20 Kasım 2008

ADALAR POSTASI-303: nükleer santral değil, rüzgâr çiftlikleri istiyoruz!

ADALAR POSTASI
11 Şubat 2006

http://sinopbizim.org/

nukleer santral degil, ruzgar ciftlikleri istiyoruz!



59. Hukumet son bir yildir kendi halkiyla paylasmadan ve tartismaya dahi acmadan yuruttugu ?nukleer enerjiye gecis? projesi uzerindeki yogun calismalarini sonuclandirma asamasina getirmis bulunmaktadir. Projeye ilgi duyan firmalarin temsilcileri ile gorusmeleri surduren ve calismalari takvime baglayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani Guler, son aylarda halka acik konusmalarinda ?nukleer santral? denince, sadece olasi yatirim seceneklerine deginmekle yetinmis - kamu ve ozel sektor ortakligi olarak adlandirilan, PPP (Public Private Partnership)* yatirim olasiligini Ingilizce gayet seri telaffuz edebildigini gosterse de - simdiye dek ulkeye alinacak en pahali ve riskli teknolojiye dair kamuoyuna Turkce hicbir kapsamli bilgi vermemistir.
(* Bakınız :16 Aralik 2005 CNNTURK Eğrisi Doğrusu Programı. Ancak bakanın konuşmasının bu kısmı, sitede yer verilen program kaydından sonradan çıkartılmış, sansürlenmiştir.

Nukleer santral kurulmasi soz konusu iller arasinda Sinop, Mersin, Konya ve Sakarya?nin adi gecmektedir. Bu illerin AKP milletvekilleri nukleer santralin sozunu dahi etmese de ornegin Sinop?ta, santralin tapu kadastro isleri etrafa Toplu Konut Idaresi adina yurutuluyormus izlenimi verilerek, gizlice tamamlanmis; yabanci nukleer enerji lobileriyle teknoloji secimi kapali kapilar ardinda yapilirken, guclu bir anti nukleer hissiyata sahip oldugu hukumetce gayet iyi bilinenen Turk kamuoyu bilincli sekilde devre disi birakilmistir:

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanligi ile Elektrik Isleri Etud Idaresi Genel Mudurlugu bir yandan kararlilikla atom enerjisi calismalarini surdururken, enerji kaynaklarimizi ayrintilariyla anlatan mevcut internet sitelerinde nukleer enerjiye dair henuz tek bir konu basligina dahi rastlanmamakta; israrli bilgi edinme basvurulari gecistirilmektedir. Nukleer santrallerin kurulmasiyla ilgili tum asamalarda proje yonetimi gorevini ustlenen Turkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ise 2006?da insaasina baslanacagi anlasilan santrallarin kurulacagi illerin adlarini -Bilgi Edinme Yasasina ragmen- hala kesinlikle aciklamamaktadir.



Anlasilan, hukumet butun baglantilari yaptiktan sonra bir ?oldu ve bitti!? durumu yaratarak, halkimizi nukleer enerji tercihine mahkum birakmak niyetindedir.

Bu niyetle bir nukleer kampanya yurutulmeye baslanmistir. Her firsatta tutarsiz rakamsal verilerle enerji ihiyacinin sadece ve sadece nukleer enerji kullanimi yoluyla asilacagi tezi one cikartilmakta, insanligin buldugu ?en kirli? enerji, ?en temiz? olarak lanse edilmekte; yerel yatirimcilarin ulkemizde alternatif enerjiye yonelimleri mevcut uygulamalarla, bilincli sekilde suruncemede ve geri planda tutulmaktadir.

Hukumetin gizli gundemli nukleer kampanyasina karsilik, biz sade vatandaslar da 2006 itibariyle kamuoyunu bilgilendirici bir nukleer karsiti kampanya baslatmis bulunuyoruz:

Sozde bariscil nukleer enerjinin, uranyumun topraktan cikarildigi andan baslayan, islenisi, santrallarda kullanilmasi, atiklarinin depolanmasiyla cogalan ve seyreltilmis atiklardan bomba yapilip Irak gibi isgal bolgelerini lanetli topraklar haline getirmesiyle sure giden bir olum dongusu yarattigini, herkese tekrar tekrar anlatacagiz.



Bu kampanyayi, Turkiye?nin en kuzey ve bakir ucunda, Sinop?ta baslatiyoruz.

Ilimiz maalesef nukleer santral yapimi icin ?uygun bulunan? yerlerden biridir.
Oysa, adinda uc bin yillik antik Sinope?nin ruhunu saklayan, Karadeniz?de hem guneye bakan, hem de guneyli bir yasam tarzi barindiran tek kent olan, 270 kilometrelik bir kiyi seridine ve el degmemis kumsallara sahip ilimiz ancak Turistik Sinop olarak anilmaya layiktir. Bugune dek hicbir kamu destegi almadan, tevazu icinde gelisen Sinop turizmini parlak bir gelecek beklemektedir. Bir donemlik hizmet icin bazi bakanliklari isgal edenlerce, guzel Sinope?nin sonsuza kadar Radyoaktif Sinop olarak lekelenmesi fikrine HAYIR diyoruz.!

Ruzgarli Sinop kiyilarinda tum yil boyunca verimli bir alternatif enerji kaynagi sunan Karadeniz?in nefesinin degerlendirilmesiyle, hem kente enerji saglamanin, hem de ulusal sistemi beslemenin mumkun oldugu Enerji Bakanligi yetkililerince de gayet iyi bilinmektedir.



Tehlikeli ve eskimis nukleer teknolojilerin fahis kredilerle ulkemize sokulmasini reddediyor, hukumetin yenilenebilir kaynaklarindan enerji uretiminin onunu acacak altyapiyi ivedilikle gelistirmesini talep ediyoruz: 10.5.2005 ?de kabul edilen YENILENEBILIR ENERJI KAYNAKLARININ ELEKTRIK ENERJISI URETIMI AMACLI KULLANIMINA ILISKIN KANUN?un icinin doldurulmasini bekliyoruz

Zira,


Enerji acigimiz, yenilenebilir kaynaklardan uretim ile kayip ve kacaklarin engellendigi verimli kullanim saglanarak, buyuk cevresel ve ekonomik risklere girilmeden giderilebilir.
Nukleer secenek kurulumu uzun, isletimi pahalli, kullanim omru bitiminde sokum sureci olaganustu maliyetli oldugundan uzun vadede kamu kaynaklarini savurganca tuketir.
Dunya, radyoaktif atiklarin guvenle saklanmasi icin henuz hicbir cozum bulamamistir.
Atom enerjisi cok tehlikelidir.

KAMPANYAMIZIN HEDEFI, nukleer enerjiyi tamamen reddetmek, ilimiz ve ulkemiz icin enerji acigini daha ucuza ve cevreye zarar vermeden, surdurulebilir sekilde gidermenin yontemlerinin uzun vadeli, kalici devlet politikalariyla tespitini talep etmek; kisa vadede alternatif enerji uygulamalarina gecisi saglayacak kamu duyarliligini hukumetin gundemine sokmaktir.
Nukleer Enerji Lobilerine mesajimiz:
Nukleer sizin olsun, Sinop bizim!

TURİSTİK SİNOP, RADYOAKTİF SİNOP’A KARŞI!
Kampanyaya destek vermek için
http://sinopbizim.org/kampanya/imza.asp

Yorum ve gorusleriniz icin e-posta adresi:
sinopbizim@gmail.com

Kampanya Sozculeri
Turkiye: Oya Koca +90 537 664 51 94
Avrupa: Ziya Eroglu +47 98 62 88 41


YENIDEN NUKLEER KARSITI PLATFORM ICIN CAGRI

Turkiye, 2000 yilinda terk ettigi nukleer santral planlarina
Enerji Bakani Dr. Hilmi Guler'in aciklamalariyla
tekrar geri donmuse benziyor.
Enerji Bakani ve Nukleer Lobi bilmelidir ki ulkemizde nukleer santral kurulmasina izin vermeyiz !

C O P T E K N O L O J I L E R C O P E

TUM NUKLEER KARSITLARINI
NUKLEER KARSITI KONGREYE BEKLIYORUZ
Cevre Muhendisleri Odasi (CMO) - Greenpeace Akdeniz
Turkiye Cevre Platformu (TURCEP)


24 Subat 2006 Cuma Gunu - Saat 12.00-17.00
Cankaya Belediyesi
CAGDAS SANATLAR MERKEZI TOPLANTI SALONU
KENNEDY CAD. NO: 4 KAVAKLIDERE-ANKARA
Telefon: 468 21 05 Faks :467 40 52
(T. Is Bankasi Genel Mudurluk Binasi karsisi)

-----------------------------------

I L E T I S I M

C e v r e M u h e n d i s l e r i O d a s i ( C M O )
Betul Keskin 0312.430 64 34

G r e e n p e a c e A k d e n i z
0212.248 03 31 - 0212.2482661

T u r k i y e C e v r e P l a t f o r m u ( TU R C E P )
Tanay Sidki Uyar 0532.774 45 25 A. Oktay Demirkan 0536.460 03 41

ADALAR POSTASI-302: nükleer santral projeleri yolda oysa rüzgâr enerjisi burada!

ADALAR POSTASI
11 Şubat 2006

http://www.ntv.com.tr/news/360959.asp

Nukleer santral projeleri yolda

Turkiye'nin, 15 yillik surecte insa etmeyi planladigi uc nukleer santralden biri ya da ikisinin yerinin ve proje esaslarinin, bir ay icinde, Basbakan Recep Tayyip Erdogan tarafindan aciklanmasi bekleniyor.



NTV
Guncelleme: 12:28 TSI 11 Subat 2006 Cumartesi

WASHINGTON - Ilk nukleer santral insaatini, 2015 yilina kadar bitirmeyi planlayan Turkiye, projelerde yer almayi hedefleyen yabanci sirketlerden, teknoloji transferi ve iyi bir finansman paketi isteyecek.

Santrallerde buyuk miktarda suya ihtiyac oldugu icin, deniz kenarindaki sekiz olasi yer, 43 kriter acisindan hala inceleniyor. Projeler, buyuk olasilikla kamu-ozel sektor ortakligi seklinde gerceklesecek ve yabanci sirketlerin getirecegi teknoloji kullanilacak.

Ankara, projelerde yabanci sirketlerden yeni teknoloji, teknoloji transferi, iyi bir finansman paketi ve saglam bir atik plani isteyecek.

/

http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=12716&cas=924

Turkiye'de Ruzgar Enerjisi
Acik Gazete


Bozcaada

02/01/2006

Omer Madra: Demirer Holding Yonetim Kurulu Uyesi Onder Demirer konugumuz. Sayin Demirer alternatif enerji konusunda son derece bilgili, bizzat uygulamanin icinden gelen bir kisi. Dun Acik Radyo?da, Deniz Pak?in hazirlayip sundugu ?Deniz Asiri? adli programda dinleme firsatini bulmustuk, simdi Acik Gazete?de devamini getiriyoruz.

Onder Demirer, ozellikle ruzgar enerjisi konusundaki uygulamali calismalari ile biliniyor. Onder Bey, bizi kirmayip geldiginiz icin cok tesekkur ederiz. Dun programdaki konusmalarinizi dinledim, cok etkileyiciydi. Yaptiklarinizdan biraz bahseder misiniz?

Onder Demirer: Biliyorsunuz, dunyanin en buyuk problemlerinden birisi cevre kirliligi ve obur taraftan da dunyada her gecen gun enerji tuketimi artiyor. Ulkemizde de son 35 senede her sene %8 enerji tuketimi artiyor. 10 sene evvel, yani 1996 yilinda, Turkiye?de ruzgar enerjisi, yani yenilenebilir enerji nasil olabilir diye arastirmaya gerek duydum. Dunyada muthis bir boyuta geldigini gordum. Turkiye niye geri kalsin? ?Bunun maliyeti nedir?? diye baktim. Ekonomik olarak da uygulanabilir olmasi lazim, yalniz gonulle olmuyor. Ekonomist oldugum icin bu acidan da bakmak gerektigini dusundum.


Bir suru bolgede bunun icin uygun ruzgar var midir, yok mudur, ilk basta bunu bilimsel olarak olcmek lazim. En az 1 ila 2 sene olculmesi lazim ki ayni donguyu bulsun. Daha sonra gorduk ki, ruzgar 10 senede +/- 10 sapan muthis istikrarli bir kaynak. Yani bir hidrolik santral gibi degil, yagislar cok daha degisken olabiliyor yillar icinde ama ruzgarda oyle bir sey yok.

OM: Bu ilginc, siradan bir vatandas olarak, ruzgarin guvenilmez ve cok inisli cikisli bir enerji kaynagi oldugu dusunulebiliyor, ama oyle degil demek ki.

OD: Zaten oyle olsa hesaplamamiz mumkun degildi. Mesela Cesme?de 8 senedir calisan santralimiz var, 1-1,5 senelik olcumler yapmistik, onu da gecmis 20 senelik olcumlere kiyasladiktan sonra, yilda 4.5 milyon kw/saat uretecegimizi hesaplamistik. Son 8 senenin ortalamasi 4.6 milyon kw/saat. Yani o kadar net biliyoruz ki uretimi, neredeyse hicbir seyde, araba uretiminde bile satisi bilemeyeceginiz icin uretimi bu kadar net ayarlayamazsiniz, o kadar da istikrarli. Dis etkenler de, dogal etken oldugu icin, kimse, hukumetin siyasi kararlari vs. ruzgari kesemiyor!

OM: Sasilacak kadar tahmin edilebilir, ongorulebilir bir sey, tahmininizin de biraz ustunde verim almissiniz.

OD: Evet. Keza Bozcaada?da biz 34 milyon kw/saat hesaplamistik, 5.5 senedir Bozcaada?da calisiyoruz, onun da ortalamasi 36 milyon kw/saat yilda. Biraz da guven marji koyuyoruz, ama son derece istikrarli, yani bir sapma olmuyor uretimde. Bu da yatirimci acisindan, kredi bulma acisindan son derece onemli bir anahtar.

OM: Yillar once Acik Radyo?da Acik Gazete?ye konuk ettigimiz bu konularla ugrasan bir Danimarkali uzman, -hatta o donemin basbakaniyla da gorusmustu- Turkiye?nin cok elverisli oldugunu soylemisti. Neden bunun genis capta kullanilmadigina da hayret ettigini soylemisti. ?Ozellikle su kaynaklariyla, hidrolikle birlestirildiginde kombine olarak kullanildiginda Danimarka?nin kat be kat ustunde olanaklari? demisti.

Verimlilik nasil olculuyor? Mesela dun yayinlanan programda soyle bir sozunuzu hatirliyorum, ?Ingiltere?den sonra en yuksek elverisli sartlara sahip ulkelerden biri? demistiniz galiba. Bu nasil olculuyor, yuzolcumune gore mi, baska hangi faktorler var?

OD: Ruzgari 365 gun 8760 saat olcuyorsunuz, ruzgar tribunleri su anda 2 mt/saniyede enerji uretmeye basliyor. 12-13 mt/saniyede %100 kapasiteye geliyor. Bu yil icin, yilda 8760 saat var, ne kadar 12 mt/saniyede esmis, ne kadar 18 mt/saniyede esmis? Bunlari yan yana koyuyorsunuz. Devamli 13 mt/saniyede esse %100 kapasitede oluyor. Bazen az bazen cok, Turkiye?de mesela 8760 saatin 3500 saati tam, yani devamli calismis oluyor, bu da kapasite faktoru, ona gore %40 diyoruz. Yani bir termik santral olsa, termik santralde dogalgazla 8000 saat calisiyor, ruzgarla 3700 saat calisiyor, kapasite faktoru oyle. Yani termik santraller %90 iken, bu %38-40 oluyor ama tabii cok buyuk bir farkimiz var, bizim hammaddemiz bedava. O da buyuk bir sans getiriyor bize, maliyet acisindan daha ucuz oluyor.

OM: Turkiye?nin ruzgar enerjisi, turbinler acisindan cok elverisli bir konumda oldugunu soyleyebiliriz.

OD: Kesinlikle, su anda Danimarka?nin elektrik enerjisinin %21?i ruzgardan saglaniyor ve 2010 yilina kadar da %25 hedefi var. Danimarka 5 milyonluk bir ulke, Turkiye?den 19 kat kucuk olan 45 bin km2?lik kucuk bir ulke, su anda 3200 mw kurucu gucu ruzgar var. Turkiye?de yalnizca 20 mw var, yani mukayese etmek acisindan. 70 milyonluk ulkede 20 mw var, 5 milyonluk ulkede 3200 mw var.

Avi Haligua: Tercih niye bu yonde kullaniliyor? Niye boyle yapiyoruz?

OD: Bu bilinmiyordu, herhangi bir enerji politikamiz yoktu. Mesela Almanya?da ruzgar enerjisiyle ilgili, yenilenebilir enerji ile ilgili kanun 1991?de cikti, su anda 18-19 bin mw?ta, biz de 2005?in Mayis?inda cikti. Arada 14-15 senelik fark var, kanun da mukayese edilmeyecek kadar kotu. Yani Turkiye 15 sene gec kalmis, siyasi otorite boyle bir karar almamis, boyle bir politikasi da yok, hedefi de yok. ?Ruzgar var mi, iyi olursa yapariz, kotu degil ama ne kadar olacak, Allah?a kaldi...? vs. gibi.

OM: ?Bir politika, genel bir planlama yok? dediniz, uzun vadeli, orta vadeli, hatta kisa vadeli dahi bir politika olmadigi goruluyor. Siz de bunun uzerine herhalde buyuk bir burokratik mucadele verdiniz. Biraz da ondan bahsedelim isterseniz.

OD: Tabii. Hele gecen seneler soyle bir sanssizligimiz vardi, Turkiye?nin dogalgaza buyuk bir bagimliligi vardi, o zaman dogalgaz fiyatlari da ucuzdu. Mesela 1999 yilinda petrolun varili 24 dolardi, simdi 57 dolar. O zaman bizim de ilk seneler maliyetimiz biraz pahali oluyordu, ondan sonra dusuyor; borclar bittikten sonra bizim maliyetimiz 1 cent?in altina dusuyor. Ilk senelerde 7-8 cent. Ilk senelerde rekabet etmemiz soz konusu degildi, fakat su anda petrol fiyatlarinin artmasiyla bize dogal bir tesvik geldi bir yerde. O bakimdan simdi sansliyiz ve onu acildi Turkiye?nin.

Biz 7-8 senedir uyguluyoruz. Cesme projesine Kasim ayinda basladik, o projenin olcum donemi 1996 yiliydi, 1998 yilinda o zamanki enerji bakani ile paraf edilmisti. 98?den 2006?ya... 8 senelik bir gecikme var.

OM: Bu gecikme neden oluyor?

OD: Aslinda o zaman elektrik uretmenin kanunlari baskaydi, elektrik uretmek imtiyaz sozlemesiydi. Tam bunlari cozerken Turkiye 2000 yilinda da dogalgaz anlasmalarina imza atinca buyuk bir arz fazlasi oldu. Turkiye?de 2000 yilinda enerji acigi vardi, Turkiye 140 milyar kw/saat enerji uretiyordu, birdenbire dogalgaz anlasmalariyla Turkiye?de 38-40 milyar kw/saat enerji santrallari 6 ayda devreye girdi. Bunlar devreye girince Turkiye?de hicbir enerji yatirimi yapilmadi, ne ruzgar, ne digerleri. Oburleri cok cuzzi olarak yapildi. Simdi tekrar basladi, yani muthis dengesiz bir arzin, bir anda alelacele devreye sokulmasi butun sektore darbe vurmus oldu.

Bir de serbest piyasa kanunu cikti. 2001?de zaten enerji fazlasi oldugu icin, kimse hicbir sey yapmadi, olmadi, serbest piyasa calismadi cunku zaten enerji fazlasi vardi. Asil problem bundan sonra geliyor; tuketim her sene %8 arttigi icin arz kisitli, simdi yine ?enerji acigini cozecegiz? diyorlar. Cunku sadece ismi olan, fiiliyatta fazla calismayan bir serbest piyasa var, arz fazlaliligindan bu hissedilmedi. Simdi enerji acigi ile birlikte bu yeni enerjilerle birlikte, petrol fiyatlarinin artmasiyla birlikte ruzgar yeniden Turkiye?de bir atak yapma asamasina geldi 2006-2007 ve sonrasi.

OM: Su anda da hala bir enerji arzi fazlasindan bahsetmek mumkun, ama bu cok kisa sureli olacak diyorsunuz?

OD: 2-3 sene icinde olacak, DPT ?2008?in Ocak?inda acik var? diyor, Enerji Bakani ?2009?da? diyor, yani 2-3 sene icinde enerji acigi olacagi kesin, cozum bulunmazsa. Bir de, enerjiyi hemen, bugunden yarina saglayamiyorsunuz, santraller yapilmasi, 5-6 sene, ya da daha uzun seneler alabiliyor. Bir de hidrolik santraller 4 senede planlaniyor, 8-10 senede bitiyor. GAP projesini biliyorsunuz.

OM: Bir de tabii nukleer enerjinin, bazi yerlerde oldugu gibi, Turkiye?de gundeme gelebilecegi soyleniyor. Gecenlerde, gozlerden kacan ama onemli bir haber gorduk; Reuters Haber Ajansi kaynakli, Ocak 2006?da, Basbakan?in bir aciklama yaparak, 4 ya da 5 nukleer santrali devreye sokmak istedigini ve bunu belki de dunya sartlarinda gorulmemis bir hizlilikla, 6 yil icinde en az 4 belki de 5 santral yapabilecegini soyledi. Bu konuda ne dusunuyorsunuz?

OD: Nukleer santrallerin yapim suresi 7-8 sene, bir de kaza olas 2 tane buyuk kaza olasiligi soz konusu, Nisan 1986 Cernobil?deki kazayi hatitlayin, Amerika?da bir kaza baslamadan durduruldu, ama 1 milyar dolar zarara yol acti. Nukleer enerjinin maliyeti son derece pahali. Amerika?nin nukleer enerjiye son 20 senedir yatirim yapmamasinin sebebi tamamen ekonomik. Cunku radyoaktif atiklarinin guvenle saklanmasi cok buyuk bir maliyet konusudur. Nukleer santral 1 milyar dolara yapiliyorsa, 1 milyar dolar da guvenlik onlemleri oluyor. Ikisini yanyana koydugunuz zaman ekonomik olmuyor. Tabii Turkiye?de hangi modelin uygulayacagini bilmiyoruz, guvenlik onlemlerini almadan yaparsaniz, ilk basta gorunen maliyeti cok dusuk olabilir, ama herhangi bir kazaya karsi son derece buyuk riskler tasir. Bir de istediginiz kadar guvenlik onlemleri alin, terorist ataklar vs. de oluyor.

OM: Ayrica, ozellikle ilk yillarda cok buyuk petrol, fosil yakit enerji de kullaniyor anladigim kadariyla.

OD: Maliyeti kesinlikle ucuz degil, ?nukleer enerji ucuz? dediginiz zaman maliyeti sormak lazim; toplam yatirim ne kadar, guvenlik, kapasite faktoru ne kadar? Hepsini yan yana koydugunuz zaman bunlarin aciklanmasi lazim. Bunlari yan yana koydugunuz zaman, guvenlik ve cevreyi koruma maliyetleri ile, bir de 20-30 yillik santral yapiyorsunuz, radyoaktif atiklar 120 yil kaliyor. Yani 20 yillik maliyeti mi koyuyorsunuz, 120 yillik mi?

OM: 120 bin yil, hatta belki 250 bin yil!

OD: Sizden 3-4 nesil sonra hala bunlari korumaniz lazim, bunun maliyeti nerede? Bunlar yazilmiyor, bunlari yanyana koydugunuz zaman son derece pahali bir enerji kaynagi oldugu ortaya cikiyor.

OM: Dun soylediklerinizde cok onemli bir nokta vardi; yapilan butun bu hesaplamalarda, alternatif enerji ya da santraller, komur santralleri vs. hepsini konusurken, maliyet olarak tipik bir ekonomik analiz cikariliyor, hesap, kitap yapiliyor. Ama bunun icinde dogaya olan zarar maliyeti hicbir sekilde konusulmuyor. Bu cok onemli, vurgulamistiniz, ama bir kez daha konusmak istiyorum.

OD: ?Harici maliyet? dedigimiz, yani cevreyi kirletme maliyeti hicbir yere koyulmuyor. Biz ruzgardan da 5 cent enerji elde ediyoruz, Yatagan Termik Santrali de 5 cent enerji elde ediyor. Enerji Bakanligi elektrik uretmekle sorumlu oldugu icin, kendilerini oyle gordukleri icin, ?5 cent mi 5 cent? ona bakiyorlar. Ama cevreyi kirletme maliyeti, insanlarin hasta olmasi, kanser olmasi, havanin, denizin, suyun kirlenmesi yok bunun icinde. Zaten celiski burada, aslinda daha ust duzeyde, yani Cevre Bakanligi, Basbakanlik tarafindan da bir gozlem alinmasi lazim. Elektrik enerjisine bakip da isi piyasa rekabetine sokarsaniz haksizlik oluyor cevreye. Cunku cevreye karsi buyuk bir maliyet var ve herkes bu maliyeti oduyor. Mesela kursunlu benzin/kursunsuz benzin gibi, niye tesvik ediliyor, kursun zehirli bir madde. Cevre maliyeti, harici maliyet son derece onemli, cevreyi kirletme maliyeti bir termik santralle 2 centten 4 cente kadar geliyor. Bu da halkin sagliginin ve cevrenin bozulmasiyla geliyor, bu maliyetleri de mutlaka koymak lazim.

OM: Buna cok alisik degiliz ama onemle vurgulanmasi gerekiyor, aslinda bu belki de olum-kalim farki kadar onemli, hayati bir mesele olarak karsimiza cikiyor. Gecenlerde ilginc bir habere rastladim, Amerika?da cevre hareketlerinin guclendigi donemde alttan gelen baskiyla cikarilan, ?clean air act? dedikleri, yani temiz hava kanununun cikmasindan sonra, kuresel isinma acisindan yapilan korelasyonlarda dusme gorulmus. Yani sadece kucuk bir filtre mekanizmasi dahi o kadar etkili olabiliyor karbondioksit salimlarinin dusurulmesinde. Ama ondan da vazgeciliyor simdi, oyle bir sorunumuz da var.

OD: Siz balkondan asagiya devamli cop atiyorsunuz atiyorsunuz, bir gun kapiyi bir aciyorsunuz cop yigini icinde bogulmussunuz. Siz hala balkonda, ?cop bana uzak? derseniz kirlilige mahkum oluyorsunuz ve cok gec oluyor ve de pahali oluyor tabii.

OM: Insanligin, hatta belki canlilar aleminin karsilastigi en onemli ve zaman darligi yuzunden de busbutun aciliyet kazanan bir sorunla karsi karsiyayiz. Bu cevre ve iklim meselesi artik daha fazla beklenemeyecek. Bugun elimizde, 2005 yilinin butun kayitlardaki, belki de binlerce yildir en sicak yil oldugu haberi var ve bu konuyla ugrasan uzmanlarin en buyuk korkularinin bile otesine gecen bir durum oldugu soyleniyor, ama buna karsilik da hemen acil ve yaratici cozumler devreye sokulmasi gerekiyordu. Fakat, hemen hemen butun dunya ulkelerinin katildigi Montreal?deki konferansta ne aciliyet ne de bir eylem plani ciktigi goruluyor. Ne yapacagiz?

OD: Soyle bakmak lazim. 300-350 milyon yilda olusan fosil yakitlar var, petrol yaklasik 100 yildir kullaniliyor, onumuzdeki 40 yil daha kullanilacak. Yani 350 milyonluk stogu 150 yillik bir surede dunyayi korkunc derecede kirleterek harciyoruz; muthis bir mirasyedilik hali. Burada en buyuk gorev tabii siyasi otoritelere dusuyor, siyasi otoritelerin hareketlendirmek halkin bilinclenmesiyle olur. Dunyayi en fazla kirleten Amerika, Cin, Hindistan gibi ulkelerin konuya bir an evvel cozum bulmalari lazim. Tabii Amerika da en fazla kendi kirlettigi icin katilmak istemiyor. Mesela ?cop vergisi yapacagiz? diyorsunuz, ?en fazla copu atan yapsin? diyorsunuz, bu da Amerika, Amerika ?ben cop vergisine katilmayayim? diyor, bunun gibi bir sey.

OM: Evet, aynen oyle.

OD: Butun halklarin, artik siyasi olarak, ?biz cevreciye oy verecegiz? diye siyasilere bu mesaji vermesi lazim. Cunku bunlar siyasi kararlar, yani komur santrali yapip yapilmamasi tamamen siyasi bir karar. Biz ne kadar desek de olmuyor, halkin bilinclenmesi, ?bak sen bu komur santrallerinin yerine yenilenebilir kaynaklar yapmazsan, sana oy vermeyecegiz? diye baski yapmasi lazim.

OM: Tek cozum olarak o gorunuyor. Turkiye?de ruzgar santralleri yapiminda oncu calismalar yurutuyorsunuz. Biraz da bunlardan bahseder misiniz?

OD: Su anda Turkiye?de 4 tane ruzgar santrali calisiyor, bunlarin 3?unu biz insa etmistik; 1998 Cesme, 2000 Bozcaada, 2003?te de Istanbul Hadimkoy?de. Bunlarin uretiminin buyuk bir bolumu Turkiye?de yapiliyor, Bozcaada?daki ilk 17 kuleyi Turkiye?de yaptirmistik. Su anda kanatlari Turkiye?de yapiliyor, Izmir?deki fabrikada 350 kisi calisiyor. Butun dunyaya Italya, Japonya?ya ihrac ediliyor.

OD: Evet. Cunku bunlar son derece emek yogun, cok insan emegi isteyen parcalar. Bir kanadi uretmek icin 2000 insan/saat calisiyor.

OM: O rakamlari duyunca da muthis emek yogun bir sey oldugunu ogrenmis olduk.

OD: Urettiginiz mal cok temiz bir enerji uretiyor. Onumuzdeki senelerde jenerator de yaparsak %100 Turk mali olacak. Burada hem ihracat olacak hem de Turkiye?nin onumuzdeki senelerde acilan ruzgar pazariyla da yerini bulacagina inaniyorum. Calismalar bu cercevede gidiyor, sonuna kadar Turkiye?nin ruzgarini, biz veya diger yatirimcilarin kullanmasi icin elimizden geleni yapiyoruz. Bu bir gonul ve sevgi meselesi zaten, baska turlu olmaz.

OM: Cesitli ulkelere de ciddi olarak ihracat yapiyorsunuz?

OD: Evet.

OM: Ihracaatta bir zorluk oldu mu?

OD: Hayir olmadi, cunku Avrupa?da bu yenilenebilir enerji ile ilgili kanunlar o kadar net ki, muthis bir sicrama var. Biz 1996?da Turkiye?de ilk ruzgar enerjisine basladigimizda Yunanistan?da 28 mw vardi, simdi Yunanistan 600 mw?i gecti ve 1500-2000 mw izinler alip alma yoluna gidiyor. Keza Fransa?da hemen hemen hic yoktu, 200-300 mw?a geldi. Portekiz sifir gibiydi, yalniz gecen sene 1000 mw?i gecti. Ispanya yine 1000 mw idi, 9000 mw?a geldi. Avrupa o kadar buyuk bir tesvik mekanizmasini o kadar net koydu ki, su anda butun ruzgar enerji santralleri ureticileri 2008?e kadar dolu, tamamen dolu, siparis yetistiremiyorlar. Cunku Avrupa?da kanunlar, AB uyum cercevesinde hedeflerine kitlenmis, bu yonde gidiyor.

OM: Boyle bir zihniyet degisikliginin de epey belirgin izlerini goruyoruz. Ruzgar basta geliyor herhalde. Ruzgar enerjisi ile calisan bu sisteme turbin mi diyoruz?

OD: Turbin tamami. Ruzgar santrali uc parcadan olusuyor, direk var, jenerator var bir de jeneratore bagli olan kanatlar var. Bu kanatlar ruzgarin esmesiyle donuyor, jeneratoru donduruyor ve elektrik uretimi oluyor.

OM: Buradan da esas olarak elektrik enerjisi ihtiyaci karsilaniyor. Bir de yanininda baska enerji turleri de elde etmek mumkun, sadece elektrik degil degil mi? Mesela hidrojen?

OD: Tabii, ruzgar enerjisini kullanarak hidrojen enerjisi aciga cikartabiliyorsunuz. Hidrojen cok yanici bir maddedir, dogalgaz gibi yaniyor ve bir enerji ortaya cikiyor. Hidrojen de bildiginiz gibi suyun icinde (H2O, 2 hidrojen 1 oksijen) oldugu icin, suyun yapisinda var, ruzgar enerjisi ile suyu ayirirsaniz, oksijenle hidrojeni ayirirsaniz elektrolizle, hidrojeni ayni dogalgaz gibi her yerde kullanabiliyorsunuz. Bu yandigi zaman da hidrojen oksijenle birlesiyor ve H2O yani su cikiyor, karbondioksit cikmiyor, karbon yanmiyor ki, hidrojen yaniyor. Suyun da bir zarari yok. Boylece ruzgar enerjisine ihtiyaciniz olmadigi zamanlarda, gecelerde, Turkiye?de ve dunyada elektrik tuketimi dusuyor herkes uyudugu icin, gece esen ruzgarlari suyu elektroliz etmek icin kullaniyorsunuz, oksijeni ve suyu ayiriyorsunuz, hidrojeni depolayip bunu da istediginiz zaman, gece gunduz kullanabiliyorsunuz. Boylece ihtiyaciniz olmadigi zamanda esen ruzgari hidrojen vasitasi ile depoluyorsunuz, en buyuk ozelligi de bu.

OM: Iki sey sormak istiyorum, su buhari da aslinda sera gazlarindan biri olarak, yani kuresel isinmaya etki eden gazlardan biri olarak da geciyor bazi arastirmalarda, bir de NASA?dan iklimbilimci James Hansen, hidrojenin de bir enerji gerektirdigini, bu yuzden tam bir cozum olarak gorulemeyecegini soyluyor.

OD: Bugun teknik olarak bunu yapmak mumkun. Bir de bunun ekonomik olmasi soz konusu. Bu da elektrik enerjisini kaca mal edeceginizle ilgili. Bilhassa ruzgarda, ana para faize odedikten sonra, yani 9-10. seneden sonra, -ki bunlarin 30-40 sene omru var-, maliyetiniz 1-1,5 cent. Ruzgarin degismesine gore dustugu icin, verdiginiz elektrigin yarisini kaybetseniz bile, 1 cent degil 2 cente bile yapsaniz da hala ekonomik. O bakimdan tabii ki fosil yakitlarla hidrojeni stoklamak son derece mantiksiz ve sacma ama yenilenebilir enerji ile elde etmeniz son derece mantikli. Zaten aslinda projeksiyonlara bakarsaniz, dunya nufusu o kadar korkunc artiyor ki, bu kirlenmeye zaten boyle bir projeksiyon yaparsaniz bu nufusu hicbir sey besleyemez. Bugun dunya 6.5 milyar, 1.3 milyar Cin, 260 milyon Amerika ve 800 milyon Hindistan, bunlar 2.5 milyar olusturuyor ve bunlar da dunyayi en fazla kirleten ulkeler. Yani bu nufus artisina cozum bulmak daha da onemli.

OM: Tam da bu can alici noktaya gelmis oluyoruz; bu sistem, bu sekilde bu tuketimle bu enerji tuketimi ihtiyacinin artarak devam etmesi ile surdurulebilir mi? ABD?nin her yil bu karbondioksit ve diger sera gazlari salimini senede %2 gibi hic de hafife alinmayacak, cok endise verici bir oranda arttirdigini goruyoruz. AB de, dun yayinlanan bir raporda gordugumuz gibi, Kyoto hedeflerini tutturamiyor. Oysa bu sene, pek cok rapor geldi, artik biz bile yetisemez hale geldik, oysa ki cok yakindan takip etmeye calisiyoruz. Deniyor ki %60-80, hatta belki %90?lik bir salim kesimi gerekiyor. Yani arabalardan, fabrikalardan, atmosfere fosil yakit atimini, salinmasini muhakkak surette kesmemiz gerekiyor. Benim sorum suydu; cok yuksek ve mumkun gorunemeyen rakamlar bunlar, ama alternatif enerjiler, yani ruzgar olsun, gunes enerjisi gibi sinirsiz, yenilenebilir olan, ya da jeotermal, biomas vs. hepsini katarsak dahi fosil yakit kullanimini radikal bicimde kisitlamadan, kapitalist medeniyetin varmis oldugumuz bu noktasinda bu tuketimle daha fazla surdurmemiz mumkun gorunmuyor, bu konuda ne diyorsunuz?

OD: Tabii butun maliyetler goreceli, mesela gunes ruzgardan 5 kat pahali ama yapilmayacak mi, tabii ki yapilacak; petrol bitince hepsi ekonomik olacak. Onun icin, ?yapilmayacak, olmayacak? demek gercekci bir yaklasim degil. Bugunku varsayimlara gore bunu pratikte yapmak zor, yani kimse petrolden vazgecmeyecegi icin pratikte bu kolay olmayacak, yani yapilabilir ama olmayacak. Cunku petrolu son damlasina kadar kullanma niyetleri oldugu icin bu cozumleri boyle zor goruyorlar. Hatta petrol sirketlerinin soyle bir yaklasimi var, ?biz yenilenebilir ruzgar enerjisine karsi degiliz, ama ne acele ediyorsunuz, zaten 30 sene sonra petrol bitecek, baska kaynagimiz kalmayacak, biz de sizi destekliyoruz ama 30 sene sonra? diyorlar.

OM: Ama ?30 senemiz var mi yok mu?? sorusunun cevabini bilmiyoruz.

OD: Problem orada zaten, insan daha bunun onemini anlamadi, yani yumurta kapiya gelince belki anlayacagiz, ama bu meseleler maalesef hemen cozume ulasmiyor, yillar sonra insanlar, herhalde daha buyuk felaketlerle karsilastiktan sonra, ?vah vah, bunu 20 sene evvel radyoda dinliyorduk ama simdi basimiza geldi!? diyecekler.

OM: Bir de, esik asilmasi gibi bir problemden bahsediliyor, bu sene belki de butun izlemeye calistigimiz raporlarda anahtar kelime bir esigin asilip asilmayacagi idi. 6 Aralik?ta Dunya Jeofizik Dernegi yillik toplantisinda konusan James Hansen -kuresel iklim degisikligi meselesini matematiksel bir model olarak ortaya ilk koyan kisiydi, en azindan ben ilk ondan ogrendim- diyor ki; ?Esik noktasina yaklasmis ama henuz asmamis durumdayiz. Bu nokta asildiginda artik cok ciddi sonuclari olacak olan iklim degisikligini onlemek imkansiz hale gelecek. Ondan sonra tamamen kontrolden cikacak isler.? Bunun icin de 10 yil gibi bir maksimum sure veriyor.

OD: Aslinda teorik olarak mutlaka cozum var, ama pratikte insanoglunun bunu yapacak bilincte ve durumda oldugunu sanmiyorum.

OM: Temel mesele o degil mi?

OD: Evet, Amerika gibi ulkeler veya cevreyi cok kirleten ulkeler bunlari fazla ciddiye almiyor, en sonunda dunya bir husrana dogru gidiyor, bu kacinilmaz. Cozum var, ama cozumu uretecek mekanizmalarin olacagini ben de uzak bir ihtimal olarak goruyorum.

OD: Cevreyi mahvettikten sonra temizlemek son derece zor. Yani Marmara Denizi ornegin, 300-400 milyon yillik tertemiz deniz son 30 senede kirlendi. Bize cok normal geliyor her gun biraz daha kirlenmesi, ama 30 sene nedir ki, 150-200 milyonda? Temizlemek son derece zor, ?vah vah, nasil temizleyecegiz?? diyoruz ama cok zor oluyor. Tabii dunya acisindan bu daha da zor. Insanlar ne zaman bu bilince gelecek? Herkes birbirine bunu anlatmali ve bunun gercekten ciddi bir tehdit oldugunu soylemek lazim. Ben suna benzetiyorum, adamin 300 milyon maasi var, her ay kredi kartiyla 2-3 milyarlik harcama yapiyor, gitgide harciyor, harciyor, en sonunda birisi bunu odeyecek. Tabii kendisi odeyecek. En sonunda ne oluyor, sosyal krizler patliyor, yok olmalar, intiharlar, vs. oluyor. Dunya da boyle cevreyi kirletiyor kirletiyor sonra maliyet tasiyamayacagi kadar yuksek boyuta gelecek.

OM: ?Insan intihara egilimli bir tur mudur?? sorusunu da felsefi olarak tartismaya baslamak gerekiyor. Cunku bu intihardan baska bir kavramla da kolay kolay aciklanabilir bir sey degil. Hem cinayet, hem intihar ustelik, diger turleri de beraberce goturme tehlikesini ve tehdidini de yaratiyor. Sizin yaptiginiz tabii teroik diyecegim, gercekten kahramanca ve pratikte olmasi acisindan da insani cok etkileyen ve umut veren bir sey. Zihni degisikligi, yapabilmek icin bize de konusmak dusuyor esas itibariyle.

OD: Daha buyuk firtinalar, sel felaketleri, vs. dunyayi daha cok vurdukca belki insanlar anlayacak, cunku doga bir yerde dengeliyor, iyice bozarsaniz sizi silip gececek.

OM: Evet, insansiz da devam edebilecek durumda.

OD: ?Insan insan..? diyoruz, butun dogayi mahvediyoruz, binlerce canli var, insan her yeri isgal ediyor, asfaltlar, yollar yapiyor, cikarttigi petrolu yakip butun dunyayi mahvediyor medeniyet adi altinda. Hic bir sey kalmayacak geriye, bunun neresi medeniyet? O da ayri bir tartisma konusu.

OM: Cok tesekkur ederiz, bu konuya daha sonra devam edecege benziyoruz.

OD: Seve seve gelirim. Herkes sunu bilmeli ki, dunyanin en buyuk problemi cevre ve en sonunda, istesek de istemesek de, ne kadar kapilari kapasak da bu basimiza gelecek. Onun icin bu bilincle bu tehlikenin onunu almamiz lazim.

OM: Bu konuyu, hic pesini birakmadan 2006?da da surdurecegimizin isaretini, Acik Gazete?de bu yilin son konuguyla vurgulamis olduk.

(28 Aralik 2005 tarihinde Acik Radyo?da Acik Gazete programinda yayinlanmistir.)

ADALAR POSTASI-301: vapurlar geçmişe yol alıyormuş!!!

ADALAR POSTASI
10 Şubat 2006

Vapurlar gecmise yol aliyormus!!!

Istanbul'un simgeleri olan vapurlar, yandan carklidan gunumuze kadar tum modelleriyle,
15 Subat-15 Mart 2005 tarihlerinde Karakoy Vapur Iskelesi'nde sergilenecekmis.

Istanbul Deniz Otobusleri'nin (IDO) duzenleyecegi 'Istanbul Vapurlari Model Sergisi'nde, Marmara'da kullanilmaya baslandigi ilk yillarindan itibaren, Istanbullularin gunluk hayatinin cok onemli bir parcasi olan vapurlarin, buyuklu kucuklu hazirlanmis modelleri sergilenecekmis.

Sergi, 15 Subat'ta saat 10.30'da, Istanbul Buyuksehir Belediye Baskani Kadir Topbas'in da katilimiyla gerceklesecek olan acilis kokteyli ile baslayacakmis.

Acilis kokteyline ve bir ay boyunca devam edecek olan 'Istanbul Vapurlari Model Sergisi'ne tum Istanbullular davetliymis!

Yandan Carklidan Gunumuze "Istanbul Vapurlari Model Sergisi"
15 Subat-15 Mart 2005
Karakoy Vapur Iskelesi

“Vapurlar gecmise yol aliyor!” diyerek nostaljik ilan edilemez!
Vapurlarimiz gecmisten gunumuze ve gelecege yol aliyor!

15 Subat 2006 Carsamba gunu saat 10.30'da Karakoy Vapur Iskelesi’nde bulusup hep birlikte bir kez daha “Vapurlarimizi Vermiyoruz!” diyelim...

Vapurlarimizin neden nostaljik ilan edilemeyecegi konusunda bir kac soz..
http://www.vapurumuvermiyorum.org/birkac_soz.asp

ADALAR POSTASI-300: what is the meatrix?

ADALAR POSTASI
10 Şubat 2006

Tum et ve hayvan urunlerinin nereden geldigine dair kendimize anlattigimiz hikaye:

http://www.themeatrix.com/turkish/

ADALAR POSTASI-299: şubat ayında bahçeler...

ADALAR POSTASI
3 Şubat 2006



http://www.humeyraozdamar.net/

SUBAT AYINDA BAHCEMIZ

Her ne kadar kis sartlari hukum surse de subat ayi ozellikle iliman bolgelerde bahar belirtilerinin gorulmeye basladigi bir zamandir.

Bahcelerde safran, kardelen ve nergisler acmaya baslar. Sumbul ve laleler toprak yuzune cikar. Agaclarda uyanma isaretleri gorulur. Bahceleri ot sarar.

Subat ayinda kisin yapilacak isler bitirilmelidir. Ciplak koklu agac ve sus calilarinin dikimi, budama,kis ilaclamasi ve gubreleme isleri tamamlanir. Seftali ve nektarin agaclari yaprak kivircikligina karsi bu ayin sonunda ilaclanir. (Yalniz uzum asmalari ve ortancalar mart ayinda budanir.)

Sebze yataklari gubrelenir ve irice bellenerek birakilir.Ot mucadelesi bu ayda baslar.

Cicek ve sebze yataklarinda cikan otlar uygun havalarda temizlenir.

Cimler esnek cim tirmigiyla kis boyu biriken kuru yaprak ve yosunlardan temizlenir. Kuru bir havada cim makinasiyla soyle bir alinirsa hem kalan cer copten kurtulur, hem de forma girer.

Bir cok cicek ve sebze tohumu subatta ekilir

Hassas yillik cicekler (petunya, vapur dumani, begonya, ates cicegi, cam guzeli gibi..)

Turfanda sebze icin biber, patlican tohumlari..Bunlar oda isisinda ekilir. Tohumlar cimlendikten sonra daha serin bir yere alinir. Domates tohumu daha gec ekilir.(mart ayinda)

Kapali yerde duran sardunya ve kupe gibi cicekler subatta budanir. Gerekiyorsa saksi degisimi yapilir. Veya her saksiya bir avuc iyice yanmis gubre konur ve azicik tirtiklayarak topraga karistirilir.Bitkiler arada bir sulanir.

Ev bitkilerine halen kis muamelesi yapilir. Fazla sulanmaz ve besin verilmez. Ancak yapraklarina su puskurterek nemlendirilir. Kisin acan cicekli bitkiler ise beslenmelidir.

Bu ayda acan calilar: Kis yasemini, hamamelis, forsythia, erica(funda), kamelya..

Cicekler: Hercai, cuha, erken nergis ve safran turleri, kardelen, helleborus..

Bahce islerini vaktinde yapmak hem istedigimiz verimi almamizi saglar, hem de fazla bunalip yorulmamizi onler. Mart ayindan itibaren bahcecileri cok mesgul gunler bekliyor.Hazir vakit varken isleri bir duzene koyarsak butun yaz rahat ederiz.

ADALAR POSTASI-298: istanbul depremi tartışılıyor...

ADALAR POSTASI
3 Şubat 2006

http://www.ntv.com.tr/news/360005.asp

Istanbul depremi tartismasi

Bilim dunyasi istanbul depreminin olmama ihtimalini tartisiyor. ITU Ogretim Uyesi Profesor Naci Gorur, Orta Marmara Cukuru?yla Adalar arasinda biriktigi sanilan enerjinin ?akma? yoluyla aciga cikmis olabilecegi teorisini ortaya atti.



Guncelleme: 17:04 TSI 03 Subat 2006 Cuma

ISTANBUL - Marmara Denizi?nde yaptigi deprem calismalariyla taninan Profesor Naci Gorur, bugune kadar bolgedeki arastirmalarin Orta Marmara Cukurlugu ile Adalar arasinda bir enerji birikmesini isaret ettigini soyledi. Gorur, yerbilim literaturunde akma denilen olayin gerceklesmis olmasi halinde, deprem tehlikesinin ortadan kalkmis olabilecegini savunuyor.

Profesor Gorur, teorisini ?Eger bir kilitlenme yoksa burada akma dedigimiz olay gerceklesiyorsa, bu fay uzerinde tahmin ettigimiz boyutta bir deprem olmayabilir, hatta bu fay uzerinde deprem olmayabilir? sozleriyle acikliyor.

Prof. Gorur, bunun ogrenilebilmesi icin 4 milyon dolarlik yatirima ihtiyac duyuldugunu ve projenin birkac aydir Basbakan Yardimcisi Mehmet Ali Sahin?in onunde oldugunu acikladi. Gorur projeyle fayin iki tarafina ozel aletler yerlestirilmesinin planlandigini soyledi.

Jeoloji Muhendisleri Odasi Baskani Oguz Gundogdu ise Profesor Gorur?un tezine karsi. Gundogdu, ?Bilim dunyasinda bunun depremin enerjisini aciga cikarttigini soyleyen de var ama ben katilmiyorum. Oyle olsa kocaman depremler pes pese olup da bugun ta 17 Agustos?a kadar gelmezdik? diye konusutu. Istanbul?un ciddi bir tehlikeyle karsi karsiya oldugunu yineleyen Gundogdu, ?Bunun biraz daha kuvvetli, biraz daha yavas olmasi hicbir seyi degistirmez. Cunku var olan stok o kadar kotu ve savunmasiz ki sonuc cok fazla degsmez? dedi.


http://www.milliyet.com.tr/2006/02/03/yasam/ayas.html

Marmara 'Oh' demek icin Bakan'i bekliyor

Milyonlarca kisinin korkulu ruyasi olan buyuk deprem, belki de hic olmayacak. Bunu soyleyen Prof. Dr. Naci Gorur. Bakanlik, bu ihtimali arastiracak projeyi iki aydir 'inceliyor'

Onay Yilmaz



Istanbul Teknik Universitesi (ITU) Maden Fakultesi Jeoloji Bolumu Ogretim Uyesi Prof. Dr. Naci Gorur, Istanbul'da 28 Kasim 2005'te "Beklenen Marmara Depremi ve Cevre Kirliligi" konulu sempozyumda Marmara'nin daha iyi izlenebilmesi icin gerekli cihazlarin alinmasi konusunda soz veren Basbakan Yardimcisi Mehmet Ali Sahin'den bugune kadar hicbir ses cikmamasina isyan etti. Gorur, Sahin'e iki ay once gonderdigi ve Bakanlik'tan hala "Inceletiyoruz" yanitini aldigi "surpriz proje"nin, "Marmara'da buyuk deprem olmama ihtimalini" netlestirecegini soyledi.

'Enerji bosaldi mi?'
Marmara Denizi'nde 1766'dan beri suskun bekleyen ve bilim adamlarinin ortak gorusu olarak kirilmasi beklenen Orta Marmara - Adalar arasindaki 60 kilometrelik fayin enerjisinin belki de deprem olmadan bosaldigini soyleyen Gorur, soyle dedi:
"Bugune kadar deprem mekanizmasinin Cekmece aciklarinda 7 kilometre derinde kilitlendigini tahmin ediyorduk. Ancak cok kucuk depremler bize baska bir durumun da olabilecegini gosterdi. Bunu anlamak icin test gerekir. Bunun icin de ABD'de bizde mevcut olmayan cok hassas cihazlar bulunuyor. Eger bu cihazlarla istedigimiz deneyi yapabilirsek Marmara Denizi'nde buyuk deprem olup olmayacagini anlayabiliriz."

4 milyon dolar
Deniz Alti Deprem Istasyonu adli bu projenin maliyetinin 4 milyon dolar oldugunu belirten Gorur, "Sistem 2003'te San Diego aciklarinda basariyla test edildi" dedi. Projenin onaylanmasi halinde, ITU Dogu Akdeniz Osinografi ve Limnoloji Arastirmalari Merkezi ile Columbia Universitesi Lamont-Doherti Yer Gozlemevi ve SCRIPPS Osinografi Enstitusu tarafindan yurutulecegini anlatan Prof. Dr. Naci Gorur, su bilgileri verdi:
"Amac, Marmara Denizi'nin altina gozlem istasyonu kurarak hipotezleri test etmek. Olcumler deniz tabanina yerlestirilecek ileri teknolojili cihazlarla yapilacak. Birinci yilda cihazlar ABD'de test edilecek; ikinci yilda Marmara'ya yerlestirilecek ve calistirilacak. Ucuncu yilda veriler degerlendirilecek."

Yer degistirme varsa buyuk deprem yok
Sistemin calisabilmesi icin Marmara'nin tabanina akustik akma (creep) sensorleri yerlestirilecek. Mikro sismisiteyi olcmek icin 10 tane OBS (Okyanus Tabani Sismometresi) konulacak. Sistemi denetlemek icin de karada uygun yerlere GPS istasyonlari kurulacak. Bu istasyonlardan biri kuzeydeki Cekmece'de, digeri ise guneydeki Imrali Adasi uzerinde olacak. Sensorler fayin her iki tarafindaki konumlarini surekli olarak olcecek ve olabilecek yer degistirmeleri saptayacak. Eger belirgin bir yer degistirme varsa fay uzerinde buyuk ve tehlikeli bir deprem beklemek dogru degil. Ama, eger herhangi bir yer degistirme gorulmezse o zaman fay buyuk bir depreme gebe...

19 Kasım 2008

ADALAR POSTASI-297: param var ama tuketmeye hakkim yok!

ADALAR POSTASI
3 Subat 2006

From: Gunes Tokcan
Date: Wed, 1 Feb 2006 02:08:58 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: param var ama haracamaya hakkim yok!

http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=23478,12

Param var ama tüketmeye hakkım yok

Hülya Ünlü'nün Hayrettin Karaca ile röportajı...



Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.

KOMŞUYA VER

Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin 'komşuyu aç bırakmayan' kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. 'Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür' diyen Karaca şöyle konuştu: 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı. Komşu annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'

UTANIYORUM

Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini savunan Karaca, 'Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. Yılbaşı demek al, tüket, yok et, yaşamı mahvet demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiçbir güç alamaz. İnanç her şeyi halleder' dedi.

'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, 'Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor' diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne serdi.

Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti: 'Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyet'e ihanettir.'

Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, 'Acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç çıkmaz' dedi.

185 milyon Afrikalı her gün açlıktan ölme riski ile yaşıyor

DÜNYANIN durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:

'Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre; Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta.

İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0.7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir.'

Bir alyans için 3 ton zehirli atık

TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan 'Dünyanın Durumu 2004' raporlarını yorumlayan Karaca şu tespitleri aktarıyor:

Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar.
Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı ve bakımı için gerekli para 12 milyar dolar.

Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar.
Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar.

Parfüme harcanan para 15 milyar dolar.
Evrensel okur yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.

Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar.
Dünyada herkese temiz içme suyu sağlaması için gerekli miktar 10 milyar dolar.

Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar.
Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1.3 milyar dolar.

Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.

'BİR' ÇOK GÜÇLÜDÜR

'Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu' diyen Karaca, 'Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım; doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok. Bunu herkes yapabilir. 'Bir' çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Her şey bir ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum' diyor.
Hayrettin Karaca hakkinda

http://www.hayrettinkaraca.com/index.php?action=article&article_id=1

ADALAR POSTASI-296: biz sizinle savaş ediyoruz...

ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006



Buyukada sakinlerinden 6 yasindaki Sevgili Sinan Caglar,
surmekte olan dogalgaz tahribat calismalarini konu alan “Siz Herseyi Bozuyorsunuz!” adli kitabindan sonra ikinci kitabini da yayimladi: “Biz Sizinle Savas Ediyoruz...”

Canavar kepce ve greyderlerin, devasa kamyonlarin tahribatindan nasibini alan yikik dokuk duvarlarin, yarali bereli agaclarin, devrilmis elektrik direklerinin hesabini soruyor!

Camur deryasi icinde yuzmeye mahkum edilen, duse kalka, cukurlara bata cika evine ulasmaya gayret eden bizlerin hakkini ariyor!

Kuresel isinmaya neden olan ustune ustluk de piyasada bulunmayan dogalgazi nafile yere hizmet diye sahnelemeye heves eden zihniyetle savas ediyor!

Esen Camurdan, Erendiz Ozbayoglu, Fatma Artunkal, Emine Cigdem Tugay da Sevgili Sinan Caglar’a destek veriyor!

Peki ya siz?

ADALAR POSTASI-295: fatma artunkal'dan mektup var!

ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006

From: Fatma Artunkal
Date: Wed, 1 Feb 2006 04:48:44 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Erendiz Ozbayoglu'ndan mektup var!

Erendiz Ozbayoglu'na yurekren katiliyorum ... vahsice ve cahilce kullanilan cesitli arac ve aletlerin cevrede yolactigi tahribatin fotograflari da vardir elimizde ... bu konuda sistemli bir belgeleme faaliyeti baslatmak zorundayiz ... F

ADALAR POSTASI-294: erendiz özbayoğlu'ndan mektup var!

ADALAR POSTASI
1 Şubat 2006

From: Erendiz Ozbayoglu
Date: Wed, 1 Feb 2006 10:51:20 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Esen Camurdan'dan mektup var!

Sayin Esen Camurdan,
Mahkemeye verme fikrini dogru buluyorum, ayrica tek etkili yol. Meydani bos bulmamis olurlar. Avukat bir arkadas varsa, avukatlik ucreti almasin, masraflari alsin yeter.
Gunduz Ozdes Imar Plani'nin, yillarca once mahkeme yoluyla iptal edildigini hatirliyorum, edilmeseydi su anda Topkapi Saray alaninda, Yenikapi'da vb. gokdelenler yukseliyor olacakti.
Erendiz

ADALAR POSTASI-293: dönülmez akşamın ufkunda mıyız?

ADALAR POSTASI
31 Ocak 2006

http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=12923&cat=26

Kâinatın Tefrikası

No. 493 - Lovelock’a Göre Dünya Ya da Tabiat Ana 101

Ömer Madra


Prof. Lovelock, Gaia heykelinin önünde

26/01/2006

Yeni yılın hemen başlarında, 16 Ocak tarihinde Independent gazetesinde James Lovelock’un bir makalesi yayımlandı. Profesör Lovelock, yeryüzünün ilginç insanlarından biri: Öncelikle bağımsız bir bilim adamı, pek çok buluşa imzasını atmış önemli bir mucit, saygın bir yazar, küresel ısınma fenomeninin tehlikelerini dünyada ilk dile getiren, bunu 20 yıldır ısrarla tekrarlayan aktif bir çevreci ve – bilim dünyasında giderek daha geniş bir çerçevede kabul görerek, artık bir teori muamelesi görmeye başlayan – “Gaia” (Tabiat Ana) hipotezini ortaya atan bir düşünür. Gaia hipotezi, dünyanın bir süperorganizma şeklinde işlev gördüğünü ileri sürüyor. Yani, Dünya’mız taşı toprağı, havası-suyu ile yaşayan bir varlık olarak hareket etmekte.

Makale, şöyle başlıyor:


“Genç bir polis hanımı, yapmaktan zevk aldığı görevi başında çalışırken hayal edin; sonra, çocuğu kaybolmuş bir aileye, çocuğun yakındaki bir ormanda cinayete kurban gitmiş olduğunu bildirme görevini yerine getirirken hayal edin onu. Ya da, göreve yeni atanmış genç bir doktoru düşünün: Size, yaptığı biyopsi sonucunu, yani metastaz yapmış azgın bir tümörün bedeninizi istila etmiş olduğunu söylemekle görevli. Doktorlar ve polisler, korkunç ve basit gerçeği kimilerinin vakur bir şekilde kabul ettiğini, kimilerininse nafile yere bunu inkâra çabaladıklarını bilir... Doktorlarla polislerin görevden kaçma şansı yoktur.”

İşte bu “kaçarı olmayan” görev sorumluluğu dolayısıyla, Dr. Lovelock da acı haberi şöyle veriyor bize:

“Bu, şimdiye kadar yazdığım en zor makale – zorluğu aynı sebeplerden kaynaklanıyor. Gaia teorim, Dünya’nın bir canlı gibi hareket ettiğini öngörür; şurası da çok açık ki, canlı olan her şey, sağlıklı bir hayat sürebileceği gibi, hastalığa da yakalanabilir. Tabiat Ana (Gaia) beni bir gezegen hekimi haline getirdi ve ben mesleğimi çok ciddiye alıyorum; işte bu yüzden şimdi kötü haberi vermek zorundayım.

Dünyanın dört bir yanındaki iklim merkezleri bir hastanenin patoloji laboratuarlarına tekabül ederler; onlar Dünya’nın fiziksel durumunu rapor ettiler, iklim uzmanları onu ağır hasta olarak görüyorlar ve yakın bir gelecekte bir humma ateşi ile yanacağını, bu ateşli durumun 100 bin yıl kadar sürebileceğini söylüyorlar. Size şunu söylemeliyim ki, Yeryüzü ailesinin üyeleri ve onun yakınları olarak sizler ve bilhassa medeniyet vahim bir tehlike içinde.

Gezegenimiz, üç küsur milyar yıllık ömrünün büyük bölümünde, tıpkı bir hayvanın yaptığı gibi, sağlığını korudu ve hayata uygun şekilde yaşadı. Güneşin yaşamı biraz zorlaştıracak kadar sıcak olduğu bir dönemde Dünya’yı kirletmeye başlamış olmamız bir talihsizlikti. Gaia’nın ateşini yükselttik; yakında durumu kötüleşecek ve komaya benzer bir duruma girecek. Tabiat Ana bu duruma daha önce de düşmüş ve düzelmişti, ama iyileşmesi 100 bin yıldan fazla zaman almıştı. Bunun sorumlusu bizleriz ve sonuçlarına da katlanacağız: Yüzyıl ilerledikçe sıcaklık ılıman bölgelerde 8 derece, tropiklerde ise 5 derece yükselecek...”

Tam da bu noktada, Dünya’nın ve belki de Kâinat’ın en tuhaf paradokslarından biri de ortaya çıkıyor. İnsanların atmosferi kirlettikçe, küresel ısınmanın yavaşlamasına sebep olmaları gibi bir acayiplik ortaya çıkıyor. Bu benzersiz tuhaflığın açıklamasını ve yol açabileceklerini gene Lovelock’un kalemine bırakalım:

“Gariptir, kuzey yarıküredeki aerosollerin yarattığı kirlenme, güneş ışınlarını uzaya geri yansıttığı için küresel ısınmayı azaltmakta. Bu “küresel karartma” geçicidir; zaten dumandan ibaret olduğu için, birkaç gün içinde tıpkı duman gibi dağılıp gidebilir ve bizleri küresel sera etkisinin sıcağına tümüyle maruz bırakabilir. Bir aptalın iklimi içinde bulunmaktayız aslında – kazara dumanla serinleyen bir iklimin. Ve, daha bu yüzyıl bitmeden, aramızdan milyarlarcası ölecek ve geriye kalan pek az sayıdaki üreyen çift, iklimin yaşanabilir olduğu kuzey kutbu bölgesinde varlığını sürdürecek.
Dünya’nın kendi iklimini ve bileşimini düzenlediği gerçeğini gözden kaçırdık ve bunu kendimiz yapmaya çalışma gafletine düştük, sanki üstümüze vazifeymiş gibi. Bunu yapmakla, kendimizi köleliğin en kötü biçimine mahkûm ettik. Dünya’nın kâhyası olmayı seçtiysek eğer, o zaman atmosferi, okyanusları ve yer yüzeyini hayata uygun şekilde tutmaktan da biz sorumluyuz demektir. Bunun imkânsız bir iş olduğunu da yakında göreceğiz...”

Hmm, durum vahim! Bu vahameti, daha doğrusu bu kadar temel ve basit bir gerçekliği, yani “doğa’nın doğasını” neden fark edemedik acaba bugüne kadar? Aslında, inanılmayacak kadar basit bir sebepten dolayı: “Charles Darwin’den bu yana Yeryüzündeki hayata yepyeni bir bütünsel bakış açısını getiren ilk insan” olarak tanımlanan Profesör James Lovelock, geliştirdiği analizin kendisine başka bir izah tarzı bırakmadığını, Gaia’nın kendi kendisini düzenleyen mekanizmasının, ısınma konusunu düzenlemeyi başka bir güce bırakmasının “eşyanın tabiatı icabı” imkânsız olduğunu anlatıyor. Çünkü, Yeryüzü sistemi, sınırsız sayıda geri besleme mekanizmasını bağrında barındırıyor. İşte bu mekanizmalar milyarlarca yıldır uyum halinde hareket ederek, aksi takdirde çok daha soğuk olması gereken Yeryüzünü, yaşama elverişli belli bir sıcaklıkta tutmayı başarmışlardı. Oysa şimdi, aynı geri besleme mekanizmaları gene bir araya geliyor, ama bu kez tam aksi yönde hareket ediyorlar: ulaşım ve endüstri gibi insan faaliyetleri sonucunda karbondioksit ve benzeri sera gazlarındaki muazzam salımlar yüzünden ortaya çıkan ısınmayı katbekat artıracaklar. Bunun anlamı da şu oluyor: gezegenin o kadim düzenleyici sistemi üzerinde insanlığın yarattığı tahribat, doğrusal olmayacak; yani, kontrol edilemez şekilde hızlanarak artacak. (Michael McCarthy, Environment in Crisis; We Are Past the Point of No Return, The Independent, 16 Ocak 2006)

Profesör Lovelock, bu olguyu, “Gaia’nın İntikamı” diye adlandırıyor ve bunu, 2006 Şubat’ında yayımlanacak aynı adlı yeni kitabında (Penguin) etraflıca anlatıyor. Ona kulak vermeye devam edelim:

“Yeni kitabımda bu düşünceler açımlanıyor, ama siz gene de bilimin Yeryüzünün asıl tabiatını fark etmesi neden bu kadar zaman aldı diye sorabilirsiniz. Bence şundan oldu: Darwin’in vizyonu o kadar iyi ve açık- seçikti ki, bu vizyonu iyice sindirmek için bu güne kadar gelmemiz gerekti. Darwin’in zamanında atmosferin ve okyanusların kimyası hakkında pek az şey biliniyordu; dolayısıyla, organizmaların kendi çevrelerine uyum sağlamanın (adapte olmanın) yanı sıra, o çevreyi değiştirip değiştirmedikleri olgusunu Darwin’in düşünmesi için çok fazla da sebep yoktu aslında.
Hayatla çevrenin sıkı sıkıya bitişik olduğu ve bu ikisinin birlikte gittiği, o dönemde bilinebilmiş olsaydı eğer, Darwin evrimin yalnızca organizmaları değil, bütün gezegen yüzeyini de içerdiğini görebilecekti. O zaman biz de Yeryüzüne bir canlıymış gibi bakabilecektik; havayı kirletemeyeceğimizi ve/ya Yeryüzünün derisini – yani onun orman ve okyanus ekosistemlerini – kendimizi beslemekte, evlerimizi döşemekte kullanabileceğimiz bir basit ürün olarak kullanamayacağımızı bilebilecektik. O zaman, bu ekosistemlere dokunulmaması gerektiğini, çünkü onların yaşayan Yeryüzünün bir parçası olduğunu içgüdüsel olarak hissedebilecektik.”

Ama hissedemeyiverdik işte. Bilemedik. Öyle bakamadık...

Peki, dönülmez akşamın ufkundaysak eğer ve eğer vakit de çok geç ise, şimdi ne yapacağız o zaman? Uluslararası camia, ülke toplulukları, tek tek ülkeler, birey toplulukları ve tek tek bireyler olarak? Ne yapmalıyız?

“...Öncelikle, değişikliğin ürkütücü hızını akılda tutmalı, harekete geçmek için ne kadar az vaktimiz kaldığını idrak etmeliyiz. Ondan sonra da her topluluk ve her ülke, medeniyeti sürdürebilmek, onu ayakta tutabilmek için eldeki kaynakları elden geldiğince uzun süre en iyi biçimde kullanmanın yollarını aramalı. Medeniyet dediğin, enerji yoğun bir şeydir ve çökmeden onun düğmesini kapatamayız. Dolayısıyla, güdümlü bir inişe (powered descent) geçmenin güvenliğine ihtiyacımız var...”

Hemen akla gelen ikinci soru da şu tabii: Peki bu mümkün mü? Lovelock, bu çapta bir bilim adamı için şimdiye kadar benzerine rastlanmamış bir “net-karamsarlık” tablosu çiziyor:

“İkinci Dünya Savaşı’ndaki diyetle beslenecek kadar yiyecek yetiştirebiliriz, ama biyolojik yakıt üretmeye ya da rüzgâr çiftlikleri kurmaya yetecek toprak bulunduğu düşüncesi, komiktir. Ayakta kalmak, varlığımızı sürdürmek için elimizden geleni yapacağız, ama ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri’nin ya da Çin’le Hindistan’ın büyüyen ekonomilerinin, zamanında kısıntıya gidecekleri ihtimalini göremiyorum. Ve sera gazı salımlarının asıl kaynağı da onlar. Yani, en kötüsü olacak ve geriye kalanlar da cehennemî bir iklime uyum sağlamak zorunda kalacaklar.”

“Cehennemde 100 bin yıllık bir mevsim”! Peki kim kazanıyor, kim kaybediyor?
Lovelock’a göre bir “kaybet kaybet” durumu sözkonusu:

“Belki de en hüzün verici olan şey, bu işten Gaia’nın da bizim kadar ve hatta daha fazla kayıplı çıkacağı gerçeği. Yaban hayatı ve koca ekosistemler de yokolmakla kalmayacak sadece; insan uygarlığının şahsında gezegen de çok değerli bir kaynağını yitirmiş olacak. Biz sadece bir illet değiliz çünkü; zekâmız ve iletişimimiz aracılığıyla, gezegenin sinir sistemiyiz de aynı zamanda. Bizim aracılığımızla Tabiat Ana (Gaia) kendini uzaydan görebildi, kâinattaki yerini bilmeye başladı.
Dünya’nın illeti değil, yüreği ve beyni olmalıydık. Neyse, şimdi cesur olalım, sadece insan ihtiyaç ve haklarını düşünmekten vazgeçelim ve yaşayan Yeryüzüne kötülük ettiğimizi, Tabiat Ana’yla barışmamız gerektiğini görelim artık. Bunu, henüz birbirimizle müzakere edecek gücümüz varken yapmalıyız, zalim savaş beylerinin güttüğü kırık dökük bir insan güruhuna dönmeden. Her şeyden önemlisi, Gaia’nın bir parçası olduğumuzu ve Dünya’nın gerçekten bizim evimiz olduğunu hatırlamak zorundayız.”

Hatırla, ey okur, sakın unutma.

Devamı haftaya...

http://comment.independent.co.uk/commentators/article338830.ece
James Lovelock: The Earth is about to catch a morbid fever that may last as long as 100,000 years

http://en.wikipedia.org/wiki/James_Lovelock
James Lovelock

ADALAR POSTASI-292: kentsel donusum projelerinin onunu acmak hevesiyle yapilan tarumarda Adalar da 6 numarali kurula baglanmis bu arada!

ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006

Metin Karadag, Dogan Kuban’in bugunku Cumhuriyet’te yayimlanan “İmar bağlamında cehalet ve ahlak” baslikli yazisini gondermis!

Kuban: “Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Emile Durkheim ‘Profesyonel Etik ve Sivil Ahlak" adlı kitabında "Ahlaki disiplin olmazsa toplumsal bir işlev gerçekleşemez. O zaman sadece kişisel açlıklar söz konusu olur ve bunlar sınırsız ve doyurulamaz oldukları için, onları kontrol edecek bir şey olmazsa, onlar kendillerini kontrol edemezler’ demiş.” diyerek bitirmis sozlerini...

Ahlaki disiplinin olmadigi, kisisel acliklari kontrol edecek koruma kurulu misali seylerin de bir bir ortadan kaldirildigi dolayisiyla da bitip tukenmek bilmeyen ahlaksizliklarin meydan aldigina dair iki haberi de Kuban’in yazisinin kuyruguna ekleyip gonderiyoruz Adalar Postasi’na...

Kentsel donusum projelerinin onunu acmak hevesiyle yapilan tarumarda Adalar da 6 numarali kurula baglanmis bu arada!

İmar bağlamında cehalet ve ahlak http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=6849

Kemal abiye kaymaklı kıyak http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176864

Villa bitti, kurul gitti http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176978



From: Metin Karadag
Date: Mon, 30 Jan 2006 08:02:14 -0800 (PST)
To:
Subject: [vapurlarimizi_vermiyoruz] Dogan Kuban: "Imar baglaminda cehalet ve ahlak"


http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=6849

İmar bağlamında cehalet ve ahlak

Tarih: 30 Ocak 2006 Kaynak: Cumhuriyet Yazan: Doğan Kuban

''Bilginlerin'' dalkavukluğu, toplumu harap ediyor. Kendi cehaletinden haberdar olmayan için ahlaksızlık, sadece, bahçesinden elma çalan ile karısına yan bakandır.

Türk toplumu dumanlı bir ahlak ortamında yaşıyor. Tanıdık yüzler bu dumanda bir görünüyor, bir kayboluyor. Günlük söylemde ve medyada ahlak sözcüğü büyük bir yer tutuyor, ama tanımı kaypak. Kendine çıkar sağlamak için başkasına ve topluma zarar veren her eylem ahlaksızlıktır. Cehalet de ahlaksızlığın en önemli kapısı.

Bu sadece okumamışın cehaleti değildir. Uzman olduğunu söylediği alanın cahili olan çok kişi var. Bunlar zararın yaygınlaşmasını idrak edecek bilgiye sahip olmadıkları zaman, sorumluluk alanlarının genişliğine göre, başkalarına ve topluma zarar veriyorlar.

Cahil halkın ahlaksızlığı
Halk kültürü ahlaksızlığı sadece iki kategriye indirgemiştir: Kadın - erkek ilişkileri bağlamında ahlaksızlık, çalmak bağlamında ahlaksızlık. Cahil insan topluma zarar veren bir eylemi ahlaksızlık kategorisine sokmuyor. İnsan ilişkilerini karmaşık bir sistem olarak görecek bir bilgi düzeyine erişmemiş cahil, kişiye doğrudan zarar vermedikçe, dolaylı ahlaksızlığı algılamıyor. Toplumu soymakta yolunu bulan bir zekidir, açıkgözdür. Ama ahlaksız değildir.

Bu toplumsal değerlendirme yaşamın her bölümünde geçerli. Bunu Türkiye'nin imarı, bağlamında irdelemek aydınlatıcı oluyor. Çünkü yapılaşma, yüzyılların ihmal ettiği bu ülkede temel ekonomik etkinliktir. Emeğin ve paramızın büyük bölümünü yapıya harcıyoruz. Ayrıntılarda olduğu kadar üst düzey planlama etkinliklerinde de bu gevşek ahlak kavramının topluma zarar veren örnekleriyle karşılaşıyoruz.

Örneğin, kaldırımlara otomobillerin park yapmasını engelleyecek dökme demirden baba'lar dikiliyor. Geçimini yol kenarına çekilen özel arabalardan kazanan birileri, bazen bu babaları söküyorlar. Bu işi hoyratça kazmalarla kaldırımı da tahrip ederek yapan da var. İstanbul'da her gün binlercesi yapılan ve bir ekmek parası sorunu olarak da yorumlanabilen bu davranışlar topluma ve insanlara zarar veren ahlaksızlıklardır. Bu serseri ahlaksızlık menfaat karşılığı bir düzen bozmadır. Benzer davranışlar her yapı ve inşaatı bir kamusal zarar mekanizmasına çeviriyor. Boğaziçi'nde bir koruda iki tarafı tel örgülü bir yola kaldırım yapılıyor. Kaldırım döşenirken özel kişinin diktiği tel örgüler sökülüp, tel örgü direkleri yıkılıyor. Müteahhit kaldırımını bitirip, yıktığı tel örgüyü de öyle bırakıyor. Bu müteahhiti kontrol eden yoktur. Varsa bile yolun iki tarafındaki kişi malına zarar verilmesine ses çıkarmıyor.

Yaparken bozmak
Beyoğluna yağmur ve çamura ve insanlara verilen rahatsızlıklara bakmadan yeni kaldırımlar döşendi. Fakat planlı yapılmadığı ve Beyoğlu her başkan döneminde bir kaç kez kazıldığı için hiç bir dükkân yola planlı olarak bağlanmadı. Burada kaldırım ustaları, yeni çirkinlik gösterileri 'emprovize' ettiler. Kaldırımlar geceyarıları yağmur altında yapıldığı için demir menfez kapakları kaldırım seviyesinde olmadı. Yeni yapılan granit döşeme bir iki gün içinde kırılıp ve bel verdi.

Kuşkusuz bu döşemedeki uyarlama ustalıkları da ilerde bazı yaşlıların kalçalarının kırılmasına yardımcı olacaktır. Bir şey yaparken başka bir şeyi bozmak ya da başkasına zarar vermek Türkiye'deki inşaatların doğasında vardır. Ahlaksızlık sayılmayan bu tür işlerin zararları giderek katlanır. Buraya otopark yapmak için ahşap eski konutları yakan gerçek suçları katmıyoruz. Ne var ki otoparklar çalışmaya devam ediyor.

Yasaları çiğnemek
Birisi, imar hakları sınırlarını, herkesin gözü önünde, bir kaç kat aşarak bütün yönetmelik, yasa ve kurallara aykırı bir inşaat yapıyor. En ufak boya tadiline bile yetişip inşaatları durduran sorumlular bu sefer ortada yoktur. Sonra nasıl bir mekanizma çalıştıysa, inşaat durduruluyor. Yıllarca herkesin gözü önünde yükselen yapı yıkılıyor. Ve betonarme harabe, bir otopark olarak hizmet vererek, savaştan çıkmış bir görüntüyle İstanbul'un merkezinde yaşamını sürdürüyor.

Başka birisi Boğaz'ın yeşil tepelerine Cihangir apartmanları gibi üstüste yığılan apartmanlar dikme izni almıştır. Büyük bir yeni mahalle hiç bir kural ve yasaya uymadan oluşur. Uygarlıkla, yasalarla ilgisi olmayan böyle görüntüler bize özgüdür. Giderek büyüyen bu urlar İstanbul'u çopur bir yüze çevirmiştir. Ve bu vurdumduymazlık toplumu çürüten bir boyut kazanmıştır.

Ulaşım budalaları
İmar bağlamında Türkiye'nin canını yakan, insanları stres içinde yaşatan en karakteristik olgu İstanbul'un ulaşımıdır. Toplum ulaşım budalasıdır. Vapurla yirmi dakikada gittiği Kadıköy'e arabayla ve otobüsle bir saatte gider. Beş dakikada varabileceği Üsküdar'a kırk dakikada gider. Günde bir buçuk ile iki saat yolda kaybettiği için bunun İstanbul'a maliyeti yılda 10-20 milyar doları bulur.

İstanbul için gerekli metro ikiyüz kilometre ise yirmi yılda 20 kilometre yapılabilmiştir. Buna karşın köprüler planlanır, kenti her yanından saran deniz ulaşım programına bir türlü girmez. Yeni para tuzakları olan köprüler için sözde bilimsel nedenler yaratır. Otomobil satıcıları da çok memnun kalırlar. Bunların ahlaksızlıkla değil açıkgözlükle ilgisi vardır.

İmar bağlamında en büyük belirsizlik kentsel planlama sürecindedir. İstanbul büyüklüğünde bir kenti planlayacak kültür birikimi, örgütlenme ve disiplin Türkiye'de gerçekleşememiştir. Bazen profesyonel etik de, düz çizgili yaşamsal faydacılığın baskısıyla, sınınlarını doğru tanımlayamıyor. İstanbul Belediyesi büyük bir iyi niyet gösterisiyle, yüzlerce mimar ve şehirciyi bir hangarda toplamış, işsiz mimarlara bir proje şöleni vermektedir. İstanbul planlamasına olumlu bir katkıda bulunmak için belediyenin çağrılarına yanıt veren öğretim üyeleri, mimarlar, şehirciler bu tasırım şölenine katılıyorlar.

Dışarıdan bakılınca yüzde 60'ı kaçak yapılaşmış, plansız büyümüş bir kentte girişilen bu planlama eylemi karaciğeri, böbrekleri, kalbi, kan dolaşımı iflas etmiş tıknefes bir hastaya estetik ameliyat yapmaya benziyor. Bir şey sorgulanmıyor. İstanbul gibi bir kent planlaması, uzun süreli bir örgütlenme gerektirmez mi? İnsanları toplayıp bir kaç yıl çalıştırınca, çay ya da pamuk toplar gibi gerçekleşecek bir İstanbul planlaması olabilir mi? Bu garip şölende oniki milyonluk kentin planları bir, iki yılda hazırlanacaktır. Senede on büyük projeyi gerçekleştirme potansiyeli olmayan bir belediyenin yüzlerce uzmanın bir iki yılda hazırlayacağı yüzlerce kentsel tasarım projesini ne yapacağı, ister istemez insanı düşündürüyor.

Böyle bir etkinliğin İstanbul metropolisi'nin büyümesinin uzun vadeli ekonomik, sosyal, kültrel ve politik temellerinin analizine dayandığını düşünmek için fazla saf olmak gerekir. Bu daha çok, anlaşılması zor, bir politik gösteri havası taşıyor. Bu anti-sosyolojik ve bilim dışı doğaçlama örgütten bir İstanbul planı beklemek ancak Binbir Gece Masalları'nda yaşayanlar için mümkün olabilir. Bu noktada meslek etiğinin dumanlı bir yorumu var. Gerçi çalışmalara katılanların ahlaklarından şüphe etmiyorum. Bir çoğunu kişisel olarak tanıyorum. Ama bu hassas arakesitte daha incelmiş kültürel irdelemelere gereksinimiz var. Kırsal toplum kültürünün ahlak bağlamındaki dumanlı yargıları aydın insanların yargıları da kanımca etkiliyor. Burada olgunun doğasını sorgulamayan büyük bir uzman grubunun, İstanbul planlaması gibi düğümlenmiş bir soruna sadece bir iş olarak bakması gibi tartışılacak bir sorun var. Türkiye'nin diğer belediye başkanları da bu yöntemi kullanırlarsa, bütün ömürlerinde belki bir kaç bina yapmış 35000 mimara iş bulunmuş, Türkiye'nin bütün imar planları da bu emsalsiz yöntemle tamamlanmış, geleceğin Türkiyesinin temeli atılmış olacaktır.

Kuşkusuz bu çalışmalar evesinde pek çok açıkgöz de sıraya girmiştir. Söylemeye çalıştığım da budur. Herkes ahlaksız değildir, fakat ahlak kavramı çok dar bir alana sıkıştırılmıştır. Cehalet de ayıp değildir.

Türkiye'de ahlaksızlık başka toplumlardan fazla değildir. Bunun için İtalya ya da Rusya'ya bakmak yetişir. Türk insanı için ahlaksız sadece komşunun bahçesinden elma çalan ile, karısına yan bakandır. Bulanık suda balık avlayan ve ayrık otu gibi büyüyen ve bazan toplumu soyduğu savlananlar sadece açıkgözlerdir. Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Emile Durkheim "Profesyonel Etik ve Sivil Ahlak" adlı kitabında "Ahlaki disiplin olmazsa toplumsal bir işlev gerçekleşemez. O zaman sadece kişisel açlıklar söz konusu olur ve bunlar sınırsız ve doyurulamaz oldukları için, onları kontrol edecek bir şey olmazsa, onlar kendillerini kontrol edemezler"* demiş.

Bugün için de geçerli görünüyor.

(* Bu kitap ilk kez İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nce yayımlanmıştır. Bu pragrafı Daniel Bell'in "The Coming of Post-Industrial Society'(1973) adlı kitabından aktardım.)

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176864

Kemal abiye kaymaklı kıyak


Maliye Bakanı Unakıtan'ın, Çavuşbaşı'ndaki kaçak villası için alınan yıkım kararı sekiz yıl uygulanmadı.

Maliye Bakanı'nın üç defa mühürlenen Üsküdar'daki kaçak villası kurtuldu, üstelik isterse yenisini de yapabilecek



SELİM EFE ERDEM (Arşivi)
İSTANBUL - Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın Üsküdar'daki kaçak villası kısa bir sürede yeni bir imar planıyla aklandı. Çamlıca için hazırlanan yeni imar planından yararlanan bakan Unakıtan'a daha fazla yapılaşma olanağı da sağlandı. Unakıtan'ın yıllardır ruhsat alamadığı parsele Üsküdar Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi ve 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nun kararıyla bir değil üç inşaat izni verildi.

Bölge sit alanı içinde
Büyükşehir Belediyesi, Üsküdar Belediyesi ve İstanbul 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu, bölgenin imar planını birkaç ayda değiştirdi. Bölge planları beş yıldır onay beklerken, Küçükçamlıca'nın yüzde 6 olan imar hakkı yüzde 15'e çıkarıldı. Değişiklikten, Unakıtan'ın Çavuşbaşı'nda yüzde 60'ı kaçak olan villası da yararlandı.
Üsküdar Belediyesi'nin, 1980'li yıllarda sit alanı içine alınan Büyükçamlıca ve Küçükçamlıca için haziran ayında hazırladığı ve Büyükşehir Belediyesi'nin de onayladığı 1/5000'lik koruma imar planı koruma kurulu tarafından kabul edildi. Kurul, 1/1000'lik uygulama imar planını ise teknik yetersizlik nedeniyle reddetti. Ancak, kurulun salı günkü toplantısında, Unakıtan'ın parselinin bulunduğu avam projeye onay verildi.

Muhalif iki üye sürüldü
Üç kurumun da onayladığı projeyle, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın Küçükçamlıca'daki toplam 2.5 dönümlük parselinin tabanında yüzde 15 oranında ve 6.50 metre yüksekliğinde üç inşaata yapılaşma izni verildi. Toplantıdan sonra kurul üyeleri Ahmet Turgut ve Mehmet Cevahir Türk'ün, kararlara muhalefet ettikleri gerekçesiyle aynı gün Adapazarı bölgesindeki kurula tayin edildikleri iddia edildi. Belediyenin hazırladığı yeni imar planı ve kurulun verdiği yüzde 15 yapılaşma izniyle, bakan Unakıtan'ın sekiz yıllık kaçak yapısı yıkılmaktan kurtulduğu gibi, daha geniş yapılaşma izni kazanmış oldu.

Kendisi de itiraf etmişti
Daha önce yaptığı açıklamada, ilk villasının ruhsatının bulunduğunu, ancak oğlu için bahçesine yaptırdığı ikinci villanın kaçak duruma düştüğünü belirten Unakıtan, "Ama, bana göre o da kaçak değil. Belediyeler kendisine düşen hizmetleri yerine getirmediği için, planlarını Anıtlar Kurulu'ndan ve Büyükşehir Belediyesi'nden geçirmediği için kaçak duruma düştük. Kendime ait evi yeniden yaptırmak istiyorum. Depremden zarar gördü. Belediyenin planları Büyükşehir Belediyesi'nden geçerse oğlumun evi de kaçak olmaktan çıkacak" demişti.
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Turgut, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasının bulunduğu parsele onay verildiği gün Adapazarı bölgesine bakan 6 Numaralı Koruma Kurulu'na atanmasına ilişkin olarak şimdilik bir yorum yapmayacağını, birkaç gün sonra açıklama yapacağını söyledi. Üsküdar Belediye Meclisi'nin AKP'li üyesi olan mimar Mehmet Cevahir Türk'se, kendisinin de 6 numaralı kurulda görevlendirildiğini, ancak bunun bir sürgün olmadığını savundu.

Sırada 500 yapı var
İsminin açıklanmasını istemeyen koruma kurulunun başka üyeleriyse, Bakan Unakıtan'ın aldığı kurul onayına rağmen arazisindeki kaçak yapıyı yıkması ve mevcut yeni izne göre yeniden villa inşa etmesi gerektiğini savundu. Bakan için alınan kararla, bölgede yaklaşık 500 yapı için yeni yapılaşma yolu açıldı. Bugüne kadar bölgede yüzde 6 oranındaki 'geçiş dönemi' uygulamasına göre yapılaşma izni veriliyordu. Ancak, kurulun aldığı bu kararla, artık, sit alanı içinde yer alan Çamlıca'da arazi üzerinde yüzde 15 oranında ve 6.50 metre yüksekliğinde yapılaşmaya gidilebilecek.

Mimarlar odası: Hukuka aykırı
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhçu, 3 No'lu Tabiat Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nun verdiği yüzde 15 oranındaki yapılaşmanın hukuka aykırı olduğunu savundu. Muhçu, kararı şöyle değerlendirdi: "1980'li yıllarda sit alanı ilan edilmiş bölgede mevcut planlar iptal edilir ve yeni 1/5000 ölçekli koruma imar planı ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planı hazırlanana kadar geçiş dönemi kararları uygulanır. Orada 5 binlik plan kabul edilmiş. Ancak bölgenin 1000'lik planı reddedilmiş. Bu durumda geçiş dönemindeki yüzde 6 oranına göre yapılaşma yapılabilir. Kurulun 5 binlik plana göre verdiği yüzde 15 oranındaki inşaat izni mahkemede iptal edilebilir. Bu, bir uygulamanın önünü açma çabasıdır."

Mühürü üç kez kırdılar
Çavuşbaşı'ndaki villasının bahçesinde Ağustos 1998'de temel kazısına başlayan Bakan Unakıtan, 'manzarasını kapattığı' gerekçesiyle komşusu Ali Dirikoç tarafından Üsküdar Belediyesi'ne şikâyet edildi. Belediye ekipleri, 31 Ağustos'ta yapı tadil tutanağı düzenledi.
7 Ekim 1998'de belediye yıkım kararı aldı. Ancak tutanağa rağmen mühürler kırıldı ve inşaat sürdü. Belediye ekipleri, 17 Ekim'de, bodrum, zemin kat ve bir normal katın yapımı biten villa için tekrar yapı tadil tutanağı yazdı. Ancak yine mühür kırıldı ve inşaat devam etti.

Belediye adresi bulamadı!
15 Ocak 1999'da Ali Dirikoç şikâyetini yineledi. Gelen ekipler, bu kez ikinci kata kadar yapılmış bina için tekrar yapı tadil tutanağıyla inşaatı mühürledi. Mart ayında üçüncü kez yıkım kararı alındı. Buna karşın inşaat bitirildi.
Belediye, 19 Mart 1999'da bakan Kemal Unakıtan hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Şikâyetçi Dirikoç da, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat hakkında kaçak yapılaşmaya göz yumduğu iddiasıyla İçişleri Bakanlığı'na başvurdu. Bakanlık başmüfettişleri, 17 Haziran 2001'de olayı incelemeye aldı. Bir gün sonra Üsküdar Belediyesi bir gazeteye villanın yıkılması için ilan verdi. Gerekçe olarak da evin bulunamadığı belirtildi. Yıkım için verilen ihale ilanına başvuran kimse de çıkmadı.

Bakanın sicili oldukça kabarık
Bakan Unakıtan, kendisiyle ilgili düzenlemelerle anılıyor. Al Baraka Türk Yönetim Kurulu üyesiyken naylon fatura hazırladığı iddiasıyla hakkında 3 yıl hapis cezası istemiyle dava açılan Unakıtan'ın, bakan olunca ilk icraatı kendisinin de yararlanacağı 'vergi affı' yasası hazırlamak oldu. Ormanlık alandaki yapılaşmaya af getiren 2B yasasını da hazırlayan Unakıtan'ın, Beykoz'da 50 dönümlük 2B arazisi olduğu ve çıkacak yasayla tapuya kavuşacağı da ortaya çıkmıştı. Unakıtan'ın, Galataport ihalesi öncesi, en yüksek teklifi veren Ofer ailesiyle görüştüğü iddiaları da var.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176978

Villa bitti, kurul gitti


Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasını aklayan karara direnen 3 No'lu Kurul'un görev alanı değiştirildi. FOTOĞRAF: YURTTAŞ TÜMER

Unakıtan'ın villası kurtulduktan sonra koruma kurulları dağıtıldı



Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın villasını aklayan karara direnen 3 No'lu Kurul'un görev alanı değiştirildi. FOTOĞRAF: YURTTAŞ TÜMER

SELİM EFE ERDEM (Arşivi)
İSTANBUL - Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın kaçak yapılarını aklayan koruma kurulu kararının ardından İstanbul'daki koruma kurullarının yapısı tamamen değiştirildi. Galataport, Haydarpaşa, Dubai Kulesi, Haliç ve üçüncü Boğaz köprüleri gibi büyük projelere mesafeli durmasıyla bilinen kurullar ikiye bölündü. Sayıları altıya çıkan kurullara yeni üyeler atandı.
Tarihi doku içindeki on binlerce konutu içeren kentsel dönüşüm projesi ve yeni Haliç köprüsü yapımına mesafeli duran Fatih ve Beyoğlu bölgesinden sorumlu 1 No'lu Kurul'un yeni görev sahası Çatalca, Bakırköy, Bayrampaşa oldu.
Tarihi Yarımada için 4 No'lu yeni bir kurul oluşturulurken, Galataport, Haliç köprüsü ve Dubai kuleleri projelerinin yer aldığı Beyoğlu, Eyüp, Şişli ve Kâğıthane 2 No'lu kurula bağlandı. Haydarpaşa projesine şerh koyan ve Bakan Unakıtan'ın villasını aklayacak plan değişikliğine muhalefet yapılan 3 No'lu Kurul'un yeni görev alanı ise Beşiktaş, Sarıyer, Beykoz ve Üsküdar olacak. Haydarpaşa projesinin yer aldığı Kadıköy ve Adalar bölgesi için 5 numaralı kurul, turizm merkezlerinin planlandığı Şile'yse daha önce Bursa'ya bağlı olan İzmit ve Adapazarı illeriyle birlikte 6 No'lu Kurul'a bağlandı.

'Hayır diyen kurul etkisizleşiyor'
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Eyüp Muhçu, siyasileştirilen kurullardaki uzmanların etkisiz hale getirildiğini savunarak, "Olumsuz kararlar alan kurullar etkisiz hale getiriliyor. Asıl amaç bu tip kentsel dönüşüm projelerinin önünü açmak" dedi. Mimarlar Odası Genel Başkanı Oktay Ekinci ise, siyasileşmeye karşı kurul üyeliklerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda olduğu gibi uzmanlar kurulunca atanması gerektiğini savundu.

ADALAR POSTASI-291: sitaiyye...

ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006

Ruhi Ayangil., “Ada Sarkilari Fasli Ada Sahillerinde Bekliyorum”, P Dunya Sanati Dergisi 38-39 (Yaz-Guz 2005)134-135:

[...]

Hayatin kacinilmaz bir safhasini olusturan olum temasi da –ne yazik ki- ada sarkilari arasinda iki ornekle kendisine yer bulmakta gecikmemistir. Bu iki ornekten birincisi, Yusuf Aga (-1850?) adli, yasam oykusu hakkinda pek bilgiye sahip olmadigimiz bir bestekarimiza ait. Bazi notalar uzerinde bu sarkinin bestekari olarak Ziya Pasa adi yer aliyorsa da eski fasil mecmualarinda bu sarkinin Yusuf Aga adina kaydedilmis olmasi, bu olasiligi ortadan kaldirmakta yeterli olmaktadir. Guftesini de muhtemelen bestekarinin kaleme aldigi bu kucuk sarki, bir babanin kucuk oglunun ya bir kaza (belki denizde bogulma) ya da amansiz bir hastalik sonucu (belki verem) Ada’da hayatini kaybetmesinin, yine orada topraga verilmis olmasinin bestekarin ruh hali uzerinde yarattigi elem verici tabloyu gozler onune sermektedir. Ayni zamanda bir “sitaiyye” (kis sarkisi) olan belki tek ada sarkisi olan bu eser, muzigi itibari ile de etkili bir agit/turku kivamindadir. Kurukahveci namiyla da bilinen Yusuf Aga’nin bu sarkisinin usulu Duyek, makami ise Nisaburektir:

Karlar Yagar buram buram
Yolcu yok ki yolum soram
Evim yok ki acam girem

(Ah) Adalarda kalan yavrum
Cam dibinde donan oglum

Kucaginda pamuk kedi
Annen sana gitme dedi
Kurtlar kuslar etme dedi

(Ah) Adalarda kalan yavrum
Cam dibinde donan oglum

ADALAR POSTASI-290: arif caglar'dan tarifeler ve aktarmalar meselesi hakkinda bir mektup geldi!

ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006

From: Arif Caglar
Date: Mon, 30 Jan 2006 00:13:02 +0000
To:
Subject: [vapurlarimizi_vermiyoruz] tarifeler ve aktarmalar meselesi

Istanbul, 29 Ocak 2006

Sayin Arkadaslar,
Bir pazar günü Bakirköy'den deniz otobüsye Bostanci'ya oradan da Adalar'a geçmeye çalisirsaniz IDO'nun pek ince düsünülmüs söyle bir yardimi olacaktir:

Tarifeye göre Bakirköy'den 15:00'de kalkan deniz otobüsü 15:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 15:45'de kalkiyorsa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur bir saat sonra, IDO iyi eglenceler diler.

Tarifeye göre Bakirköy'den 16:00'de kalkan deniz otobüsü 16:50'de Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 16:45'de kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur bir saat sonra, IDO iyi eglenceler diler.

Tarifeye göre Bakirköy'den 17:00'de kalkan deniz otobüsü 17:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, eger vapur tarifedeki gibi 17:45'de kalkiyorsa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur 55 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.

Tarifeye göre Bakirköy'den 18:00'de kalkan deniz otobüsü 18:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, üstelik bu kez tam bir isabetle karsi karsiyayiz, tam deniz otobüsü yanasirken adalar vapuru kalkiyor, nihayet arti-eksi 5 dakika fark yok, tam isabet, eger vapur tarifedeki gibi 18:40'da
kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir sonraki vapur 1 saat 5 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.

Tarifeye göre Bakirköy'den 19:00'de kalkan deniz otobüsü 19:40'da Bostanci'ya yanasiyor, hemen Adalar vapur iskelesine geçiyorsunuz, hangi hizla geçerseniz geçin hiç fark etmez, üstelik burada yine yolcuya ikram edilen o muhtesem 5 dakikalik aktarma marjiyla karsi karsiyayiz, eger vapur tarifedeki gibi 19:45'de kalkmissa vapuru yüzde yüz kaçirdiniz demektir. Bir
sonraki vapur 1 saat 15 dakika sonra, IDO iyi eglenceler diler.

Buna karsilik Bakirköy'den saat 20:00'de ve 21:00'de kalkan deniz otobüsleri Bostanci'ya yolcuya 20'ser dakikalik aktarma zamani birakarak yanasiyor, vapurunuza yetisebilirsiniz, bu ince ayar için IDO'ya tesekkür ederiz.

Daha önceki ve sonraki saatlerde ve diger günlerde deniz otobüsü ve vapur tarifelerinin aktarmalar açisindan ne gibi hos süprizlerle dolu oldugunu bilmiyorum. Bu eglenceli bir çalisma konusu olabilir, olmalidir da.

Istanbul'un ulasim açisindan çok daha önemli hatlari ve aktarmalari vardir muhakkak. Ama Bakirköy baglantisinin çok önemli bir özelligi var: Istanbul havaalanina en yakin deniz ulasim noktasi! Tüm ulasim, baglanti ve
aktarmalar açisindan birincil bir özellige sahip. Kentiçi deniz ulasiminin payini arttiracagini idda eden IDO ve IBB'nin vapur ve deniz otobüsü tarifeleri ve aktarmalarinda gösterdigi dikkatsizlik ve özensizlik iddia sahibi grubun yaptigi isi ciddiye almadigi izlenimini uyandiriyor. Ya da çok çaba gösteriyorlar ama tarifelerin optimizasyonunda teknik olarak zorlaniyor, belki de meslek ve yetenek olarak zorlaniyorlar. Halka düzgün hizmet vermekte zorlanan bu gruba nasil yardim etsek acaba?

Arif Çaglar

ADALAR POSTASI-289: esen camurdan'dan mektup var!

ADALAR POSTASI
30 Ocak 2006

From: Esen Çamurdan
Date: Sun, 29 Jan 2006 19:35:31 +0200
To: ADALAR POSTASI
Subject: Re: ADALAR POSTASI: Hazret baklayi agzindan cikardi nihayet!

Merhaba,
Uzun bir süredir gidemediğim, gelişimleri ADALAR POSTASI aracılığıyla üzüntüyle izlediğim Büyükada'nın son durumunu bugün gördükten sonra aklıma bir şey geldi: Neden Adalar Belediyesi mahkeme verilmiyor?... Mahkemenin uzun süreceği, sürekli erteleneceği vb. malûm da, bu en azından bir gözdağı olur diye düşünüyorum. Bir de basına haber verilirse, konuyla ilgili birkaç yazı çıkarsa belki bir baskı unsuru oluşabilir, en azından yapılan zararlar daha aza indirgenebilir veya durdurulabilir. Biliyorsunuz, hükümetin basından ödü patlıyor.

Ben ve on arkadaşım Beyoğlu Belediyesi'ni, her yere (yere, göğe) konulan reklamlar, Beyoğlu'nun arka sokaklarını yayalarca geçilemez kılan kahve masalar ve daha bir sürü nedenden mahkemeye vermek istedik. Danıştığımız avukat (Mukaddes Orçun önerdi bize) böyle bir girişim için ilk koşulun orada oturmak gerektiği olduğunu söyledi. Mahkemeye başvurmadan önce ilgili belediyeye -herkes kendi adına- bir dilekçe veriliyor, üç ay bekleniyor, ardından gelen ya da gelmeyen yanıt üzerine dava açılıyor. Böyle bir şeye girişildi mi bilmiyorum, ama girişilmediyse ve bu sizlere mantıklı geliyorsa, konularında deneyimli (Burgaz'ın kimi sorunları için uğraşmışlar ve başarılı olmuşlar) iki avukat adı verebilirim. En azından bir de onlara danışılır.

Sevgiler,

Esen Çamurdan

ADALAR POSTASI-288: hazret baklayi agzindan cikardi nihayet!

ADALAR POSTASI
27 Ocak 2006

Hazret baklayi agzindan cikardi nihayet:
“Nükleer enerjiyle de ilgileniyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor”
)O(


Güler: Gaz arttı, sorun yaşanmayacak
Enerji Bakanı Hilmi Güler, Türkiye’ye doğalgaz sevkiyatında artış olduğunu, bu günden sonra her hangi bir sorun yaşanmayacağını söyledi.



NTV-MSNBC
Güncelleme: 15:49 tsi 27 Ocak 2006 Cuma

İSTANBUL - İstanbul’da TÜSİAD üyeleriyle biraraya gelen Güler, Türkiye’nin 2020 yılına kadar 128.5 milyar dolarlık enerji yatırımına ihtiyaç duyduğunu açıkladı. “104 milyar dolar elektrik, 16 milyar dolar petrol, 5 milyar dolar kömür, 2.7 milyar dolar doğalgaz yatırımı yapılması gerekiyor” diyen Güler, özel sektöre yatırım çağrısı yaptı.

Elektrik kesintisine yalanlama
Bugüne kadar özel sektörün 562 enerji projesi yaptığını anlatan Güler, bu başvurulardan 52’sine lisans verildiğini aktardı. Enerji Bakanı bir soru üzerine “Nükleer enerjiyle de ilgileniyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor” dedi.

1.6 milyar dolar tutarındaki Silivri doğalgaz depolama merkezi inşaatına başlandığını söyleyen Enerji Bakanı, Tuz Gölü’nün altına yapılması planlanan depolama merkezinin de birkaç yıl içinde faaliyete geçeceğini belirtti.

ADALAR POSTASI-287: ergin sezgin'den mektup var! + "cozum arayislari" kapsaminda nukleer enerji icin zemin mi hazirlaniyor yoksa?

ADALAR POSTASI
27 Ocak 2006

From: Ergin Sezgin
Date: Thu, 26 Jan 2006 20:06:06 -0800 (PST)
To: ADALAR POSTASI
Subject: akillara ziyan vesselam!

O topraklarin altindaki' yuzeyindekini ve uzerinde esen enerjiyi kullanabilmek icin gereken enerji yok kere yok. Cunku guzelim ulkede basiretli yonetici yok sadece ve sadece idareci var. Uzaklardan izlerken aci aci tebessum ediyorum. ""Karla mucadelede Avrupa standartlarindayiz"" bir digeri ""Heryer tatil. Mecbur kalmadikca yola cikmayiniz"" Bu ne yaman celiski... Elinde enerji kaynaklarin varken onlari tam olarak kullanma yerine Dunyanin en ucuz enerjisini en pahaliya al... Alsan da pahali , almasan da pahali.. Birde elektrigi dogalgazdan elde etme hovardaligi... Alsak ta almasak ta odeyecegiz ya adina anlasma diyemeyecegimiz fermana imza atmislar sonrasinda isi devir alanlarda programlarini buna gore yapmislar. Oysaki Turkiyenin en buyuk yatirimi GAP in gozbebegi Ataturk barajinin 8 trubununden sadece ve sadece 4'u calisiyor. Doganin ulkemize sundugu yer alti kaynaklarini cikartmaktaki beceriksizlik otesi kararsizligimizi bir yana birakirsak yer ustunde akan
suyu kullanmiyor,kullanamiyoruz. Bu yatirimin nasil yatirildigina bir ornek olsun diye yazayim. Curumeye birakilmis yuzlerce is makinasi acikta yatiyor. Canim ulkemin varliklarina sahip cikmayan idarecileri ise muteahhitlere is pompaliyorlar , is makinasi kiraliyorlar. Fay hattina dogalgaz borusu doseyecek kadar ince dusunen idarecilerin oldugu ulkede yarinlarda neler
olacak gorecegiz . Iranlilar telefona cikmiyorlarmis. Bu tur haberlerede supheyle yaklasiyorum. Nerden ve nasil bilebiliyorlar.
Bakan'lar bakipta sasa kalanlar mi soyluyor bunu. Yoksa gazeteciler salliyorlar mi? Kafalarin karismasi kimlere fayda sagliyordur acaba. Evet ziyan her konuda ziyan... Akillarada ziyan...
Selamlar,

“...Iranlilar telefona cikmiyorlarmis. Bu tur haberlere de supheyle yaklasiyorum. Nerden ve nasil bilebiliyorlar. Bakan'lar bakip da sasa kalanlar mi soyluyor bunu. Yoksa gazeteciler salliyorlar mi? Kafalarin karismasi kimlere fayda sagliyordur acaba?...”

“Cozum arayislari” kapsaminda Nukleer Enerji icin mi zemin hazirlaniyor yoksa?

http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji

Türkiye, 2000 yılında terk ettiği nükleer santral planlarına Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler'in açıklamalarıyla tekrar geri dönmüşe benziyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir geri dönüş. 2020 yılı enerji planları, yüzde 100 hazine garantili yabancı kredi ile satın alınacak 10 adet anahtar-teslim nükleer reaktör ve fosil yakıtlar (linyit, ithal kömür, petrol ve doğalgaz) ile çalışan düzinelerce termik santrali içeriyordu. Yeni planlarda(!) ise 2020 yılına kadar 2 ya da 3 santral hedefleniyor. Türkiye'nin halen enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili bir resmi planı, hedefi ve takvimi bulunmuyor.



Hükümet, enerji gereksinimini karşılamak üzere, kirletici ve tehlikeli projeler yerine, enerji verimliliği ve yerli, bol ve çeşitli yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya başlayarak, daha temiz, daha güvenli, ve daha ucuz seçenekler geliştirebilir.

Greenpeace'in bir raporu, (Enerji Yol Ayrımında Türkiye) uygulanacak bir enerji verimliliği programıyla 2020 yılına kadar tasarruf edilebilecek enerjinin, bugün Türkiye'nin tükettiği elektrikten daha fazla olabileceğini ortaya koymuştur.

Türkiye, sahip olduğu büyük miktarda güneş, rüzgar, su, jeotermal ve biyokütle kaynaklarına dayalı çözümler aracılığıyla, iklimi değiştiren pahalı ve ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltabilir; enerji güvenliğini arttırabilir.

Enerji Bakanlığı'nın 21. yüzyıl için yaptığı planlar, gittikçe daha fazla sayıda kirletici santrali devreye sokmaktan ibarettir. Bu ise Türkiye'nin dış borcuna milyarca doların eklenmesine yol açacak; ülkemizi endüstrileşmiş ülkelerin kirletici teknolojilerinin çöplüğü haline getirecektir.

Türkiye, küresel ısınma yaratan seragazı salınımını azaltmayı hedefleyen 1992 İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladı. Ancak sırada Kyoto Protokolü var. Bu anlaşma, imzalanarak TBMM'de onanmalı. Dahası, Türkiye, zengin bir potansiyele sahip olduğu rüzgar, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynakları yatırımlarını özendirecek yasal düzenlemeleri acilen yaparak uygulamaya sokmalıdır.

Enerji Bakanlığı, aşağıdaki konular için resmi hedefleri ve takvimi olan somut bir programı yaşama geçirmeli:
- işletmedeki santrallerin verimliliğinin yükseltilmesi,
- iletim ve dağıtım kayıplarının azaltılması,
- konut ve endüstri sektörlerinde son kullanım verimliliğinin yükseltilmesi,
- yenilenebilir enerji teknolojilerinin devreye sokulması!


http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/nuekleer-enerji

Nereden baksanız, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan nükleer enerji maceramız, tam öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi gömüldü derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler'in, Ocak ayında Enerji Forumu'nda açıkladığı nükleersiz planlarına üç ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, 'merhum'un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Fransız gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye'de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye'yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın!


Greenpeace balonu, Akkuyu'yu durdurun mesajıyla İstanbul semalarında

Aylardan Ocak, yıllardan 2004. Ayın 28'inde, İstanbul'da her yıl tekrarlanan Enerji Forumu var. Lütfi Kırdar Sergi Sarayı'nda, Hilmi Güler, AKP hükumetinin planlarını anlatıyor. Greenpeace olarak biz de yerimizi almış dinliyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sıkça adı geçiyor, küçük su santrallerinden sözediliyor. Nükleer enerjinin adı sanı yok. Aradan üç ay geçmiyor, Hilmi Güler, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "Evet, nükleer enerji planlarımız arasında." diyor. Üç ay önce en ufak bir olasılıktan bile bahsedilmezken 'şartname'nin bitirilme aşamasına geldiği söyleniyor. Daha sonra 2010 yılında enerji açıklarından ve santrallerin bu tarihe yetiştirilmesinden bahsediliyor. Bir nükleer santralin inşaasının, güvenlik önlemleri gibi nedenlerden dolayı en az 8-10 yıl sürdüğü; hatta bu süreler içinde bitirilemeyen santral sayısının bitirilenlerden daha çok olduğunu bizim bakanlığımız dışında herkes biliyor. Amerika'da nükleer santral yapımları 15 yıl sürerken, Arjantin'de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması da maliyet hesaplarının altüst olması demek kısaca. Neyse, bu gerçek öğreniliyor olsa gerek ki, daha sonraki açıklamalarda Türkiye'nin tüm ulusal kaynakları kullanılmasına rağmen enerji açığıyla karşı karşıya kalınacağı tarih 2020 olarak belirleniyor. Ama enerji açığının yılını bilen yetkililer, bu açığın miktarını hesaplayamıyorlar ki, kurulacak santral sayısını iki ya da üç olarak açıklıyorlar. Güçleri hakkında ise henüz kamuoyuna ulaşan bir bilgi yok! Kısaca elektrik açığı yine bahane.

Türkiye'de nükleer santralleri destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir.

Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallerden sağlayan İsveç'te, referandum yapılmaz, çıkan 'nükleere hayır' sonucu doğrultusunda nükleer santraller kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır.

Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça 'hayır' demiştir:

* Avusturya'nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978'de (Amerika'daki TMI ve eski Sovyetler Birliği'ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı.
* İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987'deki ulusal bir referandumla kapattı.
* İspanya'da da şu ana kadar 3 reaktör kapatıldı.
* İsveç ve Almanya nükleer enerjiden vazgeçme kararı aldılar ve her iki ülke de birer nükleer santralini kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı.
* ABD ve Kanada, 1978'den bu yana yeni sipariş vermedi.
* Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti.
Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil'den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 bin kilometrekare toprağı kirletmiş, en az 9 milyon insanı etkilemiş ve 400 bin kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 bin kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür; ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların yalnızcaeski 'Rus' teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil'i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya'da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir.


http://www.ntv.com.tr/news/358932.asp

Gaz sıkıntısına çözüm arayışı
Doğalgaz sevkiyatında yaşanan şok düşüşler sonrası, kriz yönetimine geçen Enerji Bakanlığı’nın girişimleri ise sonuç verdi. İran gazı artırmaya başladı, Cezayir de, hava muhalefeti nedeniyle durdurduğu sıvılaştırılmış doğalgaz sevkıyatını başlattı.

NTV-MSNBC
Güncelleme: 20:46 TSİ 26 Ocak 2006 Perşembe

ANKARA - Marmara Ereğlisi’ne gelen iki tanker, 150 milyon metreküp sıvılaştırılmış doğalgazı boşaltma işlemine başladı.

Botaş Genel Müdür Vekili Rıza Çiftçi, yapılan girişimler sonucu İran’ın dün 6 milyon metreküpe düşürdüğü günlük doğalgaz miktarını bugün 11 milyon metreküpe çıkardığını söyledi.

İran’ın gazı daha da artırması halinde gaz verilmeyen otoprodüktör ve yap-işlet-devret santrallarında durumun önümüzdeki hafta başına kadar normale döneceği belirtiliyor.

Gazda kesinti sanayiyi de vurdu

KONUTTA KESİNTİ SÖZ KONUSU DEĞİL
Çiftçi, ne Ankara’da ne de başka bir ilde şu an için konutlara yönelik kesintinin söz konusu olmadığının altını çizerek, vatandaşlardan rahat olmalarını istedi.

MAVİ AKIM’DA GAZ AKIŞI ARTTI
Rusya da Mavi Akım’a ek 6 milyon metreküp gaz verdi. Ukrayna’nın Batı Hattı’nda yaptığı gaz çekimlerine son vereceği düşünülerek, buradan gelen gazın da bir-iki gün içinde normal seviyesine çıkması bekleniyor.

CEZAYİR’DEN SEVKİYAT BAŞLADI
Cezayir’den hava muhalefeti nedeniyle alımı geciken sıvılaştırılmış doğalgaz konusunda da sıkıntı aşıldı. Botaş Genel Müdür Vekili Rıza Çiftçi, Çanakkale Boğazı’ndan ilk tankerin geçiş yapmaya başladığını söyledi. Bu durumda toplam 150 milyon metreküp sıvılaştırılmış doğalgaz kullanıma sunulacak.

ERDOĞAN: BÜYÜK BİR SIKINTI YOK
Başbakan Recep Tayyip Edoğan da doğalgazda büyük bir sıkıntının bulunmadığını söyledi. Erdoğan “Herhangi bir kriz durumunda Enerji Bakanlığı sanayiye verdiğimiz doğalgazda gerekli tedbirleri alabilir. Henüz böyle bir sıkıntı söz konusu değil. Hidroelektrik ve termik santrallerden elektrik kullanılarak, doğalgazda tasarrufa gidilerek evlerde sıkıntı yaşanmayacak” dedi.