Dilek Turgay
Esen Camurdan
Leyla Ozalp
Dilek Zaptcioglu
...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:09
ADALAR POSTASI-218: bir kesit daha!
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
Bir kesit daha bu defa Buyukada Mezarligi’nda!
Adalar’da olumden bir kesit ya da!...
)O(
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
14:03
ADALAR POSTASI-217: aliye ile ömer!
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
Aliye ile Omer!
Aliye Berger (1903-1974) ile Charles Berger (?-1948)
Buyukada Mezarligi
)O(
...Daha once de soyledim size sanirim, olum denince aklima, ilk once Berger gelir.
Kilic’la iskelede bulusup, Aksam vapuruyla Ada’ya gecmistik. Eve hizli hizli yurumustuk. Kapi acikti. Once ben girdim iceri. On salondan bir inilti geliyordu. Yarali bir hayvanin aglamasini andiran, ic parcalayan ince, uzun, acili bir inilti. Hic bitmeyen bir ciglik. Salona girdim. Dipte, masanin uzerinde duran tabuta egilmis biri vardi. Oda lostu. Iyi goremiyordum.
“Teyze, Ayse teyzecigim” dedim fisildar gibi. Dondu ve bana bakti. Saclari didik didikti. Gozleri insan gozu olmaktan cikmis, derin birer kan kuyusuydu, elinde gumus sapli bir ayna tutuyordu. ALİYE!
“Canlanacak,” dedi bana bakarak. “Bak Fureya, bak, nefes aliyor.”
Tanrim, Berger’mis olen. Berger’mis.
Kilic Ali arkamda durup beni tutmasa yere yikilacaktim. Telasli ayak sesleri duydum. Ayse teyzem, Ahmet eniste, cocuklari Erdem ve Nermidil, birileri dolusuyordu odaya.
“Acisiz, eziyetsiz bir olum,” diyordu Ayse teyze, “Ne kendi cekti ne etrafina cektirdi. Hepimiz ayni yolun yolcusuyuz, kizim, anlatamiyorum ki Aliye’ye.”
“Nasil olmus efendim?” dedi Kilic Ali. Olumun nasil geldigi her nedense pek onemlidir geri kalanlara. En ince ayrintiya kadar sorulur, en ince ayrintiya kadar anlatilir.
“Sabah Budapeste’ye gitmek icin, biletlerini ayirtmaya gideceklerdi. Vapura yetismek icin araba bulamayinca, yol boyu kosmuslar.” Teyzem sesini alcaltiyor, gozuyle Aliye’yi isaret ediyor, “Zamaninda hazirlanamamistir her zamanki gibi. Saraylihanimin (Buyukada iskelesindeki unlu dondurmaci) orada bir sanci girmis gogsune. Hemen iceri girmisler, yere yatirmislar Berger’i. Aliye yakasini cozmus, nefes vermeye calismis. Kollarini oynatip durmus nefes aldirmak icin ama, o coktaaaan...”
Yavas yavas Aliye’nin yanina gidiyorum. Berger’e beyaz bir gomlek giydirip tabuta yatirmislar. Tabutun kapagi acik. Bakiyorum, Berger huzur icinde. Aliye hala elindeki aynayi tutuyor kocasinin agzina.
“Saat on birden beri tabutun basinda. Elinde ayna, Berger’in canlanmasini bekliyor,” diyor Ahmet eniste.
“Kacirdi galiba.” Erdem’in sesi bu. Irkiliyorum. Yok kacirmadi. O her zaman boyleydi asiri duygu yuklu, asiri iyimser ve asiri karamsar.
Simdi Aliye ile yan yana seyrediyoruz Berger’i. Gozyaslarim, cok eski dostumun, enistemin beyaz gomlegine damliyor.
Berger, bana sanatta hem mukemmeliyeti, hem de asla odun verilmemesi gerektigini ogreten sevgili, sevgili hocam... Bes yasindaydim karsisinda durup elime yayimi ilk kez aldigimda.
“Macaristan’da Krala karsi darbe yapanlarin arasindaymis. Istanbul’a kacmis. Saray’da Mecid efendinin cocuklarina ve sultanlara ders vermis zamaninda. Nadir Nadi ile Remzi Pasa’nin cocuklari da ondan ders aliyorlarmis,” demisti anneannem, “Fureya’yi kemana baslatmak istiyorsaniz, Berger’den iyisi olmaz.”
Karsisinda duruyordum ve dizlerim titriyordu. Elimi tutmus, kemanin bir ipegi andiran puruzsuz yuzeyini oksatmisti. Bir tahtanin bu kadar yumusak dokusu olabilecegine sasirmistim. Dizlerimin titremesi gecmisti.
“Fureya, yanagini kemanin uzerine daya ve dinle onu. Bak sana ne guzel seyler anlatacak,” demisti, “Sev onu Fureya, onu sev, onu hisset, onun parcasi ol!”
Sonra Aliye’yi sevmisti, onu hissetmis, onun parcasi olmustu. Dunyanin en muthis filozofu ve en muthis pedagogu...
“Aliye, gel canim, iceri gidelim, beni kirma,” diyorum. Beni duymuyor bile. Sabaha kadar basinda oturacak sevgilisinin, belki uyanir umuduyla.
....
Salondan cikiyoruz. Ince, dokunakli, cigligi andiran inilti hic bitmiyor. Bir kez daha bakiyorum arkami donup salona. Aliye, tabutun basinda, porselenden yapilmis, kirilgan bir biblo gibi oturuyor, elinde aynasi...
....
Berger’in olumu iki kisilikti. O, Ada’daki mezarliga gomuldu. Aliye ise, Ada’daki camlarin arasinda surekli aglayarak dolasan, yasayan bir oluye donustu.*
* Ayse Kulin., Fureya, Istanbul (2000)195-199.
...
...bir ara sanki isleri busbutun karistirmak ister gibi, komsu kilisenin katolik papazi da gorundu. Berger’in Musluman oldugunu, cenazesinin Musluman adetlerine gore kaldirilacagi soylendi. Az sonra, sokagin karsisindaki caminin imami geldi ve Berger’in Musluman olduguna dair resmi kagitlari gormeden tepedeki Musluman mezarligina gomulmesine izin veremeyecegini belirtti. Lala, kagitlarin durdugu Hakiye’nin dairesine gidip evraki ertesi sabah getirecegini soyledi. Sehre giden son vapura yetisti ve ertesi sabah ilk vapurla adaya dondu...
** Sirin Devrim., Sakir Pasa Ailesi, Istanbul (2000)217’de Rezzan Yalman anlatiyor.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:16
ADALAR POSTASI-216: duyurulur!
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
Dun duyurusunu yapmis oldugumuz "From Moscow to Buyukada: Trotsky's Expulsion to Turkey" baslikli konferans Ingilizce verilecek olup Prof. Dr. Safak Ural’in odasinda sinirli sayida yer bulunmasindan dolayi katilmak isteyenlerin ilgili adrese basvurmalari gerekmektedir!
Dr. Steven Richmond, soz konusu konferansin yazili metnini bilahare ADALAR POSTASI’na yollayacaktir!
)O(
From: ADALAR POSTASI
Date: Sat, 03 Dec 2005 16:52:03 +0200
Subject: ADALAR POSTASI: From Moscow to Buyukada: Trotsky's Expulsion to Turkey...
ADALAR POSTASI
3 Aralik 2005
6 Aralik 2005 Sali gunu saat 18:00’de
Istanbul Universitesi Edebiyat Fakultesi Felsefe Bolumu’nde
Istanbul Universitesi, Edebiyat Fakultesi, Felsefe Bolumu, Kat 4,
(Prof. Dr. Safak Ural’in odasinda)
Ordu Caddesi, Laleli 34459 Istanbul
Tel: 0212 455 57 00 dahili 15806
Dr. Steven Richmond,
"From Moscow to Buyukada: Trotsky's Expulsion to Turkey"
konulu bir konferans verecek!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:11
ADALAR POSTASI-215: lale devri suruyor!
ADALAR POSTASI
4 Aralık 2005
Lale Devri suruyor!...
O halde
“Gidelim serv-i revanim yuru Sa’dabad’a”
)O(
http://www.milliyet.com.tr/2005/12/04/guncel/gun02.html
Taksim Meydanı'nda lale polemiği
'Sen laleden ne anlarsın?'
"İstanbul'a 3 Milyon Lale" kampanyası için düzenlenen törende trafikten dert yanarak "Lale istemiyoruz" diyen vatandaşa Topbaş, "Sen laleden ne anlarsın" diye çıkıştı
ESRA ALUS İstanbul
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın "İstanbul'a 3 Milyon Lale" kampanyasının başlaması nedeniyle dün Taksim'de tören düzenlendi.
Törene laleyi çok sevdiği için katıldığını söyleyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, "Artık İstanbul geceleri de çok aydınlık bir şehir olacak" dedi. İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise son dönemde büyükşehir sınırlarına katılan köylerde lale ve diğer çiçeklerin yetiştirilmesi için çalışma başlattıklarını kaydetti.
Topbaş, vatandaşlardan, 3 milyon laleden bir milyonunu evlerinde saksıya ya da bahçelerine dikmelerini istediklerini anlattı. "En güzel lale İstanbul'da yetişir" sloganıyla düzenledikleri yarışma hakkında da bilgi veren Topbaş, isteyen vatandaşların yetiştirdiği lalenin fotoğrafını göndererek yarışmaya katılabileceğini söyledi.
Topbaş, bu sırada "Biz de trafiği düzeltene ödül vereceğiz. Sarıyer'den buraya 3 saatte geldim. Lale istemiyoruz" diyen vatandaşa, "Sen laleden ne anlarsın. Burada bir güzelliği yaşıyoruz" karşılığını verdi. Trafik sorununu çözmek için 116 kavşak yaptıklarını kaydeden Topbaş, "Biz çözüme geldik. Farklı kafalar baksalar bile göremiyorlar" diye konuştu.
Şantiyelerde nöbet dönemi
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın, şehrin trafik sorununu kısa sürede çözmek amacıyla verdiği talimat uyarınca daire başkanları ve şube müdürlerinin şantiyelerde nöbet tutmaya başladıkları bildirildi. Yazılı açıklamada, ilk olarak 116 adet ulaşım projesini hayata geçirmek için çalışma yapıldığı ifade edildi.
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:05
ADALAR POSTASI-214: bir çözüm önerisi...
ADALAR POSTASI
3 Aralık 2005
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=12470&cat=100
Bir Çözüm Önerisi
Aubrey Meyer
Çözüm: Temiz enerji (Fotoğraf: Greenpeace)*
30/11/2005
big-picture.tv'nin izniyle yayınlanmaktadır.
“Kısma ve Birleştirme” (Contraction and Convergence), tam olarak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konvansiyonu’nun hedef ve ilkeleri üzerine temellendirilmiş bir politikadır. Amacı, atmosferde son 200 yıldır yükselmekte olan sera gazı yoğunluğunu, gelecekteki tehlikeli seviyenin altında dengelemektir. Bu şimdiden çok zor bir iş, çünkü biz çoktan “tehlikeli” diye adlandırabileceğiniz o bölgeye girmiş durumdayız.
Bunu yapabilmek için, tanım gereği, sera gazı salımlarında büyük oranda kesinti gerçekleştirmelisiniz. Bu noktada şöyle bir benzetme yapabiliriz: Bir banyo küvetinin içinde oturduğunuzu düşünün, musluktan da su akıyor; bence bu, biraz ters de olsa, size bir şeyin birikmesi ve akıp gitmesi konusunda iyi bir fikir verir. Musluktan akan su salımlara, banyonun kısmen açık deliği de doğal yutaklara eşdeğerdir. Musluktan banyoya akan suyun hızı, delikten giden suyun hızından fazladır, yani, banyodaki su seviyesi yavaş yavaş yükselmektedir; bu ise atmosferdeki sera gazlarının seviyesine karşılık gelir. Yani, bu işin çaresi, musluğu kısmak ve deliğin suyu boşaltma hızını artırmaktır; böylece, su seviyesinin yükselmesi duracak, hatta tekrar alçalmaya bile başlayabilecektir.
İnsanların gözünden kaçan o basit noktanın en kötü tarafı şu; söz konusu olan büyük orandaki kısma işini başardığımız -diyelim ki 50 ila 100 yıl içinde- banyodaki suyun ya da atmosferdeki sera gazlarının yoğunluğu -aksi halde olacağından- yalnızca biraz daha az hızla yükselecektir. Bunun da anlamı, ısının hâlâ yükseldiği ve yıkımın -musluğun akmasına izin verseydik olacağından- sadece biraz daha yavaş olduğu, ama hâlâ sürdüğüdür.
Salım seviyelerindeki problemi çözmek için büyük bir çaba gösteriyoruz, ama hiç de büyük bir geri dönüş olmuyor. Bütün elde ettiğimiz, daha az, aksi halde olacağından daha az yıkım. Bu durum, salımları kısmakta başarılı olacağımızı varsayarsak, birkaç kuşak boyunca devam edecek.
Sera gazlarını kısmanın kaçınılmaz olarak gerekli olduğu gerçeği bir kez kabul edildikten sonra, kısma sürecinde herkesin paylarının birleştirilmesi mantıklıdır. Bu, bir huniden aşağıya akmak gibidir; bir araya gelmekten kaçınamazsınız. Kısma ve birleştirme bilgisayar programı, gerçekte tüm ülkelerin geçmişe ait tüm enerji verilerini -tüm kirlilik verilerini– alır ve daha önce olmuş şeyler olarak kaydeder; bu işin kolay olan bölümüdür. Bundan sonra ise oldukça basit bir matematik işlemi yapıp, der ki; “bunun indirilmesinin yolu budur.” Kesin olarak, rakamları kâğıt üzerinde, kontrol edebilmenizi sağlayan, başlangıçtaki bu kadar kirlilik, sondaki o kadar kirlilik, onunla bunun arasındaki fark... Sonra da bu rakamlarla, payları yarına kadar, 2010’a, 2020’ye, 2030’a ya da her neyse o zamana kadar, eşitlemek için birleştirebileceğiniz, bir uluslararası paylaşım planını kurabilmenize izin veren bir denklem kullanılır. Buna eşitlik denklemi diyoruz.
Basitçe diyebilirsiniz ki; “Böylece bu müzakere içinde ne olursa olsun, bu sorunu çözebiliriz, parametreleri de şudur.” Yani, müzakere bu projeksiyon çerçevesindedir, yoksa şu düşüncenin değil: “Vay canına, merak ediyorum sonra ne olacak?” ya da “Bu kadar çok zorluk yaşadığım için kimi suçlayabilirim?” Bu, tartışmaya bu anlamda bir disiplin getiriyor ki kesinlikle çok gerekli ve insanların, neden daha fazla seçeneğimiz olmadığını tartışmak yerine, çok daha gerçekçi bir biçimde, seçeneklerimizin neler olduğunu konuşmalarını sağlıyor.
Bu aşamada İngiltere’yi ele alalım. Bütün bunların ışığında, birçok kişi artık, küresel olarak, “kısma ve birleştirme”den türeyen, ticareti yapılabilir (tradable) ulusal kotalar diye adlandırılan, ikinci bir projeyi savunuyor. Fikir çok basit; aslında, biz bunu daha önce, savaş sırasında zaten yapmıştık. Herkes, özellikle fosil yakıt kullanma hakkına ilişkin, makul ve eşit bir pay alacak. Tabii ki bazı insanlar ortalamanın üzerinde tüketim yapacak, ama daha fazla sayıda insan, doğal olarak, ortalamanın altında tüketecek. Eğer tüketme hakkı eşitse ve herkesin hakkını sürdürülebilir ortalamaya göre ayarlayabilirseniz; başka bir deyişle, bu kotalar hem ulusal hem de ticareti yapılabilir özellikteyse, isterseniz “bir taşla bir çok kuşu hayata döndürebilirsiniz”. Aynı projede, yakıt yoksulluğu, yoksunluğu ve aşırı tüketimi gibi konuları da halledebilirsiniz; enerji tasarrufunu, ve çok daha verimli, “akıllı”, hatta -fazla değil - yeterli miktarda enerji kullanımını da tekrar bu resme katabilirsiniz. Bunun güzelliği, herkesin aynı proje içinde yer almasıdır. İnsanlar, diğerlerinin yaptıklarına duyarsız kalamaz. Yapıcı biçimde birleştirici olan bir projede, aslında tasarımı gereği, insanlar başkalarının yaptıklarına duyarlı, farkında, ilgili ve işin içinde olurlar. Bunun dünyayı kurtaracağını söylemiyorum, ama bu zorlu mücadele içinde o kadar önemli bir şey ki.
***
Afrika’daki çoğu ülkede, bırakın üst düzeyde tüketimi, fosil yakıtlardan elde edilen enerji tüketimi, kişi başına gerçekleşen küresel tüketim ortalamasının çok çok altındadır. Örneğin, Kuzey Amerika’da, üst düzeydeki tüketim, kişi başına yıllık 6-7 ton kadardır. Afrika’da ise, Orta Afrika’da, Çad veya Nijerya’da sıradan bir insan, herhalde 0,2 ila 0,4 ton fosil yakıt tüketiyor. Burada fark edilmesi gereken önemli nokta şu, bu iki farklı tüketim miktarıyla bağlantılı para miktarının, uluslararası finans sisteminin çarpıklıkları nedeniyle, daha da fazla ve daha da karmaşık bir halde olduğudur. Bu uluslararası finans sisteminde, insanlar dövizlerini dolar hesaplarında tuttuğu, hepimiz dolar tuzağına düştüğümüz, dolara tutsak olduğumuz için, ABD sadece doların üreticisi olarak etkin biçimde, tek başına bu gerçekle bile, sistemin geri kalanını vergilendiriyor. Satın alma gücü, böylece, az miktarda tüketim yapanlar açısından daha da düşüktür. Onlar, uluslararası alanda rekabet edeceklerse, bu sisteme karşı da rekabet etmek zorundadırlar. Ticaret koşulları ve borç koşulları umutsuzluk vericidir, döviz koşulları da öyle; kirlilik payları da bu koşulları iyice kötü bir hale getirir. Eğer “kısma ve birleştirme”yi uygularsak, ülkeler çok taraflı örgütlenmek zorunda kalacakları bir model içinde birlikte hareket edeceklerinden bu Birleşmiş Milletler temelinde olmalıdır. Ortalamadan az tüketenler ile çok tüketenlerin aynı hesaplar içinde bir araya getirileceği, sera gazı salımlarının eşitlendiği bir sistemde, ticareti yapılabilir ulusal kota projesinin uygulandığında, Afrika’nın sera gazı salımlarını düşünürsek, artan kıtlık koşullarında, büyük ölçüde kullanılmamış kota kapasitesi çok değerlidir.
Bunun uluslararası piyasada satabilecek bir ürüne benzediğini söylemek, yanlış değildir. Bunun için herhangi bir şey yapmalarına da gerek yoktur, eğer bu sistem uluslararası anlamda uyumlu bir sistemse, ABD dolarının çarpıklığı ya da güçlü döviz üstünlüğüyle rekabet etmeleri gerekli değildir. Şöyle diyelim; bu ülkelere, atmosferdeki kullanılmamış hakları için ödenecek kira o kadar büyüktür ki, büyük olasılıkla, kalan mevcut dış borçlarının tümünü bir gecede ödemekle kalmayıp, küresel piyasada satın alma gücüne de kavuşacaklardır. Bu yalnızca onlar için değil, sistemin genel kısıtları nedeniyle, herkes için de iyi olacaktır. Çünkü, eğer akıllıca, bu kuralların oyuna katılması gerektiğini ileri sürebilirsek, özellikle de enerji konusunda, çözüme yönelik olarak, fosil yakıt ekonomisinin kalıntılarına tutunmak yerine, temiz enerji sistemlere yatırım yaparsak, sistemin tamamı bundan yararlanabilecektir. Böylelikle, bu temiz enerji sistemlerini sağlayan insanların elini büyük ölçüde güçlendirirken, ne nedenle olursa olsun, kirli sistemlerde ısrar edenleri, açıkça cezalandırmış olursunuz. Dünya Bankası’nın fosil yakıtları sübvansiyone etmeye devam etmesinde ısrar etmektense, artık çözümün arkasında duran sistemi işletmeye başlıyorsunuz.
Sorunun varlığı konusunda bir tartışmanın söz konusu olmadığına dair artık hem fikiriz. Bir sorun olduğunu biliyoruz; bu, iklim değişikliği adı verilen küresel bir sorundur. Bunun yapısal içeriğinin, bu çarpıcı ekonomik varoluş çarpıklığı olduğunu biliyoruz. Çözüm, insanları bir çözüm modeli, bir sistem içinde olabildiğince yaklaştırmak ve hızla yaygınlaşacak temiz enerji çözümleri arayışını, bu iki şeyi bir araya getirmektir.
Bence çözüm, gelişmekte olan ülkeler için yalnızca, daha iyi ticaret koşulları ya da daha az borç filan elde etmeye uğraşmak, gelişmekte olan ülkelere karşı biraz daha az acımasız olacak kadar sevimli olmaya çalışmak değildir; bu bir hayır işi de değildir. Bu hepimiz için temel bir yapısal uyum sürecidir. İçinde bulunduğumuz duruma, top yekun, çok daha bilinçli bir kavrayışla bakmalıyız. Bu durumda artık, dünyanın sizin kadar şanslı ya da çalışkan olmayan bahtsız üçüncü şahıslarla dolu olduğunu düşünemezsiniz. Dünya aslında, “benim hayatta kalma güdüm de en az seninki kadar güçlü,” diyen birinci şahıslarla doludur ve bu konuda bir anlaşmaya varmak zorundayız. Böylece, risk altında bulunan, Bangladeş’te, Tuvalu’da, Maldivler’de ve Orta Afrika ve Sahalin gibi başka yerlerde yaşayan ve tüm kirliliğimizin alıcısı olarak, %6’lık satın alma gücünü elinde tutan şu 4 milyar insan. Onlar sadece vicdanımızda bir yara değil, kesinlikle, “bu sistem bizim için de çalışmadığı sürece, hiçbir biçimde çalışmayacaktır,” diyen, yazgımızdır. Bu politikanın özü işte budur.
***
Kesinlikle gerekli olan, salımların azaltılmasıdır, yoksa iklim değişikliği bizimle birlikte ve kendi başına çığırından çıkacak, gerçekten de artık siyasi açıdan hiçbir şeyin anlamı kalmayacak. Bu konu üzerinde hepimizin anlaşmış olduğumuzu varsayarsak, bunu yeterince hızlı bir biçimde yapmalıyız. Sorun, mevcut ekonomik büyüme düzeyini sürdürecek teknolojiye, yani yüksek-teknolojiden düşük-teknolojiye kadar uzanan enerji teknolojilerine, sahip olup olmadığımızdır. Ya da aslında – bu, benim ve daha birçoğumuzun düşüncesidir - bu tür bir büyüme modelini, yıllık %3 ekonomik büyüme oranını, sonsuza dek ayakta tutacak herhangi bir enerji teknolojisi olup olmadığımızdır. Bu imkânsız. Evrende böyle bir sonsuz büyümeye hizmet edebilecek hiçbir enerji kaynağı yoktur. Bu gerçekten de Dünya gezegeni üzerinde anlamlı değildir; işte bu kadar basit.
Eğer ekonominin sonsuz bir şekilde büyümeyeceğini kabul ederseniz, işte o noktada, işin içine çok ciddi politikalar girer. Ekonomik açıdan durumu iyi olan insanların, şu anda sahip olduklarına sahip olamaya devam edemeyeceklerine ilişkin bir mesaj almaları halinde, çok rahatsız olacakları bir sır değil, bunu anlayabilirsiniz. Güney Afrika örneğindeki gibi: 1980’lerde, polis artan suç oranıyla başa çıkamaz durumdayken, Johannesburg’da, gittikçe daha fazla sayıda, evlerini beton duvarlarla çeviren; üzerine elektrikli çitler yerleştiren; gittikçe daha karmaşıklaşan polisle bağlantılı alarm sistemleri kuran, bekçi köpekleri, tepeden tırnağa silahlı nöbetçiler edinen insanın yaşadığını bilirsiniz. Bu tür malzemeye ne kadar fazla sahip olursanız olun bir yararı olmuyordu. Bunlar sizi gelecek olan her neyse ondan korumuyordu. İnsan sonunda bu aşırı ayrıcalık hakkına sahip olma yanılsamasından vazgeçiyor. Şimdi bunu iklim değişikliği konusuna çevirin; belki de Kuzey Amerika’da yaşayan pek çok insan, Hindistan’da, Çin’de ya da Afrika’da yaşayan insanların, kendi arazi cipli zengin yaşam tarzları üzerinde kesinlikle hiçbir hakları olmadığını hissediyor olabilirler. Bunu anlayabilirim. Teknoloji takıntılı değilim, ama teknolojiye karşı da değilim. Diyelim ki ben bir kemancıyım; gerçekten iyi bir kemanla vasat bir keman arasındaki farkı takdir edebiliyorum; daha iyi olana sahip olmak daha iyidir. Bu insanların Morris Mini’lerinden Porsche’lerinden anlaşılıyor. Bunun modern insanın doğasından kaynaklandığını biliyorum. Ama mesele şu: birdenbire Miami’de cipinizin içindeyken, deniz seviyesindeki yükselme yüzünden su içinde gitmeye başladığınız için, Florida kıyısına geçemeyeceğinizi anlarsanız, o zaman olay anlamsızlaşır. Buna bakıp, “Ben aslında bu yolda ilerlemek istemiyorum, bunu durdurmak için ne gerekiyor?” diye düşünürseniz; birden sorunun köküne inerseniz. Bu felaketlerin olmasını ve Grönland’ın erimesini, Londra’nın büyük bölümünün sular altında kalmasını engellemek üzere, küresel salımları durdurmak isterseniz, artık sizinle gerçek anlaşma arasında hiçbir şey yoktur. İşte olay budur. Aslında, “kısma ve birleştirme”yi uluslararası bütünlüğü içinde düşünmelisiniz.
Tam da Amerikalıların dediği gibi, “Biz bu sorunu tek başımıza çözemeyiz.” Birçok kampanya sorumlusu, “Tabii böyle konuşursunuz, siz hepsinin içindeki en büyük en kirletici saldırganlar değil misiniz? Kendi evinizin önünü temizlemeden, kimse sizin sözünüzü dinlemez” diyerek hataya düşüyor. Böyle bir tartışmanın mantığını ki - kesinlikle intikam duygusundan kaynaklanıyor – anlayabiliriz, ama bu, temeldeki gerçeği, yadsımaz. Hayır, Amerikalılar bu sorunu kendi başlarına, Çinlilerden ya da Hintlilerden ya da Londra Belediye Başkanı’nın yapabileceğinden daha iyi bir biçimde, çözemezler. Sonuçta, küresel bir anlaşmanızın olması gerektiği ortaya çıkıyor. Bunu tanımlamak için biraz daha çaba göstermeliyiz. Bu noktada bu, kısaca “kısma ve birleştirme”dir. Yine bu noktada, birden bire kendi kendimize, “Tanrım, çocuklarımızın üzerinde yaşayabileceği bir gezegen istiyorum”, “Tanrım, gerçekten, oğlumun otomobilini sürebileceği bir yarış pisti olsun istiyorum”, ya da her neyse, “insanların yiyecek yemeği olsun istiyorum”, “kaos istemiyorum, özellikle de kaosa yol açan bir parça olmak istemiyorum”, “Tanrım, kişisel düzlemde, yani evde ya da mahallede, hatta kentte ve bütün olarak ülkede, pratik eylemlerde bulunuyorsam da bu, kendi başına yeterli değil” diyebiliriz. Bunun daha geniş bir yükümlülükle bağlantılı olduğunu bilmeliyiz. Bunun, neredeyse tanım gereği, “kısma ve birleştirme” olduğu ortaya çıkıyor. Haydi bunu sürdürelim, kendimizi engellemeyelim. Bunun son derece zor olduğunu düşünerek ya da, kendimizi bireysel güçsüzlüğümüzün kurbanı olarak görüp bahaneler aramayalım. Olayın tümünü bir parantez içine alalım, ve diyelim ki; “Evet, burada bunu yapabiliriz.” Ellerimizi dehşetle kaldırıp, “Bütün bunlar bizi aşıyor ve sonuç kaçınılmaz,” demekten daha iyidir. Karşı karşıya olduğumuz seçim budur.
Seçeneğimiz şu: çocuklarımızın ve onların çocuklarının geleceğiyle bağ kurarak, adil bir şekilde, hayatta kalma hakkını bölüşmeye yönelik bir güdü, anlayış ve etik yaratmanın yollarını bulmak; yoksa, “Herkes kendini kurtarsın, kadınlar ve çocuklar en son.. Bu konuda benim yapabileceğim hiçbir şey yok” demek değil. Belki de, en azından gelecek üç dört kuşak boyunca insanlar, birbirlerinin elini tutmak ve üzerinde, “Bunu Aşacağız” yazılı bir dayanağa tutunmak zorunda olacaklar. Olgunlaşmamız gerek, aslında hepsi bundan ibaret.
Çeviren: Melda Keskin
Londra'da bulunan, Küresel Değerler Enstitüsü'nün (Global Commons Instıtute, GCI) Başkanı Aubrey Meyer, mimarı olduğu "Kısma ve Birleştirme" (Contraction and Convergence) politikasıyla, uluslararası düzeyde devam eden iklim değişikliği tartışmalarında önemli ölçüde etkili olmuştur.
* Fotoğraf: Greenpeace / Kate Davison
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
12:02
ADALAR POSTASI-213: ido'nun işletmecilik anlayışı...
ADALAR POSTASI
3 AralIk 2005
From: Cemal Beskardes
Date: Sat, 3 Dec 2005 04:13:18 -0500
To:
Subject: IDO'NUN ISLETMECILIK ANLAYISI
Degerli Arkadaslarim,
02 Aralik 2005 Cuma günü aksami saat 18.30'da Bakirköy-Kadiköy seferini
yapmak üzere IDO Bakirköy Iskelesi'nden hareket etmeye hazirlanan ORUÇ REIS
deniz otobüsünde bir isletmecilik rezaleti yasandi. Ancak bu olayin bir
deniz faciasi ile sonuçlanmasina, önce seslerini duyuran bir avuç yolcu
(naçizane ben de elebasi rolünde idim) ve geminin kaptaninin girisimleri
sayesinde engel olundu.
Kadiköy Sükrü Saraçoglu Stadyumu'nda oynanacak Fenerbahçe-Trabzonspor
maçina gitmek üzere Bakirköy IDO Iskelesi'ne gelen yolcularin sayisi deniz
otobüsünün kalkis zamanina dogru giderek artiyordu. Kadiköy'de saat
19.00'daki bulusmama yetismek üzere gemiye ilk binenler arasindaydim.
Kalkis zamani olan 18.30'a yaklastikça gemiye binen yolcu sayisinin geminin
tasima kapasitesini astigini gördük, söyle ki deniz otobüsünün tüm
koridorlari, üst salon merdivenleri ve arka platformu salkim saçak ayakta
duran taraftarlarla dolmustu bile. Saat tam 18.29'da geminin kaptan kösküne
girerek kendisinden gemiyi bu durumda hareket ettirmemesini istedim. Zaten
kaptanlar da bu karari almislardi. Kaptanlar gemiden indiler, Iskele (kendi
terminolojilerinde terminal) yöneticileri ile görüstüler. Hoparlörlerden
bir anons yapilarak "Kadiköy yolcularinin gelmekte olan BARBAROS HAYRETTIN
PASA deniz otobüsüne binmeleri", "Yenikapi-Bostanci yolcularinin ise
hareket etmekte olan ORUÇ REIS otobüsünde kalmalari"
belirtildi...Böylelikle 20 dakikalik bir gecikme ile Kadiköy'e dogru yola
çikan BARBAROS HAYRETTIN PASA deniz otobüsüyle yolculuguma basladim.
Mübalagasiz, ORUÇ REIS gemisine 450 kisilik yolcu kapasitesine karsilik
800-850 kadar yolcu binmisti. Acilen konulan ek sefer ile (yumurta kapiya
ve facianin esigine geldikten sonra) durum idare edilmisti...
Gemiye biner binmez dogru kaptan kösküne çiktim, kaptanlar ve gemi
mühendisi ile görüs alis verisinde bulundum. Kaptanlar, deniz otobüsü
iskelelerinde gemilere binen yolculari sayma olanagi bulundugu halde,
terminal sorumlularinin bunu yapmadiklarini, her hafta sonunda ve özellikle
Fenerbahçe'nin maçlari olan günlerde gemilerin fazla yolcuyla hareket etme
durumunda kaldiklarini belirtiler. Kaptanlarla görüstügüm diger konular
asagidadir:
-Vapurlar ile deniz otobüslerini karsilatirmalarini;
-Deniz otobüslerinin motorlarinin onarimlarinin nerelerde ve nasil
yapildigi (burada Gemi Makineleri Isletme Mühendisleri Odasi Baskani'nin
bizim Darphane-i Amire'deki toplantimizda yaptigi açiklamalar ile ciddi
çeliskiler saptadim...Öyle görünüyor ki, bizim sitemizde yayinladigimiz
bazi konulara açiklamalar yapmamiz gerekecek!);
-Bogaziçi'ndeki hiz sinirlamasi hakkinda düsündükleri;
-Ada sahillerindeki "wash" tipi dalganin durumu;
-5 adet yeni deniz otobüsünün siparisinin yurtdisina verilmis oldugu ve
kaptanlara yeni deniz otobüslerinin geleceginin bildirilmis bulundugu (Buna
göre IDO'nun geri adim atmadigi, tersine bildigi yolda devam ettigi
anlasiliyor!);
Bu konulari gelecek hafta basinda dün aksam cep telefonumla çektigim
fotograflar ile birlikte size aktaracagim.
Hepinize iyi bir hafta sonu dilerim.
M. Cemal Beskardes
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
11:57
ADALAR POSTASI-212: can kurtaran yok mu?
ADALAR POSTASI
3 Aralık 2005
can kurtaran yok mu?
Emine Cigdem Tugay
Mehmet Selim Tugay
Dilek Turgay
Esen Camurdan
Leyla Ozalp
...
------
From: Leyla Ozalp
Date: Sat, 03 Dec 2005 09:54:39 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Temel ilk yardim kursu
Sevgili Cigdem ve Selim,
Maillerinizi dehsetle okumaktayim,
Yazacak, konusacak, kampanya yapacak ne cok sey var...
Gecen hafta bir arkadasimla oglen adaya geldik, insaatlardan ve gurultuden nasil kactigimizi bilemedik, artik Istanbul’da kacacak bir nokta, siginacak bir “ada” kalmadi galiba!..
Temel ilk yardim kursu alma fikri cok dogru, ben hep dusunmusumdur, belki bir dahaki Pazar olabilir mi? Yani 11 Aralik. Biz 17sinde Atina’ya gidiyoruz, bu haftasonu Behic Pazar aksamustu Stockholm’den donecegi icin adada degiliz.
Haftaya her sartta gorusuruz umarim.
Sevgiler
Leyla ozalp
------
From: Esen Çamurdan
Date: Sat, 3 Dec 2005 01:20:45 +0200
To: EADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: can kurtaran yok mu?
İlkyardım eğitimi almak çok isterim, yılbaşından sonra. Sevgiler.
Esen Çamurdan
------
From: Dilek TURGAY
Date: Fri, 2 Dec 2005 11:00:17 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: RE: ADALAR POSTASI: vapurda kalp krizi! ve de can simidi!
ilk yardım eğitimini çok önemsiyorum ve burgaz'a ilişkin yardıma hazırım. haberlerinizi bekliyorum. dilek turgay
-----
From: Emine Cigdem Tugay
To: ADALAR POSTASI
Sent: Friday, December 02, 2005 1:58 PM
Subject: ADALAR POSTASI: can kurtaran yok mu?
ADALAR POSTASI
2 Aralık 2005
Kalp krizinde
Yabanci cisim ile nefes yolunun tikanmasinda
Felc (beyin krizi)’te
Kanama ile ilgili acil durumlarda
Bogulma’da
Sok’ta
Yaniklarda
Zorlama ve burkulmalarda
Kirik ve cikiklarda
Bas, boyun ve bel kemigi yaralanmalarinda
Tibbi acil durumlarda / Ani hastaliklarda (diabetik, alerjik, darbe, zehirlenme, isirma ve bocek sokmalarinda...)
Sicak veya sogun neden oldugu acil durumlarda
Bazi vucut yaralanmalarinda...
Acil Ambulans Servisi (112) gelinceye kadar nasil mudahale etmeniz gerektigini yani temel ilkyardimi biliyor musunuz?
Peki ya bilincli, dogru, suratli ilkyardimla olume veya sakat kalmaya engel olabileceginizin bilincinde misiniz?
Aksine bu gecen surede yanlis mudahale sonucu olume veya sakatlanmaya sebebiyet verebileceginizi dusunebiliyor musunuz?
Kanun uyarinca tum kurum ve kuruluslarda calisanlarin yuzde besinin, agir ve tehlikeli islerde calisanlarin ise yuzde onunun
ilkyardim egitimi ve sertifikasi almasi zorunlu! Tum bu acil durumlarda yakinlarimizdan, hic tanimadiginiz sokaktaki adama kadar vicdanen sorumlu oldugumuzun farkinda misiniz?
Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi
almak istiyorsaniz lutfen
ADALAR POSTASI’na
(operad@e-kolay.net)
bildirin!
Inkilap Obruk,
(Türkiye Kızılay Derneği Ilkyardım Uzmanı, AUI/ASHI First Aid/CPR Instructor 33837, DAN Oxygen Instructor 60922EI)
belirledigimiz bir Pazar gunu Ada’ya gelerek
bizlere
Temel Ilkyardim ve Kalp Masaji Egitimi
hakkinda bilgi verecek!
ADALAR POSTASI’nin ulastigi adresler
disinda da tanidiklarinizi haber edebilirsiniz.
Sizlerden cevap bekliyoruz...
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
11:38
ADALAR POSTASI-211: From Moscow to Buyukada: Trotsky's Expulsion to Turkey...
ADALAR POSTASI
3 Aralık 2005
6 Aralik 2005 Sali gunu saat 18:00’de
Istanbul Universitesi Edebiyat Fakultesi Felsefe Bolumu’nde
Istanbul Universitesi, Edebiyat Fakultesi, Felsefe Bolumu, Kat 4,
(Prof. Dr. Safak Ural’in odasinda)
Ordu Caddesi, Laleli 34459 Istanbul
Tel: 0212 455 57 00 dahili 15806
Dr. Steven Richmond,
"From Moscow to Buyukada: Trotsky's Expulsion to Turkey"
konulu bir konferans verecek!
Gönderen
ADALAR POSTASI
zaman:
11:33
ADALAR POSTASI-210: çingenelerimize dokunmayın!
ADALAR POSTASI
2 Aralık 2005
Fotoğraf: Guillame Berggren, 1870-1910.
Çingenelerimize dokunmayın!
Korhan Gümüş
İstanbul’da ‘kentsel dönüşüm’ deyince yönetimlerin aklına apartmanlaşmamış Çingene mahalleleri geliyor
Belediyeler çingene mahallelerini boşaltmaya hazırlanıyor. Bu mahalleler arasında Sulukule, Ayvansaray, Hacıhüsrev gibi tarihi semtler de bulunuyor. Hazırlanan projelere göre bu semtlerde ‘Türk Mahalleleri’ yaratılacak. Bu defa bu semtlerde yaşayan insanları zorla değil, uzlaşma ile çıkarılacağı söyleniyor. Projeye göre bu semtlerde yaşayan insanlara kentin çevresinde yeni yerler gösterilecek. Ancak bu ‘uzlaşma’ ile yapılan ‘kentsel dönüşüm’ kararların alınış biçimi ile geçmişteki faşizan uygulamaları hatırlatıyor. Bu kararlar ‘dar bir katılım’ çevresinde, genellikle belediyelere iş yapan uzmanlar, şirketler, turizm sektörü temsilcileri ile alınıyor. Eşitsizliğe, ayrımcılığa dayanan bir uygulama söz konusu. İlk önce bu çevre tarafından kararlar alınıyor, sonra evlerini terketmesi gerektiği düşünülen insanlara bir takım seçenekler sunuluyor. Bu yeni dönemde bir tür kamu eliyle uygulanan bir ‘gentrification’ (mutenalaştırma) operasyonu ile karşı karşıyayız.
Bu semtler içinde de ilk telaffuz edilenler içinde eğlence yerleri, göbek dansı ile meşhur Sulukule yer alıyor. Sulukule, surların dibinde yer alan ve en az bin senedir İstanbul’da Çingenelerin yaşadığı bir semt. Burada Çingene varlığından sözeden ilk kayıtlar 11. yüzyıla, Bizans dönemine uzanıyor. Bu tarihlerde Çingenelere Mısır’dan (Egypt)geldikleri düşünülerek bu ad veriliyor. Çingene, Gitan, Gipsy, Kipti gibi çeşitli dillerdeki adlandırılmalar Bizans döneminde yerleşiyor ve Çingene kimliğini tanımlayan sosyal özellikler İstanbul’dan dünyaya yayılıyor. İmparator IX. Konstantinos ve Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde İstanbul’a yeni Çingene toplulukları da getirtiliyor ve kentte Osmanlı döneminde itibarlı bir yer kazanıyorlar. Geleneksel eğlence sanatlarındaki ihtisaslaşma, müzisyenlik, dansçılık, akrobatlık, ayı oynatıcılığı, yılan oynatıcılığı, sihirbazlık, falcılık gibi konular yanında Çingeneler at ticareti, ulaştırma, sepetçilik, oyacılık, nalbantlık, demircilik, kalaycılık gibi uğraşlarla kentte işlevsel bir yer ediniyorlar. Padişahların tahta geçiş kutlamalarındaki tören alaylarını, İran’a ve Avrupa’ya sefere giden ordularını, şehzadelerin sünnet törenlerini temsil eden minyatürlerde yer alıyorlar. Bu dönemde ünleri, maharetleri İmparatorluğun başkentinden bütün dünyaya yayılıyor. İstanbul bütün ihtişamı ve zenginlikleri ile birlikte bunda payı olan Çingeneler ile de tanınıyor. Buna karşılık zaman zaman Çingenelere yönelik baskılar da yok değil. Bazen sur dışına atılıyorlar. Ancak günümüze doğru dışlanma daha trajik bir hal kazanıyor. İstanbul’daki diğer cemaatler nasıl ırksal ve dinsel kimliklerin baskın egemenliği altında giderek dışlanıyorlarsa, Çingeneler de neredeyse bütün vatandaşlık statülerini kaybediyorlar. Onlara ikinci sınıf, hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi yapılmaya başlanıyor. Vatandaşlık hakları zaman zaman sivil toplum-devlet işbirliği ile ellerinden alınıyor ve sürekli tehdit altında yaşıyorlar. Yasalara göre bir ayrım olmasa da keyfi uygulamalar yapılıyor, başka vatandaşlara tanınan haklar onlara tanınmıyor. Kamu görevlileri genellikle Çingenelere kötü davranıyorlar. Bu durum Çingene cemaatinin içine de yansıyor. Yerleşik düzene geçmiş olanlar ile olmayanlar, asimile olup Türk kimliğine kavuşmuş olanlar ile olmayanlar arasında bir mücadele başlıyor. Çingeneler de birbirlerini dışlıyorlar. Yerleşik düzendekiler kendilerine ‘Roman’ diyorlar, göçebe olanları ‘Çingene’ olarak adlandırıyorlar. Her durumda ‘Çingene’ olmak, dışlanmayı hakkeden bir özellik gibi algılanıyor, yerleşik düzene geçenlerden bir kısmı kendilerinin as








